1 Yorum

Başka bir annenin çocuk sahibi olmak üzerine düşünceleri…

Bundan yaklaşık 4 ay önce “Yetti gayri! Bir şeyler yapmam lazım!” diye ortaya dökülüp de bir arkadaşım “İyi de, neden blog tutmuyorsun? diye aklımı çelmeden önce ne blogun nasıl tutulduğundan, ne de blog tutanlardan haberim vardı.

Meğer bu işe benden çooook daha önce başlamış anneler varmış. Özgür Anne de bunlardan biri… Ben de yeni keşfettim.

Geçenlerde bir arkadaşımın “İnsan neden çocuk sahibi olmak ister? sorusu üzerine bayağı bir döktürmüştüm. İşte yine geçenlerde oraya buraya zıplarken konduğum Özgür Anne’nin blogunda da benzer bir yazı gördüm, ve konuyla alakalı olduğu için, bir başka annenin görüşünü yansıtması açısından -iznini alarak- burada paylaşmak istedim.

Ve söz Özgür Anne’nin:

Anne Olmayı Düşünenler, Korkanlar, Planlayanlar…

Bunu yazmak için doğru zaman mı bilmiyorum. Henüz 6 aylık bir anneyim. Daha emekleme aşamasında bile değiliz. Deneyimli annelerin “sen daha duuurr” deyişleri kulağımda. Dün sevgili, “bi iki yaş, bir de beş yaş krizi var di mi” diyince düşündüm de daha buluğ çağı filan var? Ben sinirli bir ergen olarak esip gürlediğimden, buluğ hikayesini zor geçirdiğimden o dönemden korkuyorum. Benim sevgili farkına bile varmamış. İnsandan insana, çocuktan çocuğa değişiyor. İki yaşında inatlaşmayan da varmış nitekim.

(Laf aramızda “o da bişey mi”cilik kötü bişey yahu… “Sen daha duuur”lar da öyle. Bizim kız sarılık olduğunda üzülmüştük, eş dost, “ohoo buna üzülüyosanız işte daha ciddi bişi olduğunda ne yapacaksınız” demişti. Biliyorum tamamen iyiniyet, ama sözüm size. Pek iyi gelmiyor kulağa. Yani bu bir teselli mi? İlerde çoook kötü şeyler olabilir bari buna üzülmeyelim, ohhh çok rahatladık. Bunlar daha iyi günlerimiz ilerde kimbilir nası zor olacak her şey, sevinelim, göbek atalım. Daha kötü durumda olanları düşünelim, halimize şükredelim. Edelim elbette ama üzgünsek de üzgünüz. Acıdan kaçamayız sürekli.)

Şimdi annelik mevzusuna geri dönelim.

Blogumun başlarında çok yazdım. Aslında baştan sona okuyunca “anneye dönüşen kadın” öyküsü olarak okunabilir. Daha önce de anlattım bol bol. Bebeklerden anlamazdık. Kör cahilliğin büyük faydası olabiliyor bazen. Sıfır bilgi ve bunu kabullenmek inanılmaz bir eğitim öğretim fırsatı demek. Yanlış bilgi olmadığı için de insan duyduklarına açık oluyor, algıları yerinde oluyor. Sağdan soldan duyduklarıyla bilmiş bilmiş dolaşan ve konuşan insanları çekemiyorum çevremde. Ne yazık ki her alanda böyle insanlarla karşılaşılıyor. Oysa bilen insan, öğrenen insan, öğrendikçe ne kadar bilmediğini anlar hep. Algı kabı hep genişler ve dolmaz bir türlü. Annelikte de aynısı geçerli. Ne kadar öğreniyorsan, ne kadar ilerliyorsan anlıyorsun ki deniz çok engin, kıyı uzakta. Ama yolculuk isteği inanılmazzz… Zaten bir kere yola çıktın mı, yoldasın. Bizim bir akrabamız doğuma giderken ben vazgeçtim diye bağırırmış, yıllardır anlatılır. Kaçamazsın, sadece içinden geçerek çıkabilirsin.

Konuyu dağıtmayalım.

Çok kişisel bir şey söylemek istiyorum. Doğumdu, zorluktu, doğduktan sonraki bakımdı, ağlamaydı, emekti, bunlar hiç azımsanacak konular değil. Ama daha önemlisi var. Anne denilen kişi anne olmadan önce hayatla kişisel bir davası varsa onu halletmeli.

