14 Yorum

Çocuk gelişimi hakkında amatör düşünceler

İçimdeki Dört Mevsim‘in yazıları devam ediyor. Konuk yazarın tüm yazılarına İçimdeki Dört Mevsim etiketinden ulaşabilirsiniz.

***

Kitap dünyasına ön giriş ve çocuk gelişimi hakkında amatör düşünceler…

Kitaplarla ilgili olarak sizlerden gelen istek ve yorumlar inanın beni çok mutlu etti. Kitap okumasını hep çok sevmişimdir. Kendimi hep bu selüloz yığınının tadını alan şanslılardan hissetmişimdir. Onların varlıkları beni hep çok mutlu etmiştir. Kendimi yanlarında çok daha güçlü hissederim. Onlara olan düşkünlük ve hassasiyetimi oğluma verebileceğim belki de en önemli hayat dersi olarak görürüm. İleride kitaplarımdan kaç tanesini kendine ayırır, ayırdıklarının kaç tanesini okur bilemiyorum ama onlar benim için her zaman basit yol göstericileri ve sessiz öğretmenler olmuşlardır. Onlar aslında kanımda yok edilme korkusu olmadan, lay lay lom dolaşan bir virüs ya da bakteri gibidirler.

Kitap özetlerini sizlere önümüzdeki haftalar içerisinde paylaşmaya çalışacağım. Öncesinde bendeki bu konuyla bağlantılı değişimi ve kitap seçerken/okurken ne gibi noktaları değerlendirdiğimizi anlatmanın çok daha yerinde bir başlangıç olacağını düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım. Kitaplar kadar önemli bir başka kaynak da okullarda bulunan danışman öğretmenler ve çocuklarımız için hazırlanan gelişim raporları. Oğlumun devam ettiği okulda bu tür gelişim raporlarının yılda iki kere verildiğini ilk raporun elime geçmesiyle öğrendim. Yazımın devamına bu raporun içeriğini ve okul danışmanımızla yapmış olduğumuz konuşmanın özetini de eklemeye çalıştım. Umarım kitaplara giriş öncesinde bu başlangıç niteliğindeki yazımı beğenirsiniz.

Bizler aslında –tabii bence – farkında olalım ya da olmayalım yalnızca kendi hayatlarımızı okumak isteriz. Çoğu kere kitaplardaki asıl hikaye önemli bile değildir. Önemli olan okuyanın kendi hikayesidir. Kitap yalnızca bir araçtır. Kitap okumak, zihninizin bizlerin bile unuttuğunuz en ücra köşelerine yaptığımız yolculuklardır aslında. Kitaplarda aslında önemli olan ne okunan satırlardır ne de ezberlenen cümleler. Birkaç hafta sonrasında nasılsa unutulacaktırlar. Cümleler ve satırlar yalnızca birer tortu, birer safradır atılmaları gereken. Önemli olan okuma esnasında beynimizin tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucu üretilen düşünceler, fikirler ve hayallerdir. Kitap kişiselliktir. Kitap kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınaklarımızıdır.

Kitaplarım için bunun gibi nice doğrularım, nice kabullenmelerin ve nice tanımlamalarım vardı. Oğlum için gerekli olan kitaplarla tanışınca işte bu nedenle belki de afalladım. Kolay adapte olamadım. Alıştığım, bildiğim, tanımını yaptığım kitaplara çok da uymuyorlardı. Belki de bu nedenle kolaya kaçarak topu hemen eşime atmıştım. Şimdilerde ise bu tür kitaplarla birbirimizi az çok tanımış durumdayız. Bu benim için oldukça keskin virajı almaya çalışmam sırasında, eşimin de çok büyük yardımlarıyla, güvenli noktalar belirledik. Yapmış olduğum tanımlamaları mümkün olduğunca bu tür kitaplar için de yapmaya çalıştım.

