17 Yorum

Bunalım halleri…

Galiba bana yine geldiler bu ara…

Bir bunaldım.

Tavana vuran hamilelik hormonlarının da çok faydası olduğu söylenemez.

Sabahtan beri hüngür şakır ağlıyorum. Gözlerim şişti, eve alışveriş yapmam lazım, dışarı çıksam esnaf “Abla, hayırdır?” diye telaşlanacak.

Aşağıdaki yazı çeşitli yahoo gruplarında dönüyor. İlk okuduğumda biraz fazla sert geldi. Acımasız geldi. Deniz’i her gün okula ben götürüyorum. “Götürmeseydim de servisle gitseydi ben de ona pencereden bakıp el sallardım, ne var yani?” diye düşündüm.

Sonra…

Bu sabahki senaryoyu hatırladım:

“Deniz’ciğim, gel ellerini yıkayalım” – 4 kez

“Deniz’ciğim, peynirini bitirir misin?” – 4 kez

“Deniz’ciğim, ekmeğini bitirir misin?” – 3 kez

“Deniz’ciğim, arabaya biner misin?” – 2 kez

Bunlar sabah okula gitmedenki bir buçuk saat içerisinde tekrar tekrar söylediklerim arasından hatırlayabildiklerim.

Kendimi duvarla konuşuyormuş gibi hissediyorum. Evet, biliyorum mum gibi olmamak, söylediklerimi anında yapmamak yaşının doğasında var, ama bir şeyi 128 kere söyleyip sonunda sinirlenmemeyi, sinir olmamayı başaramıyorum. Delirecekmişim gibi geliyor bazen. En sonunda dayanamayıp bağırarak yaptırınca istediğim şeyi “Aferin Elif” diyorum kendime… “İsteklerini bağırarak yaptırmayı ne güzel öğrettin. Ondan sonra da çocuğa ‘küçük sesle konuşalım’ deyip dur”

Dün Facebook’taki statüme şuna benzer bir şey yazmıştım: “Acaba Deniz her tepinerek kendini yerden yere attığında, bütün bu çekişmenin yarattığı stres yüzünden ömrüm birkaç saat bile olsa kısalıyor mudur?”

Cevap veren anne arkadaşlarımın hepsi “Al benden de o kadar” misali “Evet, kısalıyordur” yazmış. Deniz’den büyük çocukları olan biri de “Daha yeni başlıyor. Hele bir sana cevap vermeye başlasınlar, asıl o zaman gör” demiş.

Aşağıdaki yazının çoğuna katılıyorum. Gerçi kendimi Deniz’e iyi bir cep telefonu, ne bileyim arkadaşlarının ayağında gördü diye istediği bir botu alırken görmüyorum. Ben bu tip materyallere düşkün olmadım hiç, Deniz’e de aynı sağduyuyu verebileceğime inanıyorum.

Sabahtan beri beni ağlatan nokta aşağıdaki yazıdaki “çocuğu için özel zevklerinden ve hobilerinden vazgeçmiş anne-baba” olayı oldu.

Ben kimdim? Ne yapardım? Hatırlamıyorum. Evet, Deniz öğlene kadar evde yok. Ama o vakit zaten evi toparlamakla, alışveriş yapmakla,yemek hazırlamakla, üç beş satır blog karalamakla geçiyor. Deniz geldikten sonra uyudu, uyandı, sonra atıştıracak bir şeyler hazırla, evde oyna, akşamüstü beraber parka in, Deniz’i parkta oynat, köpeği gezdir, Deniz’in Babası eve gelsin, yemek yensin, Deniz yatsın, akşam olsun saat 9. Deniz’in Babası’yla iki çift laf et, halin varsa vakit geçir, yoksa iki satır gazete-kitap okuduktan sonra televizyonun karşısında sız, sabah 7’de aynı teraneye yeniden başla…

Sinema mı? O da ne? Birlikte yemeğe çıkmak mı? Evet, ama çok geç kalmayalım. Hafta sonu bir yere kaçmak mı? Olur mu canım, ailecek birlikte geçirdiğimiz bir pazarımız var zaten.

Deniz anneanneyi görsün. Deniz babaannesiyle vakit geçirsin. Deniz’i bırakıp şöyle bir gezsek? Ama yok, onlarla da hiç vakit geçirmiyoruz. Deniz vapura binsin. Deniz yunusları görsün. Deniz tiyatroya gitsin.