Yani öyle anneler var ki zaten bir kavgası yok. Zaten anne olmak istiyor. Gönlü huzurlu, bir telaşı yok, istediği bu zaten. Onlar olsunlar beklemesinler sakın. Ama eğer bir kavga varsa, o bebeksiz halledilmeli. Kocanı sevmiyor musun, boşan. Sevgilinle sorunun mu var, çöz. Kariyer mi yapmak istiyorsun, yap. Entellektüel olarak kendini geliştirmek mi istiyorsun, geliştir. Demek istediğim şu aslında: Bir süre bebekle ilgileneceksin, madden ve ruhen. Kendi kişilik sorunlarını çöz de gel, depresyonunu aş da gel, kapıdan bacadan düş de gel. Üstüne bir de lohusalık depresyonu yersen zorlanırsın. Hamile kalmadan önce pek bir merakım yoktu çoluk çocuğa. Hayata dair kaygılarım, isteklerim başka yerdeydi. Bebişin gelmesini isteyene kadar. O da çok doğal oldu. Aşık olduk, evlendik ve onun gelmesini çok istedik. Artık evrimin bize, sizin genler süper, çoğalın demesi midir, Allah’ın emri midir, hormonların çoşması mıdır, hepsi birden midir, yorum yapamayacağım. İstedik ve çok şükür kızımız hemen kucağımıza düştü. Rasyonel ve mantıksal düşünmedim hiç. İşimi şöyle ayarlayalım demedim. Plan yapmadım ama… ama…

Aslında biz plan yapmadan plan yaptık. Biliçsizce. İşlerimi ayarlamışım mesela, hamileliğim projenin sonlarına denk geldi. Evi tutarken bir fazla odalı tuttuk, aklımızın bir köşesinde yavrumuz olursa, anneler gelmek isterse rahat etsinler düşüncesi. Yeşilli bir yerde oturalım dedik, olur ya gezmek isteriz. Ama bunları hiç açık açık konuşmadık. Ya da konuşurken ciddi değildik. Ya da ciddiydik ama inanmıyorduk. Belli belirsiz. Kendimizden habersiz bebeğe göre kurduk hayatımızı. Daha aile ortamlarına taşındık. Önce oturduğumu apartmanda komşularımızın hepsi birbirinden renkliydi. Şimdi daha pastel tonlardayız. Öyle olması gerekli mi? Hayır değil aslında. Biz öyle tercih ettik.

Hep kendimizden bahsettim. Tekrar konuya döneyim.

Bence, insanın kendini hazır hissettiği bir nokta var. Hem annenin, hem babanın. O nokta geldiğinde, eğer durumlar da müsaitse, korkacak bir konu yok. Allah, inanmıyorsanız doğa, inanın içine o sevgiyi, o içgüdüyü koyuyor. Hormonlar o yönde. Seviyorsun daha doğmadan, okuşuyorsun, konuşuyorsun. Doğunca pervane oluyorsun. En tembelin tembeli ol, koşturup duruyorsun. Çok yorucu. Hayat bir daha eskisi gibi olmuyor ve olmayacak. Eğer renkli hayata doyamadıysan, doy da gel. Biz doymuştuk şahsen. Hani barların eski tadı vermediği bir nokta vardır? Hani her gece dans edersin de sıkılırsın bazen. Hani sıkılmazsın da, sanki hayatta bunlar dışında bir şey vardır. Gezip, tozmaktan, okumaktan, öğrenmekten, eğlenmekten başka bir şey. Sadece deneyimin sana öğretebileceği bir şey. Seni taşıyacak bir şey.

Üstelik… Çocuk sahibi olmamak da dönüşsüz bir yol. Bir deadline var. Bir bitiş noktası var. Biyolojik saat bir noktadan sonra “senin keyfini mi bekliycem ulen” diyor. Kaçış yok. Seçmemek de seçim. Doğur, çocuk büyüt, sonuçlarına katlan. Doğurma, çocuksuz kal, sonuçlarına katlan. Doğurmayı seçene de, seçmeyene de saygım var. Hepsi kişisel kararlar. Biraz kelebek etkisi de var, şartlar müsait olmayabilir. İçinden gelmeyebilir. Herkes her şeyi aynı yapacak ve hissedecek diye bir kural yok.

Yalnız çocuk isteniyorsa ama korkuluyorsa, önce korkunun nedenini bulmak lazım.

