39 Yorum

Harvey Karp’la röportaj…

Dün akşam seminerden döndükten sonra röportaj ve seminer notlarını yazmaya başladım. Ancak baktım ki sadece röportajı yazdığımda bile fazlasıyla uzun oluyor. O yüzden ayrı ayrı yayınlamaya karar verdim.

Aşağıda Harvey Karp’la yaptığım röportajın detaylarını bulacaksınız. Seminer notlarını ise ayrıca yayınlayacağım.

Sorularımı Harvey Karp’ın tekniklerinden çok merak ettiğim ve ilgi çekeceğini düşündüğüm başka konular etrafında düzenledim. Seminerde zaten mutlu bebek yetiştirmenin yollarını detayıyla ele alacağı için, onunla baş başa görüşme fırsatını yakalamışken başka soruların da yanıtlarını almak istedim.

Gönül isterdi ki daha da uzun olsun sohbetimiz… Ancak benden sonra iki röportaj daha vardı, o yüzden vaktim kısıtlıydı. Ancak bu kadar olabildi.

Birkaç not:

– Harvey Karp’a “Harvey” şeklinde hitap ediyor olmam laubalilik olarak algılanmasın. Biliyorsunuz bu Amerikalıların “hanım, bey” gibi kavramlarla pek işi olmuyor.

– Sohbetimize Acıbadem Maslak Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi doktorlarından Gülnihal Şarman da katıldı.

– Başta bu semineri ayarlamakta sonsuz emeği geçtiğini öğrendiğim Dr. Gülnihal Şarman’a, röportaj saati ve yeri hakkında tüm e-mail ve telefonlarıma büyük bir titizlikle yanıt veren Seral Çelik ve Pazarlama Müdürü Elif Kaplan’a, fotoğraf çekimlerinde yardımcı olan ve tüm konferans sırasındaki profesyonel yaklaşımlarıyla katılımcıları rahat ettiren tüm Acıbadem ekibine teşekkür ederim. Alınlarının akıyla, çok başarılı bir konferansı geride bıraktılar.

– Yeteneğini ve zamanını benden esirgemeyen sevgili Yeşim Mutlu’ya da ayrıca teşekkür ederim. O olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Fotoğraflar kendini anlatıyor zaten. Bir benim makinemden çıkan bulanık fotoğrafa bakın, bir de Yeşim’in pırıl pırıl çekimlerine…

– Harvey Karp’ın Türkiye’ye geleceğini öğrendiğim günden itibaren adeta bir casus gazeteci edasıyla harcadığım emeklerim boşa çıkmakla kalmayıp, Hürriyet’ten bile önce kendisiyle görüşmüş olduğum için kendimle de gurur duyuyorum hani… 😀

Buyurun, buradan başlayın:

Blogcu Anne (BA): Harvey, pozitif enerjiye, ya da bugünlerde Secret dedikleri şeye ne kadar inanıyorsunuz bilmiyorum ama, bugün burada olmamın sebebi gerçekten böyle bir enerjinin sonucu. Nitekim, tam da oğlumun koliğini daha kolay atlatmamızı sağlayan bu adamla tanışsam ne güzel olurdu diye düşünürken İstanbul’a geleceğinizi öğrenmeyi başka türlü açıklayamıyorum.

Harvey Karp (HK): Evet, herhalde…

BA: Ben birkaç soru derledim, herhangi bir sırası olmadan sormak istiyorum.

HK: Tabii, olur. Ben başak burcuyum.

BA: Pardon?

HK: Los Angeles’ta genelde ilk olarak bu soruyu soruyorlar.

BA: Bakın onu düşünemedim! Ben ilk olarak yaklaşımlarınızdan bahsetmek istiyorum. Baby kitabında bahsettiğiniz teknikler aslında asırlardır uygulanan, ama unutulmuş ya da eski moda gözüyle bakılan teknikler. Sizin aklınıza bunları yeniden gündeme getirmek nasıl geldi?

HK: UCLA’da öğrenci olduğum yıllarda bebeklere gaz sancısı için verilen damlalarla ilgili bir araştırma yapmak üzereydim. Danışmanıma bunu söylediğimde suratında acı bir ifadeyle “Onlar hiçbir işe yaramıyor. Boşu boşuna vakit kaybedeceksin” dedi bana…

Daha sonra Afrika’daki bir kabilede ebeveynlerin, bebeklerini bir iki dakika içinde gayet başarılı bir şekilde susturabildiklerini öğrendim. Onların bebekleri saatlerce ağlamıyordu. Ve kendi kendime bu işin bir sırrı olmalı diye düşündüm. Toplum olarak bu konuda unuttuğumuz bir şeyler oluyor herhalde. Daha sonra bebeklerin ağlamasıyla ilgili her türlü araştırmayı okumaya başladım. Aynen bir detektif gibi parçaları birleştirdim. Kendi hastalarımın yaşadıklarını inceledim. Anne-babaların bebeklerini susturmakta neden başarılı ya da başarısız olduklarını anlamaya başladım. Ve onun üzerine oturup kitabı yazdım.

