8 Yorum

“Anne Olunca Faz Değiştirdim”

Beş Yıldızlı Söyleşiler’in bu haftaki konuğu Kırklareli’nden Tuğba.

Tuğba’yla (sanal) tanışıklığımız bu blogun okuru olmasıyla ve özellikle de “gıda” konulu yazılara dikkatimi çeken yorumlar bırakmasıyla başladı. Bir de öğrendim ki kendisi bir gıda mühendisi olmakla kalmayıp bu konudaki blogunda oldukça bilgilendirici yazılar paylaşmaktaymış.

Tuğba’yla -bizce- çok keyifli bir sanal söyleşi gerçekleştirdik. Sizlerden de gelen geri dönüşlerle, daha önceki soruların biraz daha dışına çıktık. Ben sordum, o yazdı; o anlattı ben sordum. Biz söyleşirken pek keyif aldık, umarım sizler de aynı keyifle okursunuz.

***

Bize biraz Tuğba’yı anlatır mısın? Anne olmadan önce kimdin sen?

Orta gelirli bir ailenin “mutlaka okumaları gerek, altın bilezikleri olmalı” diyerek okuttuğu üç kızının en küçüğüyüm. Bitmek bilmeyen tam ismim Tuğba Öztermiyeci Bayburtluoğlu; 1976 İstanbul doğumluyum. Ege Gıda Mühendisliği bölümünden 1998’de mezun olduktan sonra hep gıda sektöründe çalıştım. Üniversitenin sonuna kadar ortalama bir öğrenci gibi yaşadım. Esasında 2007’de evleninceye hatta hamile kalıncaya kadar da az çok para kazanan bir öğrenci gibi yaşadım.

Şimdi kimsin?

Hımmm bu ağır bir soru esasında. Biraz fen dersi başlangıcı gibi olacak ama şimdi sıvı gibiyim. Girdiğim kabın şeklini alıyorum. Temel özellikler değişmedi de faz değiştirdim. Belki eskinin gaz misali uçarılığı üzerimden tamamen kaybolmadı ama geleceği ailem için güvence altına almak üzere didiniyorum. Elimden geldiğince tabii. Eşim bir sene önce “Devlete girdim; Kırklareli’ne gidiyoruz” dediğinde fazla  “ama”lı cümle kurmadan buralara kalkıp gelmemin sebebi budur sanırım. Kısacası yetişkinliğim sanırım kızım Gözen Peri’ye hamile kalmamla ile başladı ama hayallerim de onunla çeşitlendi o da var.

Peki, anne olmadığı zamanlar dışında ne yapmayı sever bu “faz değiştiren Tuğba?”

Yeni yerler gezmeyi, yeni tatlar denemeyi, bir kitap kulübüne 12 sene üye kalacak kadar kitapları, müzelerde eşimin içini bayacak kadar didik didik dolaşmayı, müziği ve -şan dersi almayı 50 yaşıma ertelesem de- şarkı söylemeyi, bir süredir uzak kalsam da “emeklilikte Cihangir’e yerleşmeli, tiyatrolara yakın” diye hayaller kuracak kadar tiyatroyu ve tabii sinemayı, işletme yüksek lisansı beni kesmediğinden bir gün doktora yapma hayalini hala kuracak kadar okumayı, alışveriş yapmayı, internet devriminin tam ortasında bir yetişkin olarak nette gezinmeyi, ekşi sözlükte, facebookta, bloglarda fikir paylaşmayı ve yeni insanlar tanımayı seviyorum.

Mutlu mu peki?

Ortalama olarak evet. Benim küçüklükten beri en büyük derdim meğer sevilmekmiş; kan bağım olmayan, beni olduğum gibi sevecek birisini bulup onu sevmekmiş. Eşimle aşka düşünce anladım bunu. Şimdi bu çok sevdiğim bu adamdan güzeller güzeli bir bebeğim var, tam ikimizin karışımı. Hayat yorucu evet ve gerçekleşip gerçekleşmeyeceklerini bilmediğim hayallerim var ama Cihangir ve Peri’nin varlığı bazen nefesimi kesecek kadar mutlu ediyor beni. Sağlığımıza, mutluluğumuza şükrediyorum ben de.

Bi dakka… Cihangir sadece emekli olunca yaşamak istediğin yer değil, aynı zamanda eşinin de mi adı?