Italo Calvino kitapları okumana gerek olan ve olmayan kitaplar olarak ikiye ayırır. Biz de her kitaba balıklama atlamadık. Okumayı seçeceğimiz kitapların olmazsa olmaz özellikleri olmalıydı. Kendimizce sınıflandırılmalıydı. Bazı kitapların yalnızca tadına bakılmalı, bazıları hap gibi yutulmalı, bazıları ise ağır ağır, sindirilerek okunmalıydı.

Kitapların birleştirici bir tarafı vardır. Kişisel olduğu kadar aynı zamanda insanlığın da hafızasıdır kitaplar. Evrensel zekanın –en azından bir kısmının– adeta paylaşılmasıdır. Hissedilenin, yaşanmışlıkların, mutluluk ve zorlulukların başkalarına şartsız olarak bildirimleridir. Böylesi tek taraflı bildirimler zaman zaman yanlışlıklar da içerebileceğinden güvenilir yazar ya da güvenilir yayınevi bizim için çok önemliydi ve bugün de önemli olmaya devam etmekte. Çoğu kitabın arkasında yazar ile ilgili bilgi bulunmakta. Dahası elimizin altında internet gibi sınırsız ve hatta ürkütücü bir bilgi bankası bulunmakta. Yazarını tanımadan ve bir yerde ona güvenmeden kitabını kolay kolay okumayız.

Okurken çelişkili ifade olması durumunda ise pek devam etmeyiz. Genellemelere evet karşıyım ama daha karşı olduğum çelişkili ifadelerdir. Hislerimiz ise tek karar alıcılar olmasa da danışmanlarımız gibidirler. Başka bir ifadeyle bir terslik hissediyorsak okuduklarımıza aynı tarafsızlık ve istekle bakamaz oluruz.

Bu arada kitaplar kadar dergileri de takip etmeye çalışıyoruz. Mümkün olduğunca yurtdışından dergiler getirtip takip etmeye çalışıyoruz. Güncel yaklaşımlar bazen oldukça keyifli olabiliyorlar. Okunan ve ilginç gelen bir makale sonrasında kendimizi adeta aydınlanmış hissedebiliyor hatta içimizden Neşeli Günler filminin canlı, melodik ve samimi müziğini duymaya bile başlayabiliyoruz.

Bu konuda ilerleyen haftalarda yazmaya devam edeceğim. Kitap özetinin yanı sıra makale özetlerine de yer vermeye çalışacağım. Ancak bu yazının devamında bana ilginç ve bir o kadar da eğitici geldiğinden yukarıda da belirttiğim üzere oğlumun okulunda uygulanan gelişim raporlarından ve danışman öğretmeninin görüşlerinden bahsetmek istiyorum.

Geçenlerde dediğim gibi oğlum bana göre karnesini, eşime göre ise kendisine ait ilk gelişim raporunu aldı. Gelişim ile oğlumu aynı cümlede kullanmak neden bilmem kulağıma çok hoş gelmediğinden ben yine de karne kelimesini kullanmayı tercih edeceğim. Oğlumun bu ilk karnesinde neler vardı neler.  Ama işin daha ilginci karnesinden ziyade sonrasında danışmanı ile gerçekleştirdiğimiz görüşmeydi. Karışıklığa neden olmamak için önce gelin karnesini inceleyelim.

Genel olarak 6 ana bölüm ve onların altında ki alt bölümler sınıf öğretmenleri tarafından değerlendirilmişti. Değerlendirmelerine neden olan örnekler de özellikle belirtilmişti. Örneklere bağlı değerlendirmeyi örneklem kümesinin küçüklüğünden ötürü yeterli ve gerçekçi görmesem de değerlendirme sonuçları hoşuma gittiğinden pek ses çıkarmadım 🙂