BA: Evet, kitapta hastalarınızın gerçek hikâyelerine de yer veriyorsunuz. Onları okumak gerçekten çok ilginç oluyor.

HK: Onların hepsi hastalarımın gerçek hikâyeleri…

BA: Ben ilk olarak Toddler kitabını okumuş ve özellikle de Fast Food kuralını ilk oğlum büyürken uygulamıştım. Hala da uyguluyoruz. İkinci oğlumun kolik döneminde aldığım Baby kitabı ise hem benim, hem de aile olarak hepimizin bu süreci çok daha kolay atlatmasını sağladı. Orada bahsedilen tekniklerin çoğunu uyguladık: Kundakladık, salladık, memeyi saate göre değil, onun isteğine göre verdik, emzikten kaçınmadık. Neredeyse iki ay boyunca bebeğimi üzerime asıp gezdim.

HK: Ben bu teknikleri başarıyla uygulamayı bir kapıyı açmak için kapı kolunun nerede olduğunu bilmeye benzetiyorum. Kolun nerede olduğunu bilmezsen kapıyı istediğin kadar yumrukla, tekmele, sadece canını acıttığınla kalırsın. Ama kapının kolunun nerede olduğunu biliyorsan her şey adeta sihirli bir şekilde gerçekleşir.

Gülnihal Şarman (GŞ): Kitaplar ne zaman çıktı?

HK: Baby kitabı 2002’de çıktı. Yani 8 sene oldu. Toddler kitabı da 2004’te çıktı.

GŞ: Benim için 10 sene geç kalmış bunlar!.. Benim bebeklerim gerçekten ciddi kolikliydi.

HK: Geç kaldığı için üzgünüm!

Günümüzde doktorlar bu kolik vakalarını asidik reflü ya da süt alerjisi gibi fiziksel sebeplere bağlıyorlar. Bazen durum hakikaten böyle olabiliyor. Ancak bu oran ağlayan bebekler arasında yüzde 2’yi geçmiyor.

BA: Dün blogumda sizin bu tekniklerinizi anlattım. Ve kitabın bana ne kadar güven verdiğinden, içgüdülerimi dinlemem gerektiğini hatırlattığından bahsettim. Benim bebeğim dört hafta erken doğdu. Ve biz bahsettiğiniz her şeyi yaptık. Kucağımıza da aldık. Kundak da yaptık.

HK: Türkiye’de insanlar bebekleri kundak yapmak hakkında ne düşünüyorlar? Modası geçmiş bir şey olduğunu mu?

GŞ: Evet, aynen öyle… Anneannelerden kalma bir gelenek olduğunu, bebekleri kundaklayarak uyutursanız ona alışacaklarını düşünüyorlar.

HK: Bir seminer vermek üzere İtalya’ya gittiğimde hastanedeki yenidoğan bölümünün başındaki doktorla konuşuyordum. Hemşireler de oradaydı. Az biraz İtalyancamla bu 5S tekniğini onlara anlatmaya çalıştım. Doktor bana “Biz de eskiden bebekleri kundaklıyorduk. Ancak artık fikrimiz değişti. Ellerinin serbest olması gerektiğine, kaslarını kullanmaya ihtiyaçları olduğuna inanıyoruz” dedi. Tam o sırada doktora bir telefon geldi ve dışarı çıkmak zorunda kaldı. O çıktıktan sonra hemşire yanıma geldi ve bana sessizce şöyle dedi: “Aslında öyle değil. Doktor çıktıktan sonra biz bebeklerin hepsini yeniden kundaklıyoruz.” Yani aslında evrensel bir boyutu var bu kundaklamanın.

BA: DVD’lerin ortaya çıkışı nasıl oldu?