Peki “biz”e ne oldu? Deniz olmadan önceki, Deniz’i yaratan “biz” ne yapsın?

İşin kötü tarafı, o da olmuyor, o da olmuyor gibi geliyor. Her ikisi de yarım kalıyor.

Aslında Deniz’in çok bir beklentisi yok. “Anne ya, beni bir akvaryuma götürmedin, alacağın olsun!” diye düşünmüyor ki bacak kadar çocuk. Ama nedense onun mutlu olacağı bir şeyi yapmamış olmak sanki eksiklikmiş gibi geliyor bazen.

Şu an çok karamsar bir yerlere girdim, kaldım.

Biliyorum. Halime şükretmeliyim. “Evde çocuğumla kalabiliyorum, benim yerimde olmak isteyen bir sürü anne var” demeliyim. Evet, bu benim tercihimdi. Ama yer yer kendimi çok köşeye sıkışmış gibi hissediyorum.

Dr. Murat Kınıkoğlu imzalı yazı aşağıdaki gibi. Dediğim gibi, yazı bana hitap etti. Ancak, en azından benim durumumda “çocuğun anne-babaya uyguladığı terör”den ziyade, “çocuk sahibi olmanın, ona birçok şeyi (maddiyatın ötesinde) vermeye çalışmanın, ya da mükemmel anne olmaya çalışmanın baskısı”, belki de “kendi kendime uyguladığım terör” demek daha doğru sanırım…

Modern yaşamın başımıza sardığı en büyük dertlerden birisinin ‘çocukların anne babalarına uyguladığı terör’ olduğuna inanıyorum. Etrafımda (kendim dâhil) bu terörden mustarip pek çok anne baba var. Hele anneler çocukları tarafından öyle bir sıkıştırılıyorlar ki çoğu farkında bile olmadan depresyona giriyor.

Geçenlerde uyku bozukluğu, sabah yorgunluğu, endişe hali ve kolay ağlama şikâyetleri ile gördüğüm hastama ‘Sizi üzen, sıkan önemli bir sorununuz mu var?’ diye sorduğumda ‘İki küçük çocuğum var…’ diye cevap verdi… Öyle acınacak bir halleri vardı ki anlatamam… Yanındaki kocası da başını salladı, iki küçük çocukları var ya ‘Depresyona girmek için daha ne olsun doktor bey….’ der gibiydiler.

Şurası bir gerçek ki bizim ülkemizde doğumla birlikte ailenin yaşamı baştan aşağı değişerek ‘bebeğin rahatını sağlama’ üzerine kurulu yeni bir dönem başlıyor. Bebeklik dönemi boyunca, anne babanın kendileri için vakit ayırmaları en büyük yasak, en büyük vicdan azabı…

Çoğu annede muazzam bir sahiplenme duygusu; televizyonda izlediğimiz Amazon belgesellerindeki yavruları boyunlarına asılı maymunlar gibi nerdeyse çocuklarını hiç kucaklarından indirmeyecekler.

Bir de işin ekonomi boyutu var. Doğumla birlikte, çocuğun ihtiyaçları bir daha hiç geriye düşmemek üzere aile bütçesinin en önüne yerleşiyor; çeşit çeşit biberonlar, bebek arabaları, pusetler, kucaklıklar, sırtlıklar, arabaya konan ayrı, arka koltuğa ayrı… Ya çocuk bezlerine ne demeli… Bantlısı bantsızı, sızdıranı sızdırmazı, yumuşağı ipek gibisi… Bizim popomuz popo değil miydi, altımızda zımpara gibi Amerikan bezleriyle büyüdük, hangimizin popo estetiğinde bir zayıflık var?

İşin garip tarafı bu ‘çocuk terörü’ belası daha çok bizim ülkeye has bir sorun gibi görülüyor. Amerikalı bir annenin çocuğunun peşinden elinde mama tabağı ile saatlerce gezdiğini duydunuz mu? Yakınımızda oturan Fransız bir aile var, sabah küçük kızlarının okul servisine binme saatinde evlerinin önünden geçiyorum, daha bir gün bile annelerinin pencereye çıkıp arkalarından baktığını görmedim. Bizim paşaların, prenseslerin okul servis törenini ise hepiniz görmüşsünüzdür; kapıdan elinden tutarak çıkarmalar, birlikte karşıya geçirmeler, servise bindirmeler, arkasından gözler yaşlı el sallamalar, öpücük atmalar… Sanki çocuklarını okula değil de hacca ya da cihada yolluyorlar…