Doğum mu?

Epidural diye bir şey var. Normal doğum eskisi gibi değil. Zaten normal doğum yapan şanslılardan olma ihtimaliniz Türkiye’de nedir ki? Sezaryende doğum sırasında acı yok. Sonrası iki hafta zor, sonra geçiyor yavaş yavaş. İyileşiliyor, adapte olunuyor. Ödül düşünüldüğünde sezaryenin çilesinin lafı olmuyor. Ama bir miktar çilesi var. Sezaryen göbeği diye bişey de var. Kötü duruyor. Baştan söyliyim.

Vücudum Bozulacak mı?

Vücudu bozulmasın diye doğurmayan bir arkadaşım var. Eskiden garip gelirdi ama ona saygı duyuyorum. Sorumluluğunu aldığı kimsesiz bir çocuğu var. Onunla ilgileniyor tamamen. Neticede beden hem yenileniyor, hem zarar görüyor. Bünye meselesi, doğum öncesi kilo, genler filan bir sürü faktör var. Doğurup taş olan da var. O konuda yorum yapamayacağım. Ben doğurmadan önce manken değildim. O nedenle çok dert etmemiştim. Ama şu anda biraz üzülüyorum. Kilo vermek, fit olmak istiyorum. Doğurmamayı anlıyorum da, doğurduktan sonra göğüslerim bozulacak diye emzirmemeyi anlamıyorum. Bu bir yol. Çıkmazsın çıkmazsın. Ama çıkmaya karar verdikten sonra bebişin iyiliği için bazı şeyleri yapmak şart bence.

Hayatın Boyu Ona Bağlı Olmak mı?

Bir insanın, bir canın sorumluluğunu almak zor. Kendinden bir parça olsa da. Beni en çok bu korkutuyordu, ya beceremezsem, ya yetiştiremezsem, ya nihilist olursa(:)) gibi şeyler. Hala da korkutuyor. Ama ne yapalım yani. Çocuğu “yaratan” değilsin. Doğuransın. Evet çok etkin var, ama onun da bir kişiliği ve kendi seçimleri var. İyi anne çocuğuna güzel bakan, besleyen ve mutlu olan annedir bence. Bunun kolay bir yolu yok. Çok kişisel bir soru. Sonra bir gün gelip de neden beni doğurdun derse, “git felsefe oku bul çocuğum” diyeceğim. Git varoluş bunalımını başka yerde yaşa hadi bakiiimm:)

Ya kötü anne olursam?

Kötü annelik nedir? İyi annelik nedir? Bu konuda bir yazı yazmıştım. Kriterler belirsiz. Sen elinden gelen her şeyi yaparsın, o gene gider bir psikiyatrist koltuğu bulur seni kötüler. Nankör. (şaka şaka) Olmamaya çalış. Elinden geldiğince. Yani annelik böyle bir şey. Elinden geleni yapıyorsun, sonra da artık gerisi Allah kerim. “Elinden gelen” bilgin, kültürün, eğitimin dahilinde. Biraz da içgüdüne ne kadar açıksın bağlamında. Niyet önemli. Ben iyi bir anne olmaya çalışacağım dersin en fazla.

İş güç kariyer…

Henüz bilmiyorum.

Aklıma ilk anda bunlar geldi. Sonra tekrar yazarım.

İyi ki doğurmuşum. Alternatifini hayal etmesi zor. Her şeye değer bir gülüşü…

Bu yazının orijinaline ve Özgür Anne’nin diğer yazılarına buradan ulaşılabilir.

Bir yorum

  1. Gözden uzak tutulmaması gereken bir ayrıntı, yapılan çalışmalarda
    astımın ilk bulgusunun yüzde 70 oranında ilk 5 yaşta başladığıdır. Yani
    bu geçirilen bronşiolit astımın ilk atağı da olabilir. Yineleyen
    bronşiolit tablosu bu 3 neden açısından riskin olduğunu gösterir. Ancak
    yineleyen bronşiolit veya hırıltılı solunum yakınmasının olduğu
    durumlarda bu 3 ana neden yanında kistik fibrozis gibi doğuştan gelen
    akciğer hastalıkları, doğumsal akciğer anomalileri, mideden yemek
    borusuna oradan da akciğere olan kaçakların olduğu (gastroözafageal
    reflü) diğer bir çok hastalık da ayırt edilmelidir.