HK: Ben geliştirdiğim teknikleri ilk olarak hastalarımın ebeveynlerine öğrettim. Ancak yine de ebeveynlerin uygulamakta zorluk çekebildiklerini fark ettim. Çünkü doktorun muayenehanesinde öğrendikleriniz aklınızın bir ucundan girip diğerinden çıkabiliyor. Zaten yorgun ve uykusuz bir halde geliyorsunuz. Bebeğiniz ziyaretiniz boyunca ağlıyor. Size toplasanız 10 dakika belki ayırabiliyoruz. Bir de üstüne çevreden gelen “bebekler ağlar, ne yapsan yap susturamazsın” şeklinde baskılar da eklenince öğrendiklerinizi uygulamak kolay olmayabiliyor. İşte bu yüzden bu DVD’leri hazırlamak istedim. Kimsenin sizin ensenizde olmadığı, rahat bir zamanınızda izleyin, tekrar tekrar izleyin.

Babalar bu teknikleri öğrendikten sonra annelerden daha da iyi uyguluyorlar. Bebekleri daha sıkı kundaklıyor, daha kolay taşıyabiliyorlar. Dolayısıyla bebeklerini sakinleştirebildikleri için kendilerini çok iyi hissediyorlar.

BA: Bizim durumumuzda da aynen bahsettiğiniz gibi oldu. Karın üstü pozisyonda taşımayı eşim çok daha kolay becerebiliyor. Benim kollarım kısa kalıyor! Bir süre sonra ağrıyabiliyor. Eşim bebeği daha kısa sürede sakinleştirebiliyor.

HK: Aynen öyle…

BA: Toddler kitabının Türkçeye çevrildiğini biliyorum. Baby kitabı da çevrilecek mi?

HK: Allah bilir…

BA: Peki, bu Toddler kitabı ilk yayımlandığında başlığı aynen çevrilmiş, Mahallenin En Mutlu Yumurcağı olarak adlandırılmıştı. Yeni baskının Başarılı Çocuklar Yetiştirmenin Sırları gibi bir çeviri olduğunu duydum. Kitabın ruhunu pek yansıtmayan bir çeviri gibi geldi bana… Başka annelerin de aynı görüşü paylaştıklarını biliyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

HK: Maalesef bunlar benim kontrolümde değil. Örneğin, İngiltere’de “on the block” tabiri “kafa kesmek” anlamına geldiği için “Baby Bliss” gibi bir çeviri yapmayı tercih ettiler. Umarım Baby kitabı da Türkçeye çevrilir. Ve asıl DVD’ler bir gün çevrilir. Onların çok başarılı olduğunu düşünüyorum.

Anne-babalara iletişim becerileri öğretmek gerekiyor. Çocuk gelişimi derslerinde öğrendiklerimiz dört, beş, altı yaşındaki çocuklarla iletişim kurarken işimize yarıyor belki… Ama bir yaşındaki bir çocuğa çok daha farklı yaklaşmanız gerekli.

GŞ: Evet, ben de bu konuda çok yanlış yaklaşımlar olduğunu görüyorum. Örneğin, bir yaşındaki çocuğuyla yetişkin gibi konuşmak gerektiğini düşünüyor bazı ebeveynler.

HK: Evet, ondan sonra da çocuklar ortalığı kırıp geçiriyorlar. Doktorluğum süresince bir şekilde ebeveynlerin çocuklarını çabuk bir şekilde sakinleştirmek için kullanabilecekleri bazı teknikler keşfettim. Günde 30 tane hasta görünce vaktiniz çok kısıtlı oluyor. Çocuklar da bizi görmek istemiyorlar. Onlara aşı yaptığımız için bizden korkuyorlar. Dolayısıyla kısa sürede çocukların ilgisini çekecek teknikler geliştirdim.

BA: Evet, bahsettiğiniz “çocukça” konuşmayı ilk oğlumda denemiştik ve işe yaramıştı. Ama itiraf etmeliyim ki herkesin ortasında çocukça konuşmak çok rahat olmuyor.

HK: Bu konuda çok ilginç bir gerçek var aslında. Anne-babalar bu çocukça konuşmayı çocukları mutluyken yapıyorlar zaten. Mutlu olduklarında “Aman da benim de oğlum ne güzel yaparmış, aferin sana!” gibisinden, ellerini çırparak, yüksek sesle tekrarlayarak,  hislerini dışa vurmaktan çekinmeden konuşuyorlar. Ama olumsuz bir durum olduğunda adeta bir psikiyatr edasına bürünüp “Neden sandalyeyi tekmeleme ihtiyacı hissettin? Öyle yapmıyoruz ama, değil mi?” gibi soğuk ve çocuklara çok garip gelen tonlamalara yöneliyorlar. Aslında, ebeveynler, çocuklar mutlu olduklarında yaptıklarını onlar huysuz veya mutsuz olduklarında da yapsalar anında çok daha başarılı olacaklarını görecekler.