Eh evet pek alışılmadık bir ismi var eşimin. Yeni yeni çıkarken annem nerede olacaksın diye sorduğunda Cihangir’de diyebilmemi sağladı bu benzerlik, şimdi de tatlı bir espri oldu bu 🙂

Allah mutluluğunuzu arttırsın. Peki, çocuk olduktan sonra eşine bakışın değişti mi? Ya da onun sana bakışı?

Sanırım değişmedi. Biz senelerce aynı yerlerde dolaşıp dolaşıp birbirimizi teğet geçmişiz, tanışmamışız. Geç bulduk yani birbirimizi. Bu gecikmişlik belki birbirimize karşı daha anlayışlı yapıyor bizi.

Çocuksuz hayatına dair özlediğin şeyler vardır ama, değil mi?

Plansız bir şeyler yapmayı, her duruma uygun kıyafet, önlem vesaire almadan bir yerlere hop atlayıp gitmeyi özlüyorum. Ama bebekli bir hayat mı yoksa bu mu diye sorulsa kesinlikle bebekten yana oy kullanırım o da başka mesele. Dedim ya sıvı formundayım, girdiğim kaptayım…

Bütün anneler çocuğunu seviyor ama “anne olmayı seviyor musun” deyince bir duralıyor. Sen onu da seven annelerdensin o halde?

Evet evet! Esasında ben de kendimden bu kadarını beklemiyordum çünkü çocukları sevsem de alıp mıncırmam, sıkıştırmam. Çok sevdiğim yeğenlerimi bile hoplatıp zıplatmamışımdır. Anne olunca da değişmedim, hala daha bebekleri kucağıma almam. Ama işte kendi çocuğum olduğumdan mı nedir Peri’yi öpmeye, gıdıklamaya, onunla boğuşmaya doyamıyorum.

Peki, çocuk yetiştirmenin seni zorlayan tarafı yok mu?

Birçok anne gibi beni de “Acaba bir şeyleri eksik ya da yanlış yapıyor muyum?” endişesi zorluyor. Bu hormonal de bi şeymiş ama anne olmadan da benzer bir “eksiklik” duygusu içerisindeydim, şimdi bir insanın sorumluluğunu yüklenince bu his ağırlaştı. Bir kelimem, bir tutumum ya da iyi idare edemediğim başka birinin bir davranışı kızımı ne kadar etkiler, travma yaratır mı, ileride sağlığını-mutluluğunu etkileyecek bir şeyi yapmayı atlıyor muyuz, her şeyi doğru mu yapıyoruz soru işaretleri kafamda dönüp duruyor. Büyüdüğünde “sizin yüzünüzden böyle oldum” demesini hiç istemiyorum.

Bu bilinçteki bir anne (ve babanın) elinden çıkan bir çocuğun ileride öyle deme ihtimali yok denecek kadar az bence. Belli ki çocuğun söz konusu olduğunda kılı kırk yarıyorsun. Peki sence neyi gerçekten iyi yapıyorsun?

Sanırım iyi yaptığım üç şey var. Peri dahil tüm ailenin beslenmesine dikkat etmek, Peri ile  iyi iletişim kurmak ve onu özgür bırakmak.

Ben de eşimde çocukluktan beri kiloluyduk. Bunun ergenlikte ve sonrasında yarattığı travmayı ikimiz de biliyoruz, kilo vermenin ne kadar zor olduğunu da. Peri’nin bizim gibi kilolu olmasını istemiyoruz; ben de tüm ailenin beslenmesine ekstra dikkat ediyorum.

Peri daha 2 yaş 3 aylık ama uzun zamandır mantıklı ve uygun bir şekilde açıkladığında her şeyi anlıyor; bazen büyütüyor belki ama tutturmuyor, eninde sonunda anlaşıyoruz.  Ona yalan söylemiyorum, kandırmaya değil ikna etmeye çalışıyorum, bi yere gelmesi için çekiştirmiyorum, öcüyle canavarla korkutmuyorum. Bana güveniyor. Cihangir de ben de duvarları çizmesine, tüm evi oyun parkı hale getirmesine, dakikalarca lavaboda suyla oynamasına ses çıkarmıyoruz; kontrol etmekten başka bir şey yapmıyoruz, ancak kendine zarar verebileceği zaman müdahale ediyoruz. Belki dünyanın en mükemmel annesi değilim ama bunları yapması için imkân yarattığımız için seviniyorum.

Sence mükemmel anne var mı ki?

Var tabii herkesin annesi kendine mükemmeldir 🙂

Kendini annene benzettiğin oluyor mu? Ya da, senin gibi bir annen olsun ister miydin?