Bebeklik, çocukluk derken, aileler arası en büyük mücadele ‘çocuğu en iyi okulda okutma’ engelli yarışları ile devam ediyor. Şu kurs iyi, bu daha iyi, şundan özel ders, o dershane, bu dershane…

Kemerleri sıkıp, uğraşıyoruz ki sonunda çocuğumuz gene paralı bir okula girsin ve biz de çileye devam edelim… Hâlbuki rahmetli babam, benim daha iyi bir okula gitmem gerektiğini söyleyen anneme ‘Oğlum akıllı malı nede, oğlum deli malı nede?’ şeklinde bir vecize söyleyip kenara çekilmişti. (Günümüz Türkçesiyle: Eğer çocuk akıllı ise zaten başarılı olur, yok akıllı değilse boşuna uğraşma en iyi okula da gitse adam olmaz)

Doğrusu zaman zaman çocukların bu rahatını ve saltanatlarını kıskanmıyorum dersem yalan olur. Oğlumun cep telefonu benimkinden yeni model, kızımın çizmesi annesininkinden daha pahalı ve çoğumuz şöyle veya böyle çocuklarımıza imkânlarımızı aşan bir yaşam tarzı sunmaya çalışıyoruz. Sabah işe giderken yakınımızdaki devlet okuluna giden çocuklarla karşılaşıyorum. Çoğunun ayağında (nedense bağcıkları çözük) tek tip, kocaman, marka bir bot var ve çoğunun anne babasının o botu almak için çok daha lüzumlu bir harcamayı ertelediklerinden eminim… Üstelik sağlanan o kadar imkâna rağmen hala halinden memnun olmayan ve daha fazlasını, yetmedi daha fazlasını isteyen mutsuz çocuklarımız var. (Bundan 40 yıl önce ilk depresyonun görülme yaşı ortalaması 29 yaş iken şimdi 14) Bilmem siz de benim gibi çocuklarınıza sağladığınız imkânları kendi çocukluğunuzdaki imkânlarınızla kıyaslıyor ve sinirleniyor musunuz?

İlkokulu bitirene kadar tek servetim beş-on bilye, bir lastik veya metal çember ve bir sapandı (O da herkesin eline geçmezdi özellikle çember). Bütün gün çemberin peşinde tabanlarım sızlayana kadar sokak sokak dolaşmaktan ne anladığımı hatırlamıyorum ama hava kararıp da yorgunluktan bitap eve geldiğimde son derece mutlu olduğumu çok iyi hatırlıyorum…

Unutmayalım ki çocuklarımıza vereceğimiz en güzel şey, neşeli ve mutlu bir aile ortamıdır. Gecelerini uykusuz geçiren, çocuğu için özel zevklerinden ve tüm hobilerinden vazgeçmiş anne babalarla mutlu bir aile ortamı sağlayabilir miyiz? Yapılacak şey belli… Tüm dünyanın ezilen anne babaları, çocuk terörüne karşı eyleme geçmenin zamanı geldi geçiyor… Birleşelim… Yarından tezi yok önlem alalım… Yaşamak bizim de hakkımız…


17 yorum

  1. YAzıya bayıldım ne kadar haklı yazmış doktor.. Şimdi kendime bakıyorum da ben de doğumdan önce ne kadar farklıydım.. Şimdi ise akşamları işten eve yarım saat geç gelsem vicdan yapıyorum emrecik evde bekliyor diye..
    İzninle ben de yayınlamak isterin bu yazıyı..

    • Tabii ki yayınlayabilirsin. Bana da birçok yahoo grubundan ulaştı zaten. Ortalıkta geziniyor bu aralar.

  2. elifçim öncelikle senin yaşadığın durumu haklı görüyorum ve çok doğal, ama yazıya çok da katılamayacağım, bu bey kendi zamanıyla şu zamanı nasıl kıyaslayabilir, ve biz türküz, fransız değiliz, biz duygusal ve merhametli bir milletiz bunu kimse değiştiremez, bahsettiğiniz bu durum yani herşeyden kendimizi kısıtlama, "biz" in hayatımızın bitmesi hobilerimizden vazgeçmemiz durumu sadece onlar biraz büyüyene kadar, şimdi büyüdükçe dertleri artıyo diyeceksiniz ama bana göre 6 yaşına kadar bir çocuk ile gerçekten ilgilenilmeli, pahalı eşyalar alınsın veya çeşit çeşit oyuncağı olsun demiyorum ama servisine binerken camdan bakmamak mı?? hayır buna katılamam, neler duyuyoruz, artık o zaman bu zaman değil, zaman çok değişti okumuş doktor olmuş ama bence ebeveyn olamamış hala bu bey, üzgünüm ama bu benim nacizane fikrim…