BA: Evet, ben de bunun böyle olduğunu kendim uyguladığım zaman, daha doğrusu uygulamayı kendime hatırlattığım zaman tecrübe ediyorum.

HK: Mutlaka…

BA: Biraz da emzirmeyle ilgili görüşlerinizi almak istiyorum. Yakın zamanda Emziren Anneler adı altında bir grup kurdum. Emzirmenin önemini, emziren annelerin sorunlarını tartışıyor, paylaşıyoruz. Size de şunu sormak istiyorum: Birçok farklı toplumu araştırıyorsunuz. Bu toplumlarda emzirmeyle ilgili gözlemleriniz ne şekilde oldu? Örneğin, kitabınızda bu Afrikada’ki kabileden bahsederken günde 50 ila 100 kere arasında emziriyorlar dediniz.

HK: Evet, bebeklerini susturmak için böyle bir yol izliyorlar. İki ila dört dakikalığına bile olsa huysuzlanan bebeğe meme verdiklerinde bebeğin sinirini başlamadan bitirmiş oluyorlar.

BA: Peki, kaç yıl süreyle emziriyorlar?

HK: Bu bahsettiğim kabilede dört yaşına kadar emziriyorlar.

GŞ: Büyük ihtimalle çocuk “istemiyorum” diyene kadar, değil mi?

HK: Zannederim öyle…

BA: Evet, Türkiye’de, daha doğrusu gelişmiş ülkelerde emzirme süresi çok daha az.

GŞ: Türkiye’deki “bebek dostu hastaneler” aslında Amerika’nın çok daha ilerisinde. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde emzirmeyle ilgili çok fazla sorun yaşanmıyor aslında. Oradaki kliniklerde, sağlık ocaklarında emzirme sürekli destekleniyor. Türkiye emzirme konusunda birçok ülke arasında başı çekiyor demek çok yanlış olmaz. Yakın zamanda emzirmeyle ilgili iki buçuk günlük bir konferans düzenledik. Lisa Marasco da katıldı. Kısacası, emzirme, Türkiye’de çok fazla desteklenen bir konu…

HK: Peki, o zaman ben bir soru sorayım. Türkiye’de, bebekleri doğduklarında emzirmeye başlayan annelerin yüzde kaçı altı ay sonra emzirmeye devam ediyor?

GŞ: Doğumdan sonra annelerin yüzde 98’i emziriyor. 6. aydan sonra da, yüzde 45’i emzirmeye devam ediyor. Bunda “bebek dostu hastane” girişimin ve Sağlık Bakanlığı’nın sıkı takibinin çok etkisi var.

HK: Oldukça iyi rakamlar bunlar. Amerika’da yapılan araştırmalara göre, annelerin ilk iki üç haftada emzirmekten vazgeçmelerinin sebebi teknik problemlerden kaynaklanıyor. Meme ucunun acıması, bebeğin memeyi tutamaması gibi… Ancak ilk bir aydan sonra annelerin vazgeçmelerinin en büyük sebebi bebeğin huysuzlanması oluyor. Anneler, bebeklerinin ağlamasını “bebeğim meme emmeyi sevmiyor”, ya da “sütüm yetmiyor” şeklinde algılıyorlar. Dolayısıyla bu “mutlu bebek” yaklaşımı bu sorunun çözülmesinde de yardımcı oluyor. Bebekler uyuyunca anneler de daha uzun süre uyuyabiliyorlar. Anneler uyuyunca daha çok süt üretiyorlar. Babalar sürece daha çok dâhil olabiliyorlar. Kısacası herkes daha mutlu oluyor. Belki de bu Mutlu Bebek yaklaşımı bahsettiğiniz yüzde 45 rakamının 60, 70’lere çıkmasına yardımcı olabilir.

GŞ: Maalesef, emzirme oranın en düşük olduğu kesim eğitimli anneler. Etraflarından çok fazla baskı gördükleri için, meşgul oldukları için en kolay onlar vazgeçiyor.

HK: Amerika’da da öyle… Bir de emzirmenin “eski moda” olduğunu düşünenler var.