Dil Gelişimi, Yaratıcılık, Hayatı Anlama, Sosyal ve Duygusal Gelişim,  Fiziksel Gelişim, Problem Çözme ve İlişkilendirme altı ana bölümü oluşturuyorlardı. Hepsini ayrı ayrı alt kategorilerini açıklamayacağım ama bazılarını fikir vermesi adına sınıflamak isterim. Hayatı Anlama bölümü, çocuğun etrafındaki olaylara ve nesnelere karşı merakı, bakması, keşfetme çalışmaları, anlaması, tanımlamaları ve onlar hakkında konuşmaları hep alt değerledirme konularıydı. Eşleştirme, farlılıklar bulma, sayı sayma ve sayılara ilgi gibi kendi yaş grubuna özel akademik gelişim Problem Çözme ve İlişkilendirme ana bölümünün altındaki alt kategorilerdendi. Annesinden ayrılabilme, sosyalleşme, ilgi alanlarını ve kişisel tercihlerini belli etme gibi konular ise Sosyal ve Duygusal Gelişim adı altında değerlendirilmişti.

Bir sebep-sonuç basitliği içerisinde ortalamanın üzerindeki değerlendirme sonuçlarından kaynaklı bir mutluluk yaşadımsa da kategorilerin neye göre seçildiklerini, değerlendirmelerin hangi kriterlere göre yapıldığı gibi resmin bütününü görememenin sıkıntısını da içimde duymadım değil hani. Elimizde en azından bir sonraki değerlendirme ile kıyaslama yapabileceğimiz bir karne olduğu için mutsuz da sayılmazdık aslında.

Sonra eşim gel danışmanla bir oturup konuşalım dedi. Bayram değil seyran değil danışmanla bizim ne işimiz var diye düşünsem de teklif eşimden geldiğinden bir bildiği vardır dedim ve bir anda kendimizi danışmanın önünde bulduk. İyi ki de bulduk. Olayı bizim için güzelce özetleyip bütünü görmemizi kolaylaştırdı hatta itiraf etmek gerekirse sağladı.

Özetle iki önemli ana kategori bulunmakta: Bilişsel gelişim ve Sosyal gelişim. Yukarıda saydıklarım her ne kadar içinde Sosyal gelişim alt kategorisi olsa da tamamen Bilişsel gelişimin birer alt kümeleriymiş. Önce buzdağının görünen tarafından yani hepimizin çok üzerinde durduğu Bilişsel gelişimden başlamak gerekirse bir yetişkin için oldukça basit olan bir şey çocuk için oldukça zor olmaktadır. Bilişsel gelişim en kaba tarifiyle problemleri anlama, çözme, dünya ile baş etme yolları, becerileridir. Çevremizle olan etkileşimler sonucunda geliştirdiğimiz davranış ve düşünce kalıplarıdır. Bebeğin bir objeyi yakalamasından tutun da gereksiz yere çözdüğümüz türev ve entegral gibi matematik problemleri hep bu gelişimin içinde gösterilmekte. Araba kullanma, top oynama gibi davranışsal olabildiği gibi, problem çözme, kavramları kategorilere ayırma, topları sınıflandırma gibi bilişsel de olabilmekte. Bir çocuğun ilk defa gördüğü bir kaplan için büyük kedi tanımlaması da bu gelişimin bir ürünü iken bu tanımı yeterli görmeyip kaplanı öğrenmesi de yine bu gelişimin bir sonucu (uyum ve denge sağlama).

Sosyal Gelişim ise 3-6 yaş arası (büyük oranda) kazanılan buz dağının görünmeyen ama çok önemli olan altta kalan kısmı. Hepimiz için fiziksel gelişim, aşılar, kilo, konuşması, yürümesi, vs. çok önemli. Buna zaten kimsenin itirazı olmaz ama bu gelişim tipine o kadar önem veriyoruz ki altta kalan kısım için çoğu kimse kılını kıpırdatmıyor. İlk adım duyguları tanımlayabilme, anlatabilme ve paylaşabilme ile atılıyor. Hemen ardından atılması gerekli insanlık için küçük bizim için büyük ikinci adım ise bu duygularla nasıl baş edeceğimiz. Hem insanlık ve hem de bizim için büyük olan üçüncü ve son adım ise olmazsa olmaz kavram olan meşhur empati.