    • Sevgili Zeynep – Ben yazıdaki detaylardan çok (çocuğa el sallamakmış, pahalı cep telefonu almakmış) günümüzde anne-baba olmaya çalışmanın verdiği "mükemmel olmaya çalışma, hayatını çocuğuna kanalize etme" yönüne takıldım.

      Yoksa bence her şey bu yazıdaki kadar basit değil. Çocuğun son model cep telefonuyla gezmesi, pahalı bot giymesi anne-babanın elinde, almazsan o da giymez.

      Olayın sevgi boyutuna ben de katılıyorum. Bence çocuğu sevgiyle şımartamazsın. Ama şu da bir gerçek -en azından bana göre- o kadar çok çocuklarımızı mutlu etmeye kanalize oluyoruz ki, ve sadece materyal şeylerden de bahsetmiyorum — onlarla aktivite yapalım, kağıtları keselim, oraya gidelim, burayı görelim — bir noktada "A-aaa. Bir dakika yahu… Ben kimdim?" düşüncesi tokat gibi patlayabiliyor. Daha doğrusu benim yaşadığım bu.

      Elbette herkes farklı kaldırabiliyor bunu, ama benim omuzlarıma ağır geliyor bazen.

      • elifçim evet anlıyorum, ve düşündüm de sanırım bende hayatını çocuğuna kanalize etmiş bir anneyim, aynen dediğin gibi kağıt keselim, oyun hamuru yapalım 1 saat kitap okuyorsam onada hemen kitap okumalıyım vs.. ben zaten evde olduğum için yapacak fazla özel bir işim olmadığından heralde kendimi çocuğuna adamış durumdayım, ama bu en azından şuan için bir ağırlık hissettirmiyor bana, kendim için yapabileceğim tüm aktiviteleri sanırım yapıyorum çünkü çevremde yapabileceğim çok fazla birşey yok:)
        ama senin durumun farklı tabi, ama inan bana bu durum küçük bebeğinide kreşe gönderme yaşına gelince son bulacak, gerçekten, en azından sana 4 yıl veriyorum 4 yıl sonra (eğer bir daha çocuk doğurmak niyetinde değilsen) herşey yolunda giderse özgür ve kendine de çocuklarına da eşit zaman ayıran bir anne ve belkide çalışan bir anne olucaksın:)) hiç kendini üzme, bence sen yaparsın, ta burdan o ışığı görebiliyorum çünkü:)) sevgilerimle..

  3. Sevgili blogcu anne:)

    Kendimi çok iyi yaptığını hiç idda etmeyeceğim ama teoride ve pratikte kendimize zaman ayırmak zorundayız. Çalışmazken, tamamen Ela'ya kanalizeydim, gerçi küçüktü de. Şimdi, daha etkin, tepkiler oyunlar derken beklenti seviyesi arttı. Eve dörtte gidiyorum. Akşama kadar yedi, yemeği, oyunu derken akşam uykusu. O noktada kendime ayıracağım zaman, sevgiliyle başbaşa olmak, derken derken haftasonu, ailecek geçireceğimiz tek zaman. Bir dvd izleyemiyoruz baştan sonra. Ela uyanıkken tv kapalı filan filan.

    Ama çare bulunmalı. Gerçektende çocukların istediği o kadar aktivite değil. Abartıyoruz biraz. Kendi kendine olmaya da ihtiyaçları var. Benim bir endişem kendi kendine eğlenemeyen, öğrenemeyen kalamayan bir çocuk. Sürekli özel öğretmen ya da kendini eğlendirecek insanlar peşinde olan bir çocuk olsun istemem Ela. Ben küçükken kendi kendime oynardım hatırlıyorum. Yani beraber de oynayalım, ayrı da oynayalım. Babaneye bırakıp kaçalım, anneanneye bırakıp kaçalım, gezelim. Sevgiliyle başbaşa bir yemek yiyelim. Gerçi insan özlüyor, aynı insanlar olmadığımızı da kabullenelim. Yani eskisi gibi zamanı unutup meyhanede içemeyiz artık. Bunu kabullenince hayat daha kolay. Ama Ela uyuduktan sonra bir kadeh şarap içip iki peynir yiyebiliriz.