BA: Evet, aynen kundaklama ve kucağımızda sallama gibi yöntemlerde olduğu gibi…

HK: İşin ilginç kısmı, bunlar büyükannelerimizin bildikleri, uyguladıkları taktikler. Dolayısıyla şimdilerde bir eskiye dönüş söz konusu… Ayrıca, teknolojinin sağladığı avantajları da işin içine kattığımızda bebekleri mutlu etmekte büyükannelerimizden bile daha başarılı olmamız işten değil. Örneğin, geceleri bebeğin odasında beyaz gürültü kullanmak gibi…

BA: Bu da beni diğer bir soruya getiriyor. Bilmiyorum haberiniz var mı: Türkiye’de de bir kolik CD’si yapıldı. Oldukça ilgi gördü. Ben de Derin için denedim ve büyük ölçüde sakinleştirdiğini fark ettim. Ancak onun üzerinde “sürekli dinletmeyin” gibi bir ibare vardı. Siz ise bütün gece dinlemelerinin daha iyi uyumalarına yardımcı olacağını söylüyorsunuz.

HK: Bu beyaz gürültünün niteliği çok önemli. Bebeğin rahimde duymaya alıştığı frekansta bir ses olması lazım. Örneğin, bir aspiratörden daha yoğun bir ses aslında. Bu tür bir beyaz gürültü, müzikten çok daha farklı bir etki yapıyor. Kelimenin tam anlamıyla “sakinleşme refleksi” dediğimiz bir refleksi tetikleyerek bebeği rahatlatıyor. Bebekler bu sese zaten rahimde geçirdikleri süre boyunca 24 saat alışık oluyorlar. Doğduklarında o kadar fazla süreyle olmasa da, uyurken ve ağladıklarında dinlemeleri çok işe yarıyor. Yani neredeyse 16 saat gibi… Eğer bütün gece bebeğin odasında beyaz gürültü dinletecek olursanız, bebeğin çok daha rahat ve uzun uyumasını sağlarsınız. Sadece ilk aylarda değil, bebeğiniz 4-5 aylık olup da kundağı bırakmaya niyetlendiğinizde de işiniz daha kolay olur. Bebeğinizi sessiz bir odada uyutmak yerine beyaz gürültünün olduğu bir odada uyutmak gece uyandığında kendi kendine uykuya geri dalmasına yardımcı olur.

Şu sıralar Los Angeles Children’s Hospital’da bebeklerin ilk üç ayında beyaz gürültü dinletmenin ve kundaklamanın uyku yapılarını nasıl etkilediğini tespit etmeyi amaçlayan bir araştırma yapıyorum. Sonrasında bu çalışmayı bebeğin ilk yılına yaymayı planlıyorum. Amacım, beyaz gürültüyle uyuyan bir bebeğin diş çıkarma döneminde,  büyüme atakları geçirdiği ve uyku düzenlerinin bozulduğu dönemlerde, dışarıda tren geçtiğinde ya da sizin burada olduğu gibi ezan okunduğunda da de işe yaradığını göstermek. Ben Sultanahmet’te birkaç gündür ezan sesine uyanıyorum mesela!

BA: Bu beyaz gürültü konusunda da, kucağa almak ve kundaklamak konusunda olduğu gibi, “alışır” korkusu oluyor ebeveynlerde…

HK: Evet, ama bunu engellemenin yolu çok kolay. Dinlettiğiniz beyaz gürültünün sesini iki hafta boyunca giderek kısıyorsunuz. Sonrasında bebek sessiz odada da uyuyabiliyor.

Beyaz gürültünün anne-babalar açısından da sakinleştirici etkisi olabiliyor. Ancak bebekler için rahatlatıcı olan rahim sesi ebeveynleri biraz rahatsız edebiliyor. Anne-babalar ise bir başka beyaz gürültü olan yağmur sesini rahatlatıcı bulabiliyor.Yağmur sesi, özellikle doğum sonrası (post-partum) depresyonu atlatmakta da yardımcı olabiliyor. Doğum sonrası yaşanan depresyon, sadece bir üzüntü hali değil. İnsanın içini yiyen, uyumanızı engelleyen, beyninizin sürekli susmadığı bir ruh hali… İşte bu yağmur sesi annelerin bu dönemlerinde rahatlatıcı bir rol oynuyor.

BA: Şimdi bu konudan farklı, ama gerek kendi gündemimi, gerekse blogumu takip eden birçok anneyi ilgilendiren bir konuda size danışmak istiyorum: Kardeş kıskançlığı… Sizce bunu atlatmakta annelerin yapması gereken en önemli şey nedir? Kitabınızda eve kardeş gelmesiyle büyük çocuğun yaşadığı travmayı eşlerden birinin diğerine “yeni bir eş” daha getireceğini söylemesine benzetiyorsunuz.