Müjgan sultanımız bizi dişiyle tırnağıyla, güçlüklerle büyüttü okuttu, hep destek hep destek oldu, hala da oluyor. Şimdi biraz yaşın getirdiği evhamı, kırılganlığı olsa da hala dimdik ayakta. Ben de onun gibi olacağım eninde sonunda bu genetik, değiştiremem. Bunun üzerine biraz feministlik, biraz sanat ve dünya meselelerine ilgi koydum sanırım. Umarım Peri gurur duyar benimle.

Neyi daha iyi yapmak isterdin?

Peri ile geçen kaliteli zamanı arttırmayı isterdim. Kötü ya da az olduğundan değil ama daha fazlasını isterdim.

Geçenlerde katıldığım bir panelde bir pedagog anne-babaların, özellikle de annelerin, “kaliteli zaman” konusunda kendilerini çok kastıklarını söyledi. “Çocukla kaliteli zaman geçirmek sadece onunla oynamak, birlikte lego yapmak değildir” dedi. “Birlikte yemek yemek, ona banyo yaptırmak, poposunu silmek de kaliteli zamandır” diye ekledi. Sen ne düşünüyorsun? Kızınla geçirdiğin kaliteli zamanı nasıl tanımlıyorsun?

Hımmm bak bunu söylediğin iyi oldu, elini ayağını öpeyim ben o pedagogun. Bazen akşamları bir şeyler seyretmek istiyoruz ve o da bizimle beraber oturuyor ve kule yapıyor örneğin. Peri’nin oynayalım talebi olmamasına rağmen film seyrediyorum diye kendimi biraz suçlu hissediyordum, demek ki gereksizmiş. İnsan hep daha iyisini istiyor ama belirli döngüler var uyman gereken; yemek yemek, yenilecek yemeği yapmak, çamaşır yıkamak gibi. Ben bu işleri yaparken Peri de yanımda olur, beraber şarkı söyleriz, dans ederek çamaşır katlarız filan filan. İletişime geçtiğimiz her dakika kaliteli zaman olabilir demek ki…

Anneliğini icra ederken iç sesini mi dinliyorsun, yoksa dışarıdan gelen müdahalelere kulak asıyor musun?

İkisini birleştiriyorum. Hem iç sesim hem araştırıp öğrenmek.. İlk başvuru noktalarım ailedeki tecrübeli anneler ve güvenilir kitaplarım. Tabii arkadaşlar, uzmanlar, sağduyusuna güvendiğim bloggerlar da var efem 🙂

Peki, “Asla yapmam” deyip de yaptığın şeyler var mı?

Yok sanırım çünkü asla demeyen bir insanım genelde, orta yolcuyum; vizyonumu da geniş tutmakla övünüyorum galiba şimdi fark ettim. Yaşlandıkça katılaşır mıyım bilmem, görücez.

Hiç mi tükürdüğünü yalamadın yani? Hiç mi, ne bileyim, “ben ayakta sallamam” deyip de sabahlara kadar ayağında sallamadın? Ya da “televizyon karşısında yemek yedirmem” deyip reklamları açmadın?

E tabii var pişmanlıklarım. Televizyon günde 2 saatten fazla değildi, şimdi bazen bu süre uzayabiliyor. Bi de mesela uyku konusu var. Bebekken tak akşam 8’de yerine yatırırdım sabah 7’ye kadar mis gibi uyurdu. Kırklareli’ye taşınma sırasında ve sonrasında dengeler şaştı, o oldu bu oldu; şimdi beraber uyuyoruz. Ona sormadım ama esas ben vazgeçemem bu durumdan galiba. Bütün gün ayrıyız bari gece beraber uyuyalım diyorum.

Hani herkes elinde ne yoksa onu istiyor ya, sen de çalışan bir anne olarak çalışmıyor olmak ister miydin?

Hayır sanmıyorum. Hamileliğin sonuna doğru çok da mutlu olmadığım işimden ayrıldım ve uzun süre de danışmanlık verdim ama yine de yetmedi, çok çok bunaldım. Peri’yi ne kadar sevsem de ben iki üniversiteyi evde oturup bebek büyütmek için bitirmedim. Burslu okudum ve bu yüzden topluma karşı ekstra bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Maddi bir derdim olmasaydı da bir şekilde çalışmak isterdim. Kart basmadan, iki saat için nası izin alıcam diye kıvranmadan, Peri’yle sabah kahvaltı edebilecek bir çalışma hayatı isterdim. Çalışınca daha iyi bir insan oluyorum ben, dolayısıyla daha iyi bir anne.