    Bence sen iyisin, hormonlar da bi kaç haftaya inecek. Hüzünlü bir film izleyip ağla bir ihtimal? bana iyi geliyordu. Ya daa komedi filmi. Family Man'i izlemiş miydin, neydi o koyun gözlü adam nicholas cage…
    sevgiler.

    • [Snıff…] Teşekkür ederim Özgür Anne. Haklısın, çok haklısın.

      Söylediklerine sonuna kadar katılıyorum. Kendi kendine de vakit geçirmeli. Dediğin gibi, sürekli onu oyalayacak birilerinin peşinde olmamalı. Bunu mümkün olduğunca vermeye çalışıyorum ona ve sanırım yaşının yettiğince de yapıyor. Ancak yine de ben etraftaysam 10, bilemedin 15 dakika sonra beni tercih ediyor. Bugün düşünüyordum: Niye etmesin ki? Gözünü açtığından beri, üç senedir birlikteyiz.

      Yine de Deniz bana yapışık bir çocuk değil. Anneyle bu kadar çok vakit geçiren çocukların ayrılmak istemediğine dair hikayeler duyuyorum. Biz onu yaşamadık. Anneanne-babaanneyle kalınca benim yüzüme bile bakmıyor. O bakımdan bağımsız diyebilirim. Bir de öyle olsaydı zaten herhalde bugüne kadar gelemezdik.

      Dediğin gibi benim biraz kendimi hatırlamam lazım. Biraz "ben"cil düşünmem lazım. Anneme "Canım benim, evet haftada bir görüşüyoruz ama, o da olmasın, al sen torununa bak, ben kendimi bulmaya gidiyorum" demem lazım sanırım.

      Family Man çok sevdiğim bir filmdir. Deniz'in Babası'yla özel bulduğumuz bir filmdir. Bizim de öyle "Ya ben senin arkandan Amerika'ya gelmeseydim, acaba neler olurdu?" diye düşündüğümüz bir hikayemiz var. Dolayısıyla gönlümde ayrı bir yeri vardır Family Man'ın.

      Teşekkür ederim Özgür Anne. Sevgiler…

      • Blogcu annem, pardon karışmak gibi olmasın ama önce kelimelerimizi değiştirelim ki düşüncelerimiz de onları takip etsin.:))))

        Benim annem uzakta yaşıyor, ayda bir bile göremiyorum inan. Ela ne anneannesini ne babanesini yeterince görebiliyor, uzaktalar. Buna rağmen biliyorum ki beni ne kadar özlemiş olursa olsun desem ki annecim, ben bi dolaşıcam siz Ela ile kalın, Anneanne Ela ile başbaşa kalmaktan çok ama çooook mutlu. Ela da mutlu. Ben neden olmayayım? Yani anneanne ile Deniz(adaşım) bir gün geçirseler beraber sen neden bencil olacakmışsın, herkes mutlu:) Kullanma o kelimeyi, cısss.

        Şu suçluluk duygusu ve… kendimize çizdiğimiz sınırlar sorumlu aslında. Hani o reklamdaki gibi limit sizsiniz = limitsizsiniz gibi gibi…

        Zihinlerimizi özgür bırakabilsek… gerisi gelicek.

        sevgiler.
        özgüranne

  4. Çok arada derede yazdım, bir sürü imla hatası var. özür:(

  5. siz kritik noktayı yazmış ve çok güzel ifade etmişsiniz:onun mutlu olacağı birşeyi yapmamak sanki eksiklikmiş gibi geliyor.çook doğru…

  6. Başarı odaklı bir kadın, kadınlık hormonlarına yoğun bir şekilde maruz kalırken, çok fazla çocuksal, evsel işlerle uğraşırsa böyle oluyor. Ben bu sulu zemberek modundan bir 9,5 ay tatmıştım. Sonra da bu seriyi yazdım: http://www.kitubi.com/CategoryView,category,lohus

    Belki bu da doğanın bir işgüzarlığı, kimini çalıştırmaya, kimini doğurtmaya çalışıyor. Ama biz ona yemezler diyip, bir yandan beyni çalıştırıp, öbür yandan hormonları üretmeye çalışıyoruz, arada bir yerde kısa devre yapıyor.