HK: Bu konuda unutulmaması gereken, ama sıklıkla unutulan en önemli şey, çocuk yetiştirmenin aslında sadece anne-babaya mal olan bir iş olmadığı. Eskiden bu işin teyzelerden, büyükannelerden gelen destekle yapıldığı. Dolayısıyla bu işi tek başına yapmaya çalışan ebeveynlerin kendilerini tebrik etmeleri lazım.

Ayrıca, küçük yaştaki çocuğunuzun sanki bir mağara adamı gibi davrandığını düşündüğünüzde onu bir eve kapatmanın aslında ne kadar yanlış ve zor bir şey olduğunu da fark etmek gerekli. Dışarıda tavukları kovalamak ya da arkadaşlarıyla oynamak, dört duvar arasına tıkılmaktan çok daha uygun onun doğasına…

Bütün bunları göz önünde bulundurduğunuzda gerek çocuğunuz, gerek sizin için sürekli evin içinde olmanın ne kadar zor olduğunu anlayabilirsiniz. Çocuğunuzun dışarıda vakit geçirmesi, belki bir kreşte arkadaşlarıyla olması onun için çok daha iyi.

Düşünecek olursanız ilk aylarda yeni bebeğinizin size çok fazla ihtiyacı yok. Bebeğinizi emzirip onu bir çekmeceye bile koyabilirsiniz! Ondan sonra dönüp büyük çocuğunuzla oynarsanız üç yaşındaki abinin oyuncak trenini bebeğin kafasına geçirmesine engel olabilirsiniz.

BA: Yine anneleri endişelendiren bir başka konu da çalışma konusu… Birçok anne çocuğunu bırakıp işe gitmek zorunda olduğu için, ya da öyle tercih ettiği için kendini suçlu hissediyor. Türkiye’de çocukların ilk üç senelerini tercihen anneleriyle geçirmelerinin çok önemli olduğuna dair bir inanış var. Ancak bir yandan da Türkiye’de çalışan annelere verilen doğum sonrası izni,  Amerika’dan daha iyi olmakla beraber yine de yeterli değil.

HK: Evet, Amerika’nın bu konudaki geri kalmışlığı gerçekten hayret uyandırıcı boyutta… Ancak bence bu konuda önemli olan, bu koşullar altında annenin kendine dürüst olması… Bebeklerin sevgiye ihtiyacı var. Bu sevgi anneden gelmek zorunda değil. Bebeği koşulsuz ve tutarlı bir şekilde sevecek olan bir büyükanne de, bir bakıcı da yeterli olabilir. Bence annenin çalışması halinde en fazla kayba uğrayan kişi bebek değil, anne oluyor. İşin en üzücü kısmı da bu…

BA: Evet, ben bu konuda kendimi gerçekten şanslı hissediyorum son dört senemi evimde çocuklarımla geçirebildiğim için… Ancak bu da bana bir süre sonra fazla geldi. Zaten buraya da bu şekilde geldim. Hiçbir şey yapmadan evde kalmayı kaldıramadığım için blog tutmaya başladım.

GŞ: Hayır, buna “hiçbir şey yapmamak” dememeniz lazım. Çocuk büyütmek dünyanın en zor işi… Ben, çocuklarım büyürkenki dönemlerde, hastanede nöbet tuttuğum günleri iple çekerdim. O 30 saatlik nöbet benim için tatil gibi olurdu. O yüzden bence siz, eğitimli bir anne olarak çocuklarınızı büyütmeyi dört senedir işiniz haline getirdiğiniz için kendinizi tebrik etmelisiniz.

Biz kadınlar kendimize çok fazla baskı yapıyoruz. Aynı şey kilo konusunda da geçerli. Bebeği doğurur doğurmaz eski kilomuza dönmeye çalışıyoruz. Hâlbuki vücudumuz fazla kiloları, yağları biriktirmeye programlı. Herhangi bir kıtlık, açlık olması halinde bebeğimizi bu depolar sayesinde besleyebileceğiz.

HK: Evet, bunun böyle olduğu bir gerçek…

BA: Son olarak size Healthy Children, Healthy World adlı sivil toplum örgütüyle yaptığınız çalışmayla ilgili bir soru soracağım. Son yıllarda çocuklara rutin olarak uygulanan aşılarla artan otizm vakaları arasında bir bağ olduğu konusu gündeme geldi. Sizin de bu konuda çalışmalarınız var.