Ben “en iyi çocuk okula giden çocuktur” diyorum. Sen de –kendi açından baktığında- “En iyi anne işe giden annedir” diyorsun yani?

Tabii tabii, aile dediğin her Allah’ın saati bir arada olmak zorunda değil ki. Önemli olan eninde sonunda bir araya gelip farklı deneyimleri paylaşmak.

Peki, bir günün nasıl geçiyor, bize anlatır mısın?

Sabah 7 gibi kalkıyorum.

Orada dur. “Kalkıyorum” derken… Kendiliğinden mi kalkıyorsun? Peri mi kaldırıyor? İkisi çok farklı!

Ben kalkıyorum çünkü zaten hanfendi beni kollayarak yatıyor. En geç 8’de 8 buçukta kalkar ama, mesela hafta sonları; tatlı tatlı kollar beni, uyandırma girişimlerinde bulunur, eh artık uyanmazsam üzerime yatar. Ama dediğim gibi hafta içi çalışırken 7 gibi ben alarm ile kalkıyorum. Peri uyumaya devam etsin diye genellikle sessizce çıkıyorum. Hava güzelse erken çıkıp yürüyüş yapıyorum. Kırklareli küçük ve rahat bir şehir ulaşım problemi yok. 15 dakikada iş yerine varıp kahvaltı ediyorum.

Peri’nin bakımını şu anda büyükanneler üstlenmiş durumda dönüşümlü olarak. Eylül’de 2,5 yaşını doldurunca kreşe gidecek, o zaman bu program değişecek tabii. Ama evin alışverişini ben yaptığım için ne yiyeceği belli, ne zaman yiyeceği de rutin oldu artık.

Akşam 6,5 gibi eve vardığımda esas mesaim başlıyor. Gün boyunca ne yapmış bizim hanım, yemeğini yemiş mi, attaya mı gitmiş onları öğreniyorum. Genelde yemeği ya bir gün önceden yapmış oluyorum ya da annem pişiriyor. Peri sofraya bizimle oturuyor. Kendi yemeğini kendi yiyebilse de hala karnını doyuran bizzat benim. Sofranın toplanması filan derken saat 8’i geçiyor. Bu saatten sonra genelde herkes kendi meşgalesine dalıyor evde. Bütün ailenin seyredebileceği bir film ya da Kırklaeli’de çok arkadaşımız olmadığı için bir tanıdık ziyareti nadir;  ben çoğunlukla Peri ile zaman geçirmeye çalışıyorum, Cihangir de bize katılıyor müsaitse. Saat 9,5-10 gibi Peri’yi yatmaya hazırlamaya başlıyorum. Yatakta boğuşmaydı, pijama giydirmekti, gün içinde yaptıklarını tekrar özet geçmesiydi derken genelde uykuya dalış 10 buçuğu buluyor. Bu saatten sonra genelde ben de sızıyorum, nadir ayaklanıyorum.

İstanbul’dan sonra İstanbul olmayan bir şehirde yaşamak nasıl peki? Haftasonlarını nasıl değerlendiriyorsunuz mesela?

Buraya taşınacağımızı duyunca çoğunluk sanki Mars’a yerleşiyormuşuz gibi tepki vermişti ama İstanbul dışında da bir hayat var yahu ve hiç de fena değil, yaşanıyor yani!  Kırklareli sakin, rahat bir şehir. Kavgası gürültüsü yok, insanlar nezih. Belki kocaman bir alışveriş merkezi yok ama çarşı pazar zaten elinin altında. Sosyal hayat hava güzel olduğunda parklarda çay bahçelerinde geçiyor. Peri en azından ilkokula gelinceye kadar burada kalmayı düşünüyoruz; hatta bazen yorucu bir İstanbul turundan sonra hep burada mı kalsak diyoruz.

Yazın hafta sonları denize ya da pikniğe gidebiliyoruz ama özellikle kışın hafta sonları da hafta içine benzer geçiyor. Evdeysek ben mutfakta “ar-ge” yaparken Peri yanımda hamur oynuyor mesela, ya da sabah erkenden hanfendinin deyimiyle “aşağı yukarı”lara yani kaykaylı oyun parkına gidiyoruz.

İlerisi için ne gibi hayallerin var?