    Bu arada İngiltere'de bir istatistik okumuştum, yoksulluk sınırının altındaki ailelerin %50'sinin çocukları yoksul değilmiş. Onlar da yemeyip yediriyorlar, değişen bir şey yok.

    Kültürel olarak onların yetiştirme tarzlarında farklılıklar var, biraz ondan kurtarıyorlar, sen benden daha iyi bilirsin.

    Bence biraz düşünmeyi azaltıp, biraz da tavır değişikliği senin durumunu epey rahatlatır. Biz de bu ara birkaç aylık anlamsız bir çekişme, bağırışma süresinden sonra, Ilgaz'la ilgili tavur değişikliğine gitmeye çalışıyoruz. O "peyniri bitirir misin"i sormamaya, arabaya binilmesi zorunlu olduğundan, onu da ses tonumuzu ayarlayıp otoriter bir "Ilgaz, arabaya bin oğlum" a çevirmeye çalışıyoruz. Mümkün olan şeylerin sorumluluğunu artık ona devretmeye çalışıyoruz ki, olmayanlara gücümüz kalsın.

  7. Anneler – sağ olun, var olun. Beni nasıl iyi hissettirdiğinizi tahmin edemezsiniz diyeceğim, yalan olacak. Çünkü nasıl hissettiğimi anladığınızı çok iyi biliyorum.

    Canım Özgür Anne – söylediklerinin hepsi çok doğru. Tabii ki benim de annem, birçok anneanne gibi, bayılıyor torunuyla vakit geçirmeye. Ama ben de onu özlüyorum, eminim o da beni özlüyor, hem de senden daha sık görüşebilmemize rağmen. Sanırım 8-9 senelik kıtalar arası ayrılığı henüz kapatamadık. Ama tabii ki benim mutlu olmamı, iyi hissetmemi istiyor her şeyin başında. Ve Deniz'e tabii ki hasta. Yani haklısın, benim silkelenip kendime gelmem gerekiyor. Damla'nın yazısından yola çıkacak olursam "Değiş tonton" demeliyim kendime.

    Burcu – bir başka arkadaşımın çocuğunun doktor "Çocuklarımız için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Aslında amaç EN iyi değil, YETERİNCE iyi olmalı" demiş. Doğru da demiş, bir de uygulayabilsek…

    Damla – yazı dizinin hepsini sanki ben yazmışım gibi okudum. Ben "melankoli" aşamasına sanırım gelmedim, ama bahsettiğin hamilelik özlemi, ilginin başka yere yönlendirilmiş olmasını yer yer kaldıramama hissi, ve bilumum tuhaf duyguları yaşadım. Yazdıkların beni neler beklediğini hatırlamama da sebep oldu. Çok güzel yazıya dökmüşsün. Ellerine sağlık. Paylaştığın için teşekkür ederim.

    Herkese tekrardan çok teşekkür ediyorum, üşenmeyip, yazıp, hamilelik hormonları tepesine üşüşmüş bu çatlak, kendini bazen hiçbir şeye yetemez gibi hisseden anneyi iyi hissettirdiğiniz için.

    Sevgiler…

  8. Elif seni çoookk iyi anlıyorum..

    ben de 9 yıl çalıştktan sonra 3 yıldır oğlum Canla (16 aylıkken çalıştığım 7 ay hariç) koyun koyuna yaşıyorum diyebilirim..aynı senin gibi bu yıl yarım gün kreşe ben götürüp getiriyorum ve aynen senin gibi geçiyor tüm günüm..kreş başlayınca işlerim kolaylaşacak sanmıştım,hiç de öyle olmadı,daha çok bir koşturmaca içine girdim,3. haftada ikimiz de hastalandık,belki rayına oturur biz iyileşince,evde olduğum için çocuğum yorulmasın fazla diye yarım gün vermiştim yuvaya ama çok da rahatlatmadı beni ve tam gün giden çocuklar daha kolay adapte oldular.Canın bensiz vakit geçirme süresi de 10-15 dk. bi yemek bile pişiremiyorum salon-mutfak arasında mekik dokutuyor bana,ama yuvada zorlanmadı,oyalandığında bensiz de durabiliyor şükür…
    şu an 2 zıt fikir var aklımda,ya tam güne geçirmek Canı (tam gün dediğim de 9-16.00 bilemedin 17.00) ya da bu seneyi es geçip seneye tam gün başlatmak (bu grip salgınlarından dolayı ve başlar başlamaz hasta olduğu için) bakalım zaman gösterecek..
    şanslısın ki yakınlarında çocuğunu bırakabilecek anneanne-babaannesi var,benim annem başka şehirde,babaannemiz çok yakın ama kendisinin 4 çocuğunu büyüttüğü için yorgun,ben yokken bırakma taraftarı değil pek..
    eşim de çok yoğun çalışıyor..bir tek pazar tatil ve sabah 8 akşam 8 işte ..alışveriş,ev işleri,çocukla ilgilenme ve bilumum işler bana kalıyor..çalışmaya geri dönmek istesem de bu şartlarda bazen hayal gibi geliyor bana..Allah hepimizin yardımcısı olsun..