HK: Evet. İnsanların bu konuda endişelenmelerini anlıyorum çünkü otizm vakalarında giderek artan bir trend söz konusu. Örneğin Amerika’da çocukla arasındaki otizm oranı neredeyse yüzde bire çıkmış durumda. Şok edici bir rakam bu. Bu oranın bu kadar artmış olmasında teşhislerin farklı yapılıyor olmasını da etkisi var. Eskiden beyin özürlü dediğimiz çocukları artık otistik olarak teşhis ediyoruz. Ancak tek sebebi bu değil. Yapılan çalışmalar aşılamayla otizm arasında hiçbir bağ olmadığını ortaya koydu. Ancak bildiğimiz şöyle bir gerçek var: Günümüzde çocuklar, eskiden hiç olmadığı kadar kimyasallara maruz kalıyorlar. Dolayısıyla kimyasallarla otizm arasında bir ilinti kurulabilir. Bunun böyle olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama böyle bir bilinmeyen söz konusu olduğunda yapılacak en iyi şey temkinli davranmak. Ebeveynlere şunu anlatmaya çalışıyorum: Mümkün olduğunca az kimyasal. Kimyasalların olmadığı bir dünyada elbette yaşayamazsınız. Böyle bir saplantıya girmeye kalkışırsanız aklınızı kaçırırsınız. Ancak evinizi doğal ürünlerle temizleyebilir, karıncaları öldürmek için etrafa böcek ilacı sıkmaktan vazgeçebilirsiniz. Kısacası çocuğunuzu mümkün olduğunca az miktarda kimyasala maruz bırakmalısınız.

BA: Bana vakit ayırdığınız için size ne kadar teşekkür etsem az.

HK: Ben çok teşekkür ederim.

BA: Kendime bir söz vermiştim, size sarılacağıma dair…

HK: Sarılalım o halde…

İşte böyleydi Dr. Harvey Karp’la olan röportajım… Bu keyifli sohbetten her iki Harvey Karp kitabımı imzalatmış, üstüne iki imzalı DVD’yi de kapmış, yetmedi, kendisine sımsıkı sarılmış olarak mutlu mesut ayrıldım.

Ben etrafa pozitif enerji saçan, kendine güvenen, anne-babaların kendilerini güvenmeleri için gereken şeyin eskiye dönmek olduğunu hatırlatan, alçakgönüllü bu adama doyamadım. Keşke bizim evimizde misafir olsaydı. Onu şöyle gezdirseydim İstanbul’da. Annemlerin kafesine götürseydim. Kayınvalidemin yemeklerini tattırsaydım. Kim bilir, belki bir gün o da olur…

39 yorum

  1. tebrik ediyorum elif,iyi iş çıkardın! 🙂

  2. Enfes, harikulade! Çok güzel bir röportaj olmuş, tebrikler, teşekkürler.

  3. Sahane bir roportaj Elifcim. Ellerine saglik! Harikasin.

  4. Cok iyi bir roportaj olmus tebrik ederim Yazinin sonuna kadar bu BA da kim ki, hani Elif yapacakti roportaji, bu BA da amma maydanoz olmus ha! diye diye okudum, yazinin sonunda anladim iyi mi?! 🙂

  5. Elifcigim ,
    harkulade bir roportaj olmuş. Bir gün seninle canlı canlı sohbet etmek isterim.

    sevgilerle

  6. Harikasınız. Çok beğendim

  7. Tebrik ederim arkadaşım…çok kıskandım ben sarılamadığım için :))) şaka şaka seninle gurur duyuyorum.

  8. ceren söyletir

    süper olmuş elif. seninle gurur duyuyorum!

  9. valla tebrikler:)) Bir daha ki gelişine kayınvalidenn yemeklerini yedirebileceğinize eminim:) Çok güzel bir röportaj olmuş, teşekkürler:)

  10. harika, annelerin adına anne oldun…
    en çok merak ettiğim ise, fast food konusu oldu. paylaşırsan sevinirim 🙂

  11. dilinize,elinize sağlık, çok güzel bir röportaj olmuş….

  12. harika olmuş, ellerinize sağlık.

  13. eeee.. sen Ayşe Arman olmuşsun :))))

  14. Ben gidemediğim için çok üzülmüştüm o kadar da planlamama rağmen ama sizlerin sayesinde gitmiş kadar oldum. Senin ve bloglarında seminerlere ilgili notlara yer veren herkesin ellerine sağlık..

  15. zevkle merakla okudum.kendi adıma çok teşekkür ederim.

  16. Elif!

    Müthiş bir ropörtaj olmuş! Tebrikler!!!!

    Bizim yerimize de sarılsaydın, çünkü bu adamı ve yaklaşımını gerçekten çok ama çok seviyorum!!!!