Peki, Sosyal Bölüm nasıl oluşuyor ya da aslında nasıl oluşamıyor? Başka bir ifadeyle yapılan hatalar neler?

En temel oluşamama nedeni yanlış bilinen mitler aslında. Çocuğun yanında duygularını belli etme. Aslında daha doğru bir ifadeyle pozitif duygularını belli et ama sakın yanında ağlama, kızma, öfkelenme. Oysaki tüm duyguları yaşamalıymışız, ağlamalıyız, gülmeliyiz, kaygılanmalıyız, vs. Ben mesela kaç kere eşimin öfkelenmesine ya da ağlamasına oğlum yanındayken engel olmuşumdur hatırlamıyorum bile. Yanlışmış. Bundan sonra nasıl davranırım açıkçası hala tam olarak bilemiyorum ama danışmanın söylediği ve ona göre doğru olan her bir duygumuzu onlarla paylaşmamız gerektiğiymiş.

Belki de ikinci adımı atamadığımızdan ilk adımı atamıyoruz. Yavrularımızla pozitif olsun negatif olsun bu duygularla nasıl baş ettiğimizi paylaşmalıymışız. Örneğin, bugün çok önemli bir sunumum var sahneye çıkacağım. Herkes beni izleyecek, çok heyecanlıyım. Bu heyecanımı iyi çalışarak, sahneye çıkmadan önce yapmayı en sevdiğim şey olan annenle telefon konuşmayı yaparak yeniyorum gibi.

İlk iki adımı başarılı bir şekilde atmak çocukların empati duygularını geliştirmeye zemin hazırlıyormuş. Arkadaşın senin kitabını aldığında üzülmüştün, hatırladın mı, sonra neler oldu, ona kızdın, öfkelendin, hatta kaygılandın… Şimdi sen de onun kitabını alınca o da aynı şeyleri hissetmiştir gibi. Tabii empati kolay atılan bir adım değil ama atılması için ilk iki adımı atmayı, attırmayı başarabilmeliyiz.

Bu adımları atmayı başaran çocuk hayatta huzurlu olmayı da başarıyor. Başarılı özellikle demiyorum, çünkü şurası kesin ki ama çok ama az başarılı illa ki olacaklar, yeter ki başarısızlıkla, kaygıyla, yalnızlıkla, terk edilişle nasıl baş edebileceklerini bilsinler. Başarı demişken bir de akademik başarı gibi tek bir başarı çıtası olmamalı. Spor faaliyetleri, tiyatro çalışmaları vb. gibi hobilerde de başarılı çok önemli. Hem sosyalleşme adına hem de başka aktivitelerde yer almak adına. Aksi durumda çocuk başarılı olduğu alanı tercih ediyor hatta bu konuda uzmanlaşıyor ve diğer alanlardaki fark açılıyor. Yalnız oynamayı seven çocuğu, kesinlikle takım sporlarına yönlendiriyorlar. Bu tür çocuklarına en azından belli bir süre hem tenis ve hem de yüzme adeta yasaklanıyor.

Son olarak çocukların bir araya gelip oyun oynamaları (playdate) da çok önemli. Ancak önemli olan çocukların birbirine katkıda bulunacağı ortamlar yaratabilmek. Çocuklarımızın her zaman baskın karakterler olduğu ya da yalnızca oynamak istediği kişilerden oluşan bir ortam bu amaca çok uygun düşmemekte.