    Yazıya katılıyorum, bi laf var ya mutlu anne = mutlu çocuk çok doğru,
    mutlu aile=mutlu çocuk..bunun için de kendimize de vakit ayırmalıyız..
    ama nasıl?? ben cevabı bulamadım henüz 🙁

    Leyla Navaronun ^^beni gerçekten duyuyor musun^^isimli kitabında da aynı konu vardı..mükemmel anne olmaya çalışmayın,mutlu olun yeter diyordu kısaca..

    sevdiklerimizle birlikte mutlu günler dilerim hepimize..

  9. Elifcim,bir konu daha var yazmayı unuttuğum,kitapçıya girsem kendimi sürekli çocuklarla ilgili kitaplara bakarken ya da çocuk kitaplarına,kendime birşeyler almaya gitsem çocuk kıyafetlerine bakarken yakalıyorum..internette mimarlık sitelerine bakmak için açıyorum bilgisayarı hoopp bir bakmışım çocuklu annelerin sitelerinde dolaşıyorum ya da çocuklarla ilgili bir sitede..artık arkadaşlarım bile ya eskiden devam eden çocuklu arkadaşlarım ya da anne-çocuk grubundan tanıştıklarım ya da yuvada canın arkadaşlarının anneleri..
    bu durum beni bazen bunaltsa da farklı birşey yapmayı da beceremiyorum henüz..

    • Hatice – çok teşekkür ederim yorumun için.

      Dediğin gibi, çok benzer durumlardayız. Benim de eşim pazar günleri hariç çok yoğun çalışıyor, annem-kayınvalidemle aynı şehirde olsak da mesafe olarak çok uzağız-ha dedin mi atlayıp gelemiyorlar. Evin bütün işi, Deniz'in bütün işi, köpeğimiz Paphia'nın bütün işi benim üzerimde.

      Dünkü sıkıntılı halimi çok şükür atlattım. Bugün daha farklı bakıyorum kendime, yakınmıyorum. Gelen yorumların, "yalnız değilsin"lerin çok büyük faydası oldu.

      Çocuksuz zamanlarda bile çocukla ilgili bir şeyler düşünmeye gelince… Yukarıda Zeynep'in dediği gibi, birkaç sene bu böyle olacak herhalde. Ama Özgür Anne'nin de dediği gibi kendimizi hatırlamak zo-run-da-yız.

      "Blogunun müptelası oldum, hep yaz" diyen (çocuksuz, bekar) bir arkadaşım dün bana dedi ki: "Belli ki bu blog işinden çok keyif alıyorsun. Ancak boş zamanlarında yine çocuk odaklı, annelikle ilgili bir şey yapmış oluyorsun. Biraz başka şeylerle ilgilensen" Hakikaten doğru. Ama senin de dediğin gibi kendimi dönüp dolaşıp yine aynı şeyleri yaparken buluyorum. Bunda da yanlış bir şey yok, bu aralar kimliğim bu…

      Ancak bugün kendimi kız kardeşimle (ve Deniz'le!) Beyoğlu'na atacağım. "Deniz evde uyusun" diye endişelenmeden, "Amaaan, bugün de pusetinde uyusun. Uyumazsa da uyumasın" diye İstiklal Caddesi'ndeki cafelere, pasajlara, kitapçılara girip çıkacağım. Eminim Deniz de çok mutlu olacak. Hem nasıl olsa hiçbir yerde sigara da içilmiyor artık, sefam olsun! 🙂

      Tekrar teşekkür ederim mesajın için. Sevgiler…

  10. Blogunuzu okumaya vakit bulabildiğim nadir günlerden biri içerisindeyim ve şuan bana ilaç gibi geliyor:)bu yazıyı izninizle ben de paylaşmak isterim:)