    Harvey, you rock 🙂

    Sevgiler, Başak

    NOT: Yazına blogumda link vereceğim, sakıncası yoktur, değil mi?

  17. elif
    basın dünyasında o kadar gereksiz ve işbilmez adam varken tek başına kotardığın bu işin onlara örnek olmasını diliyorum. senden harika bir röportajcı olurmuş yeminle. harikasın

  18. tebrikler elifcim.. hepimizin merak ettiklerini sormuşsun…gidemediğim için çok üzülmüştüm. Ama sizlerin sayesinde , orada neler olduğunu takip etme fırsatım oldu. teşekkürler, iyi ki varsın…sevgiler

  19. Çok takdir ettim valla süper olmuş. Nice röportajlar diliyorum

  20. Harika bir bir röportaj olmus, durmaksizin okudum inan. Ellerine, beynine saglik… ama röportajlarin devamini isteriz:) cok begendim soru stilini… tekrar tebrikler

  21. Elificim,
    ellerine ve yuregine saglik,tebrikler!

  22. elifcigim değme gazetecilere taş çıkartacak kadar güzel bir röportaj olmuş. ellerine ve bize aktaran kalemine sağlık. gidemediğim için çok hayıflanmıştım. birde su fast food metodunu ve çocukça konuşma olayını merak ettim. biraz detay verebilirsen çok sevinirim.

  23. Elifcim,
    Ellerine sağlık.
    O kadar sıcacık bir kucaklaşma olmuş ki, ben de sarıldım zannettim.
    sevgiler,
    irem

  24. Hepinize çok teşekkür ederim. Ben bu röportaj işini çok sevdim, gerisini getirmeyi düşünüyorum 🙂

    AÇALYA – ilahi sürahi diyorum, başka bir şey demiyorum 🙂

    BAŞAK – tabii ki hiçbir sakıncası yok.

    DEVRİM – koltuklarım kabardı!

    BERNA – şu yazıda biraz daha detay verdim :http://blogcuanne.com/2010/07/23/istanbul%e2%80%99dan-harvey-karp-gecti/

  25. elinize saglik 🙂

  26. zamanınıza, kaleminize, emeğinize sağlık. tebrik ediyorum:)

  27. Cok guzel bir roportaj olmus . Ellerine saglik .
    Ben de oradaydim . Seninle de tanismak istiyordum ama firsat olmadi .
    Sevgiler
    Hasene

  28. Gecen sene Harvey Karp ve teknikleri ile ilgili yazdigim yaziya cok enterasan yorumlar gelmisti
    Kundak yontei cag disi bulunuyor evet ,ama sonra farketik ki Harvey Karp'in bahsettigi kundaklama ile bizim eski kundaklama cok farkli.
    Bizimki bbiraz daha cocugu alciya almis gibi ,simsiki ki bu kemik cikikligi vs gibi seylere neden olabiliyormus
    Ben Amerika'da swaddle kullandim(ilk dogdugu andan itibaren ) ki zaten hastanede beeginiz bu sekilde kundaklanmis olarak geliyor
    NOT benim icin optun Harvey'i dimi yanagindan ? 😛

  29. elinize sağlık.. yalnız kitapları bulunmuyor piyasada ona sinir oluyorum… şu sıralar bulabilen var mı?

  30. Çok güzel olmuş,tebrikler…Kardeş kıskançlığı ya da 5 yaş sonrası için özel bir çalışması yok sanırım.0-5 yaş gelişimine yoğunlaşmış gibi algıladım.Keşke olsaydı ama dimi?

  31. Merhaba, Dr Harvey Karp ile siteniz sayesinden tanıştım, paylaşımlarınız ve röportaj için teşekkür ederim.

    Malesef biz egitimli yeni nesil anneler, büyüklerimizin uzun yıllarca edindiği ve büyüklerinden miras aldığı tecrübeleri küçümsüyoruz, yapmak istemiyoruz. Ama çıkıpta biri bize bilimsel olarak anlatınca hemen kabul ediyoruz. Oysa bilginin sadece deneylerle, araştırma ile değil tecrübe ile de öğrenilir olduğunu çok iyi bilmemize rağmen eskilerin tecrübeleri bir tülü bize bilgi olarak gelmiyor.

    tekrar teşşekkürler.

    • Çok doğru söylüyorsunuz. Aynı hataya ben de zaman zaman düşüyorum maalesef.

  32. Zevkle okudum.. ileride ihtiyacım olucak ve tekrar okuyacağım…saklamalık bir yazı yani 🙂 teşekkürler