Ben pedagoglara gitmeye karşı olan bir kişiydim. Yanılmışım hem de çok yanılmışım. Bizim için bu kadar önem taşıyan canlarımız için en iyi yolu seçmemizde uzmanlardan yardım almak kadar doğal bir şey olamaz. Bizlere düşen ise alınan bu yardım sonrasında doğru yoldan sapmadan ilerlemeyi sürdürebilmek. Umarım yolumuz hep açık ve aydınlık olur.

***

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

14 yorum

  1. BENCE BU YAZI ŞİMDİYE KADAR YAZIP BİZİMLE PAYLAŞTIĞINIZ EN AYDINLATICI YAZIYDI.KENDİ ADIMA ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM SİZE.BEN DUYGULARIMI HER ZAMAN ORTADA YAŞAYAN BİR İNSAN OLARAK YAVRUMLA DA PAYLAŞMAMIN DOĞRU OLDUĞUNU YAZINIZLA BİR KERE DAHA DOĞRULAMIŞ OLDUM,BU KONUDA OLDUKÇA TAKINTILIYDIM DOĞRUSU TEŞEKKÜR EDERİM.

    • Çok teşekkür ederim 🙂 Beğenmenize çok sevindim.

      Konu çocuklarımız olunca korumacı yönümüz hem de oldukça ağır basabiliyor. Ben genelde duygularımı kontrol altında tutabilen bir insanım. Ama eşim daha bir duyguları ortada olandır. Çoğu kere oğlumuz yanımızdayken eşimin duygularını dahi kontrol altına almaya çalışıyordum. Yazmış olduğum üzere hatalıymışım. Önemli olan duyguları göstermek ya da göstermemek değil duygularla nasıl baş edilebileceğimizi göstermek ve hatta öğretebilmekmiş.

      Belki de bu ve bunun gibi bir takım yeni kavramları öğrenmem sonrasında içgüdülerimi yalnızca danışman seviyesine indirdim. Kolektif akıldan yararlanmak gerekiyormuş 🙂

  2. Yazınız için çok teşekkürler…Sizin de dediğiniz gibi çok farklı bir açıdan bakıyoruz bizler çocuk yetiştirmeye. Yazdıklarınız çok faydalı oldu. Kitap önerilerinizi de sabırsızlıkla bekliyorum.

  3. oku oku oku içim çıktı yav 🙂
    şaka bir yana, teşekkürler yazı için.
    her insan kainat kitabının minimize edilmişi aslında.
    siz de kendi kitabınızı tanıtıyorsunuz bizlere.

    • Eşim de çok uzun yazdığımı ve yazılarımı kısaltmam gerektiğini söyleyip duruyor. Ben ise kafamda öncesinde planladığım akışa göre hareket ediyorum. Belki önce aklımdaki akışı kısaltmam gerekiyor 🙂

      Ben yorumunuz için asıl çok teşekkür ederim.

      İnsanın kendisi zaten kainatın kendisi. Hoş bu noktadan paralel evrenlere kadar uzanabiliriz ama bu da başka bir yazının konusu olsun 🙂 Ama aslında yapmaya çalıştığımızda aynen söylediğiniz. Benim yazımla sizlerin de yorumlarınızla birbirlerimize kitaplarımızı tanıtıyoruz. Bu karşılıklı etkileşimin büyüsü sayesinde de kitaplarımız sürekli güncelleniyor, gelişiyor, güzelleşiyor … 🙂

  4. kitap okumak uzun süredir yapmadığım birşeydi, lisedeyken felsefe kitapları okuyup arkadaşlarıyla tartışan ben, büyüdükçe tembelleşmiştim, vaktim çokken boş işlere harcar olmuştum, ne zamn ki oğlum oldu, vaktimin kıymetini anladım, hem onunla güzel geçirmeye hem de kendime kalan dar zamanı daha iyi değerlendirmeye başladım, ve bıraktığım kitap okuma alışkanlığıma hem çocuk gelişim kitapları hem de romanlarla geri dönüş yaptım, biliyorum ki ben kitap okumazsam oğluma kitap oku diyemem, ben spor yapmazsam ona spor yap diyemem, ben tümgün evde tv bilgisayar karşısında zaman geçirirken ondan tvden uzak durmasını söyleyemem… bu saydıklarımın hepsini yuapıyordum, aynı anda 20 farklı dizi takip ediyordum netten, ama şimdi doğum dolayısıyla yarım bıraktığım master programıma da döndüm ve artık çok daha kaliteli zaman geçiriyorum kendi adıma.., oğlumun bana kattığı nice olumluluktan biri daha:)

