0 Yorum

“Çocuk sahibi olma”nın gerçek anlamı

Çocuk sahibi olmanın gerçekten ne anlama geldiğini insan “başına geldikten” sonra anlıyor. Çocuk sahibi olmanın iki boyutu var ki bence yaşamadan anlamak çok zor: 1. İdrak edilemeyecek tuhaflıkta sevgi  2. Bebekli yaşamın zorluğu

Kendimden örneklerle açıklamaya çalışayım:

1. İdrak edilemeyecek tuhaflıkta sevgi:

cocuk sahibi olmak – İlk doktor randevumda Deniz’in ultrason fotoğraflarını doktor elime verdiğinde bakakalmıştım. Sadece yedi haftalık hamileydim ve henüz hissetmesem de içimde var olan bir pirinç tanesine bakıyordum. Randevudan çıkıp işe gittiğim sırada arabada sürekli bu fotoğrafa bakıp “Ne kadar sevileceğini hiç biliyor musun?” diye soruyordum neye benzeyeceğini bile bilmediğim bu pirinç tanesine… Ancak ben bile ne kadar sevileceğini bilmiyormuşum. Hele bu sevginin çocuğum büyüdükçe adeta onun boyuyla doğru orantılıymışçasına artacağını hiç kestirememişim.

– Babaannem bizi küçükken şapır şupur öper, “Babaannen kurban olsun sana, ahkıtkadaaki!” gibi acayip şeyler söylerdi. (Arapçadan gelen ve “Günahlarını üzerime alayım” ya da “Sana gelecek bela bana gelsin” anlamına gelen bu kelimenin nasıl yazıldığı hakkında en ufak bir fikrim olmadığı için babaannemin telaffuz ettiği şekliyle yazdım).  Her ne kadar o zamanlar “Kimse kimseye kurban olmasa keşke” diye düşünsem de bunu söylerkenki hareket noktasını artık anlıyorum. Şimdi ben de Deniz’i gün içinde belki 20 defa muah! diye öperken annelerin, teyzelerin söylediği “Alıp içime sokasım geliyor” tabiri eskisi kadar tuhaf gelmiyor…

KISACA: İnsan çocuğunu hakikaten bir acayip seviyor. Bazen -sırf içimden taşan sevgimden- Deniz’in kolunu bacağını ısırmamak için dişlerimi sıkıyorum. Bu hissi yaşayan tek anne olmadığımı da biliyor, dayanamayıp bebeğinin tombik ayağını ısıran (çocuğu ağlayınca üzülse de ısırmış olmaktan haz duyan) annelerin varlığını biliyor ve bu garip hareketi çok iyi anlıyorum.

2. Bebekli yaşamın zorluğu:

– Bundan seneler önce (Amerika’da) yeni bebek sahibi olmuş, olduktan sonra da çalışmayı bırakmış bir iş arkadaşımı bebekten sonra ilk kez ziyaret ettiğimde “Johnny gerçekten bana çok destek oluyor. İşten eve döndüğünde bebekle ilgileniyor, böylece benim her gün duş alabilmeme fırsat veriyor” demişti. Henüz çocuk sahibi olmaktan çok uzak olan ben de “Ne var yani duşa girip çıkmakta, amma büyüttü olayı” diye düşünmüştüm. Ama şimdi bana her gün duş alabiliyor musun diye sorsalar yorum yok derim.

– Amerika’daki oturduğumuz sitedeki evler üç katlıydı. Giriş katında salon ve mutfak, üst katta yatak odaları, bodrum katında da misafir odası ya da oturma odası olarak kullanılabilecek olan geniş bir alan mevcuttu. Yan komşumuz hamileyken, hangi odayı bebeğe tahsis edeceğini konuştuğumuz sırada “Bebeği bodrum katında mı yatıracaksınız?” diye sormuştum. İki saatte bir kalkılıp emzirilen, aradaki o iki saatte de ha kalktım, ha kalkıyorum diye doğru dürüst uyunamayan gecelerden haberim yoktu tabi o zamanlar… Şimdi düşününce Yuh! diyorum kendime. Bebeğin, anne-babanın odasının iki kat altında yatırılabileceğini düşünmek için uzaylı falan olmak lazım.

Deniz’in doğumunda -anne olmama saatler kala- sancılardan yorulduğum sırada “Bebek bir çıksın da ben iyice bir uyuyayım” diye içimden geçirmiştim. Ha ha! Ne kadar naif bir düşünceymiş. O “iyi uyku”yu yaklaşık bir sene uyuyamadım.

