2 Yorum

İmdat! Çocuğum büyüyor!

"Ne zaman kendi kendilerine giyinmeye başlarlar?"

“Ne zaman kendi kendilerine giyinmelerini öğretmek lazım?”

Deniz’den büyük çocuğu olan annelerle bazı konuşmalarımızda, çocuklarının yaşı gereği kendi kendilerine yapabildikleri şeyleri (kendi kendine giyinebilmek, tuvalete gidebilmek, hatta evde yalnız kalabilmek, vs.) anlattıklarında “O günleri de görebilecek miyim acaba?” diye iç geçirirken buluyorum kendimi… Henüz iki buçuk yaşında olan oğlumun büyüyüp de bana fiziksel olarak ihtiyacının azalacak olması, şu an bana olan fiziksel bağımlılığının bende yarattığı yorgunluk yüzünden olsa gerek, çok cazip geliyor.

Ama bazı günler, bugün gibi, “Lütfen oğlum büyümesin!” diye yalvarmak, haykırmak istiyorum, gözlerimin önünde bebekliğinin sona erdiğini göre göre…

Bugün Deniz’in okulunun son günüydü. Yaz tatiline girdiler. (Bilmeyenler için, Deniz geçtiğimiz Aralık’tan beri haftada önce 3 yarım gün, son bir aydır da 4 yarım gün okula gidiyordu.) Her ne kadar tatilin başlamasıyla birlikte dört gün evde nasıl oyalanacağımızı kara kara düşünsem de, kendi yaz tatillerimi ne kadar sevdiğimi hatırlayınca yaz okuluna göndermeye kıyamıyorum bebeğimi…

Çok güzel bir yılsonu gösterisi hazırlamışlardı. Gösteriyi seyredince Deniz’in okul seçimini ne kadar doğru yaptığımızı fark ettim. Bütün çocuklar severek, bilerek sergilediler danslarını, şarkılarını.

Gösteri başlamadan önce sahne dekoru

Gösteri başlamadan önce sahne dekoru

Anneler-babalar, anneanneler, babaanneler, teyzeler, kuzenler ve bilumum akrabalardan oluşan harika bir kalabalık sanki diz boyu veletlerin komik kostümlerle ortalıkta dolaştığı bir anaokulu müsameresini değil de çocuklarının, ne bileyim, hava harp okulundan mezun oluşunu seyredermiş gibi gururluydu.

Deniz çok mutluydu. Harika danslar yaptı, şarkıları tek tek söyledi. Bize sahneden öpücükler gönderdi, anneannesine, babaannesine, dedesine el sallayıp durdu.

Fotoğraf çekmekten ve Deniz’e öpücükleri geri göndermekten fırsat bulduğum zamanlarda bir tuhaf hissederken buldum kendimi. Boğazımda bir yumru… Bıraksam ağlayacağım. Ağlasam komik olacak. Ahtapot kostümlü, arı kılıklı bir sürü çocuğun her telden çaldığı bir gösteride hüngür şakır ağlayan bir kadın.

Eve geldim. Yumru da benimle geldi. Sordum kendi kendime: Bir insan iki buçuk yaşındaki oğlunun arı kıyafetiyle ortalıkta dolaştığı, elinde mukavvadan bir kürek sallayarak Row row row your boat şarkısını söylediği mini mini bir gösteride neden bu kadar duygulanır? Neden boğazına gelir bir yumru oturur?

cocugumbuyuyor5Row row row your boat şarkısının sözleri mi çok duygu yüklü? Hayır. O sevimli arı kostümleri mi hüzün verici? Değil, hatta komik. E öyleyse oğlunun büyümesi için bazı günler can atan bu annenin boğazındaki bu yumru neden?

Çünkü “o günleri görmek için sabırsızlanan” bu anne okulunun en küçük sınıfındakilerden (hatta Kasım sonu doğumlu olarak en küçük öğrencilerinden) olan bebeğinin büyümekte olduğunu, yaz tatili denen şeyin aslında oğlunun hayatındaki bir sayfanın sonu anlamına geldiğini, seneye oğlunun okulunun en küçüklerinden olmayacağını, ve anneanne-babaannelerin dediği “Darısı üniversite mezuniyetine” temennilerinin göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşeceğini anlamıştır. Annesi aşağıda köpeği gezdirirken yemeğini bitirip dördüncü kattan aşağıya avazı çıktığı kadar “Anne! Thank you for the food!” (*) diye bağıran minik oğlunun çok değil, 10 sene sonra arkadaşlarıyla hamburger yemeye gideceğini, bugün bayıla bayıla yediği annesinin köftesinin o gün tadına bakmayabileceğini fark etmiştir. Bugün canı azıcık bile yandığında koşa koşa annesine yarasını öptüren ve sonra “I feel better”(**) diyen oğlunun pürüzsüz dizlerinin yarın halı saha maçından dönüşte paramparça olacağını, ama bırak annesine öptürmeyi, oğlanın umurunda bile olmayacağını anlamıştır. Oğlunun okulda öğretmenleriyle birlikte yaptığı “5 Duyu” resmini dün onun odasının duvarına asan bu anne, yarın o resmin yerini hayranı olduğu müzik gruplarının ve yıldızların posterlerinin alacağını fark etmiştir. Daha karnında 7 haftalık bir pirinç tanesi kadarken “Ne kadar sevileceğini hiç biliyor musun?” diye sorduğu, kendinin bile bu kadar sevebileceğini tahmin etmediği oğlunun yarın öbür gün bir elkızına âşık olacağını, bugün geceleri sırılsıklam bir öpücük vermeden uyumadığı annesini haftada bir belki göreceğini anlamıştır.

"Bugün hayatın ilk gerçeğini öğrendim. Annem uf'umu öptü ama acısı geçmedi."

“Bugün hayatın ilk gerçeğini öğrendim. Annem uf’umu öptü ama acısı geçmedi.”

İşte, daha dün komşunun 4 yaşındaki kızının geceleri tek başına tuvalete kalktığını biraz imrenerek dinleyen bu anne şimdi zamanı nasıl durdurabileceğinin, hiç olmazsa nasıl yavaşlatabileceğinin hesabını yapmaktadır. “Tüm gün okula gitmeye başlasın, bak nasıl rahat ediyorsun” diyen annelere hasetle bakarak o günlerin bir an önce gelmesini, suçluluk hissederek de olsa, dileyen bu anne şimdi “Ne olur biraz daha bebek kalsın oğlum. Varsın sabahları 6’da uyansın. Yeter ki sabah ilk duyduğum ses pıtır pıtır yanıma koşan ayak sesleri olsun” diye dua etmektedir.

Bu noktada gözlerindeki ‘buğudan’ bilgisayarın ekranını görememeye başlayan bu anne duygusallaşmayı abartmaya başladığı korkusuyla bu yazıyı burada bitirmek gerektiğine karar vererek mışıl mışıl uyuyan melek oğlunu öpmeye yollanmaktadır.

(*) “Anne! Yemek için teşekkür ederim!”
(
**) “Daha iyi hissediyorum”

2 yorum

  1. Çocuk-erkil yazını okurken, yazıların arasında dolaşmaya başladım ve buna denk geldim. Ne kadar önceden yazmışsın, ama ne güzel yazmışsın. Çok güzel anlatmışsın duygularımızı. Daha fazla birşey yazamayacağım, buğulanmanın ötesine geçtim, gidip bir mendil bulmam lazım…