    • Onların bizlere olan katkısı o kadar çok ki ! Bırakın onu görmeyi o aklıma gelince bile suratım kendiliğinden gülümsemeye başlıyor. Onlar bizlerin mutlulukları… Sizin de belirtmiş olduğunuz üzere aslında onların hayatlarımıza girmesiyle değişen şey sorumluluk duygusuna bağlı olarak hayatımızın yeniden disiplin kazanmış olması. Bu gönüllü tercihe bir de rol model olarak üzerimize düşen görevleri de ekleyin, alın size yeni bir dönem 🙂

      Mesajınız ve paylaşımınız için çok teşekkürler.

      • Yazınız yine çok aydınlatıcı ve çok güzel olmuş , ben de yazdıklarınıza kesinlikle katılıyorum.. Biz örnek olmadan onlardan hiçbirşeyi bekleyemeyiz diye düşünüyorum , 33 yaşındayım ve utanarak söylüyorum ki hayatımda ilk kez spora başladım .Eskiden her gün 3-5 sayfa da olsa mutlaka okuduğum ama uzun zamandır unuttuğum kitap okuma alışkanlığımı yeniden düzene koymaya çalışıyorum. Çok sevdiğim “kola” dan bile vazgeçtim 🙂 Sadece 2-3 küçük örnek belki ama bütün bunlar kim için ? Tabii ki oğluma iyi örnek olmak için .. Umarım başarırım , umarım yüreği sevgi dolu,çevresine saygılı,aklını iyi şeylerde kullanan bir insan olmasını sağlayabilirim..

        • Öncelikle içten mesajınız için çok teşekkür ederim. Belirtmiş olduğunuz gibi örnek alacakları kişiler bizleriz. Bizlerin bunun bilincinde olarak hareket etmemiz gerekmekte. Bunu aslında hem kendimiz ve hem de çocuklarımız için yapmalıyız.

          Bütün yollar yalnızca ufak bir adımla başlıyor. Örneklerin az ve önemsizmiş gibi görünmesine sakın bakmayın, önemli olan düşünce yapınızın değişmiş olmasıdır. Ben sizi gönülden tebrik ederim. Devam edin ve örneklerinizi çoğaltın. Diğer tüm aileler gibi sizin aileniz de her şeyin en iyisini ve en güzelini hakediyor.

          Selamlarımla,

  5. Empati becerisi cocuklarimiza vermemiz en onemli olan seylerden birisi. Cunku empati kurabilen cocuk kendisini baskasinin yerine koyarken yuksek derecede gelismis bir kisisel kontrol sergiliyor. Kisisel kontrol da ilerideki basarilarini tahmin etmekte kullanilabilecek en dogru veri. (Ve size katiliyorum, basari sadece akademik degil.) Oyle ki IQ’dan, veya benzer beceri testlerinden cok daha dogru bir sekilde gelecege isik tutabiliyor kisisel kontrol.

    Ayrica dunyada yapilan en kapsamli ve uzun soluklu psikoloji arastirmalarindan birisi, insanlarin neden mutlu oldugunu anlamaya yonelik olan, 50 yildir Harvard’da devam eden bir deney. Bulgular gosteriyor ki, mutlu insanlari mutsuzlardan ayiran yegane sey etraflarindaki sevdikleri, onlara iyi gelen arkadaslari. (Bana arkadasini soyle, sana kim oldugunu soyleyeyim ne kadar dogru geliyor kulaga bu deneyden sonra!) E empati kurmak da arkadas edinmek ve iliskilerimizi derinlestirmek icin en onemli yeteneklerden birisi.