"Çocuk sahibi olmak yerine bir papağan alacağım. İki yaşında ona HAYIR demeyi öğreteceğim. Beş yaşında NEDEN, on üç yaşında SENDEN NEFRET EDİYORUM BABA, on dokuz yaşında da OKULDAN UZAKLAŞTIRMAyı öğreteceğim."

“Çocuk sahibi olmak yerine bir papağan alacağım. İki yaşında ona HAYIR demeyi öğreteceğim. Beş yaşında NEDEN, on üç yaşında SENDEN NEFRET EDİYORUM BABA, on dokuz yaşında da OKULDAN UZAKLAŞTIRMAyı öğreteceğim.”

KISACA: Bunlar “bebekle yaşanan zorluklar” buzdağının görünen ucu… Herkesçe bilinen uykusuz geceler, gaz sancıları, bebeğin boynuna kadar çıkan kakalar da cabası… Son bir senedir neye uğradığımızı şaşırtan Terrible Two cinnetlerine hiç girmiyorum. Hele de önümüzdeki senelerin getireceği teenage bunalımlarını aklıma bile getirmek istemiyorum.

“Çocuk senin hayatına geliyor”

Yavaş yavaş “Acaba çocuk sahibi olmaya hazır mıyız?” diye sorgulamaya başladığımız zamanlardı. Şu anda 9 ve 6 yaşlarında iki çocuğu olan bir arkadaşımla bir sohbetimizde bana aklımda yer eden bir şey söylemiş, “Çocuk tabii ki hayatını değiştirecek, ama unutma, o senin hayatına geliyor. Hayatını nasıl yaşayacağın yine senin elinde” demişti. Ben bunu ne kadar yapabiliyorum bilemiyorum. Daha doğrusu ne kadar yapılabilir, emin değilim.

Çocuk muazzam bir değişiklik getiriyor insanın hayatına… Kucağına aldığın andan itibaren başkası için yaşamaya başladığını anlıyorsun. Belki kötü alışkanlıklarından vazgeçmeye başlıyorsun (örneğin Deniz’in Babası’nın yaptığı gibi oğluna kötü örnek olmamak adına yemeklere tadına bakmadan tuz serpmeyi bırakıyorsun!) Uyku düzenin alt üst oluyor, kesintisiz uykunun ne demek olduğunu unutuyorsun. Çocuğundan ayrı olduğun her dakika, örneğin işteyken, sürekli onu düşünüyorsun (ya da belki de işin bile yok, çünkü çocuğuna bakmak adına çalışmayı bırakmışsın.) Sadece kendini düşündüğün günleri çok geride kalıyor. Hayat senin hayatın olmaktan çıkıyor, en azından bu yeni düzene alışana kadar…

Önündeki minimum 40 yılı etkileyecek bir kararı bugünden vermek sağlıklı mıdır?

“Önündeki minimum 40 yıl”dan ziyade “hayatının sonuna kadar” demek daha doğru sanırım… Nitekim annem, 30 yaşına merdiven dayamış kardeşim geceleri dışarı çıktığında hala o eve dönene kadar uyku uyuyamaz. Çocuğu kaç yaşına gelmiş olursa olsun onu düşünmeden, onun için endişelenmeden gün geçiren anne-baba var mıdır ki?..

“İyi ki yapmışım” diye düşüneceğimiz garanti midir? Bunun verdiği gazla mı yürümek gerekir?

Çocuk sahibi olmak, çocuk büyütmek kolay bir iş değil. Evet, muhteşem bir sevgi, acayip hisler olduğu tartışılmaz. Ama zorlukları da bir o kadar… Bunları da başına gelmeden idrak edebilmek ne kadar mümkün, emin değilim. Yer yer eski günlerin özlemi oluyor. Bundan dolayı duyulan suçluluk da “Acaba yeterince iyi bir anne değil miyim?” gibi kısır düşünceler doğuruyor. Yani sorgulamayla geçen günler oluyor tabii ki…

Ancak ben Deniz’siz bir hayat düşünemiyorum. Dolayısıyla, evet, iyi ki de yapmışım, bir daha olsa bir daha yaparım (ki yapacağım da!)

Önceki: Herkes çocuk sahibi olmak zorunda mı?