    Son olarak cocuklarimiz onunde duygularimizi gostermenin yanisira kavga da etmeliyiz. Kavga ederken bizi gormeliler, ve ardindan da barisirken bizi izlemeliler. Birbirini cok seven insanlarin da bazen birbirlerine kizdiklarini, fikir ayriliklari yasadiklarini ama buna ragmen hala birbirlerini sevdiklerini gormeleri, nasil kavga edilip nasil barisilacagini ogrenmeleri de ilerideki iliskileri icin model olacaktir onlara.

    Bu konularda daha fazla okumak isterseniz Brain Rules for Baby (John Medina) ve Welcome to Your Child’s Brain (Sam Wang ve Sandra Aamodt) kitaplarini siddetle tavsiye ederim. Turkce’leri var mi bilemiyorum, yoksa da acilen cevrilmeleri gerekli bence.

    • Mesajınız için gerçekten çok teşekkür ederim. Tüm yazdıklarınıza gönülden katılıyorum. Hele ki Harvard’da devam eden deneye bayıldım. Bilmiyordum ama sonuçlarına hiç de şaşırmadım. Hepimiz nefes alıyor, yemek yiyor, bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz. Bizleri farklı ve mutlu kılan şey aslında yapmakta olduğumuz sevgi alışverişi ki, bunu da en kolay ve en doğal olarak ailemiz ve arkadaşlarımız ile gerçekleştirebiliriz.

      Ben eşimle oğlumun önünde bırakın kavga etmeyi tartışmaktan bile kaçardım. Yazmış olduğum gibi hatalıymışım. Önemli olan kavga etmek değil sonrasında barışabilmek ve bunu ona gösterebilmekmiş.

      Kitap tavsiyelerinizi mutlaka değerlendireceğim. Zaten ben okumasam da eşim mutlaka okuyacaktır 🙂

      Selamlarımla,

  6. Yaziyi okuduktan sonra bahsetmek istedigim noktayi baran tarafindan birakilan son yorumda gordum. Bizim cocugumuz olduktan sonraki ilk tartismamizdan sonra hemen aklimizi kurcalayan soru “Cocugumuz onunde tartismali/kavga etmelimiyiz? Yoksa gizli sakli mi yapmaliyiz?” Bir uzmana sorduk, arastirdik ve buldugumuz cevap, evet onlarin onunde tartismak/ kavga etmek o kadar da kotu birsey degildi. Tabiki siddet gostermek bu tartismanin disinda. Siddet kullanmak kesinlikle yanlis birsey. Ama tartismak kizmak normal. En onemlisi de bu tartismanin sonunda birbirimizi dinledigimiz, anlamaya calistigimizi ve sonunda baristigimizi gormeleri. Bunun dogal birsey oldugunu anlamalari. Oysa ben hep gizlemek dogrudur diye dusunmustum! Her duyguyla bas etmesini ogretmek gerekiyormus cocuklarimiza.

    • Aynen belirtmiş olduğunuz gibi… Önemli olan ilk adım değilmiş, ikinci adımı atamamakmış. Eşler arasında tartışma illaki oluyor, olacak da. Çocuklarımızı bu doğallığın dışında bırakmaya çalışmak korumacı yapılarımızdan kaynaklanmakta aslında ama unutulmaması gereken şey cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşenmiş olmasıdır. Ne kadar iyi niyet içerse de doğallıktan vazgeçmemek ve tüm adımları atmayı başarabilmek en güzeli olacak, hem bizler için ve hem de çocuklarımız için.

      Yorumunuz ve paylaşımınız için çok teşekkürler.

      Selamlarımla,