Şu anda gıda takviyeleri üzerine çalıştığım işimi seviyorum ve ayrılmayı düşünmüyorum ama daha fazla sebze yiyelim diye icat ettiğim kerevizli, brokolili makarnalarım beğenildi, piyasaya sür demeye başladı dostlar. Gıda üretimi ve marka yatırımı maliyetlidir; bu yüzden nabız ölçmek için bir blog kurdum. Tarifler, fotoğraflar, dostlarla sohbetler, notlar ekliyorum buraya; insanların bakışını, ihtiyacını anlamaya çalışıyorum. Elif’cim sen bir röportajında iki çocuk bir blog büyütüyorum demişsin, çok hak verdim. İnsan ayrı bir heyecanlanıyor blog dünyasında. Bakalım önümüzdeki günler güzelliklere gebedir inşallah.

En son ne zaman kuaföre gittin? Sinemaya? Kocanla baş başa yemeğe?

Kuaföre gideli iki ayı geçmiştir çünkü pek sevmem ben kuaförleri, daral gelir. Sinemaya da gideli bi sene olmuştur herhalde ama ona da üzülmüyorum çünkü bir şekilde vizyon sonrasında filan takip edebiliyoruz. Esas canım tiyatroya gidememeye yanıyor. Eski rutin tiyatro keyfimize bir süre ara verdik hem Peri yüzünden hem taşınmadan dolayı. Cihangir’le de baş başa yemeğe zaten pek çıkmayız ama iki lafın belini kırmaya Beyoğlu’na gitmiştik bir ay önce. Ne zamandır istiyordum fakat yarım saat ve birer biradan sonra “Kalk kalk eve Peri’ye gidelim” diye çıktık. Peri’nin bütün halleri bizim için özel olacak belki ama yine de bu küçüklük seneleri aile tarihimiz için önemli zamanlar diye düşünüyorum. Eninde sonunda büyüyecek, varsın o zamana kalsın bizim tiyatrolar, felekten bir geceler.

Ben normalde insanlara bu soruyu sormaktan çekiniyorum, ne de olsa herkesin özeli kendine. Ama söyleşi gereği soruyorum, yanıtlamamakta serbestsin: İkinci çocuğu düşünüyor musun?

Esasında en başta eşimle tek çocuk dedik, daha iyi büyütebilmek, daha iyi bir eğitim verebilmek için. Ama şimdi Peri’yi yalnız bırakma fikri içimi kemiriyor. Tamam yeğen, arkadaş çok ama kardeşin yeri ayrı. En azından benim için ablalarımın yeri çok ayrı. Hamileliği ve anneliği de bu sefer az biraz tecrübeli yaşamak da güzel olabilir. Ama yeni bir iş de kuruyorum, o da çok zaman alıcı. Kafam karışık kısacası, bakalım kısmet.

Tek cümleyle: sence kime ANNE denir?

Evladı için korkularının üzerine gidebilen kişiye ANNE denir. Sanırım yeterince özlü söz olmadı ama bu soruyu ilk gördüğümde ben üniversitedeyken annemle bir yürüyüş sonrası köpeklerin saldırısına uğramamız daha doğrusu bol havlamalı hırlamalı yol kesmelerine maruz kalmamız geliyor aklıma. Ben hop n’oluyor dememe kalmadan o narin, kavga sevmez, köpekten-hoşlanmaz-hatta-korkar annem beni arkasına alıp köpeklere öyle bir bağırdı ve saldırdı ki o koca köpekler kuyruklarını kıstırıp gittiler. Sanki bir anneye çattıklarının farkındaydılar.

Çok da özlü bir söz oldu Tuğba. Çok teşekkür ederim.

***

Tuğba’nın makarna bloguna buradan ulaşabilirsiniz.

Prima

Bu söyleşi Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in tamamını buradan okuyabilirsiniz.

8 yorum

  1. sabah kızımı okula gönderdim açtım bloğu kırklarelinden biri konuk olmuş ne güzel :)) tuba anneyi tanımıyorum ama eşininiz benim eşimin dil kursu arkadaşıydı. böyle güzel bilgili insanların şehrimizde yaşaması ne güzel. tuba anne bloğunuzu bir makarna sever ve 8 aylık haiş olarak hemen takibe aldım,sevgiyle kalın…

  2. hamile prdn

  3. Kırklareli’ni çok sevmiştim bende aslında Trakya’yı severim,Tuğba Anneyi de sevdim 🙂 Beş yıldızlı bir söyleşi olmuş gerçekten. Bizde eşimle baş başa zaman geçirelim dediğimiz zamanlarda bol bol kızımızdan konuşup sonra dayanamayıp koşa koşa ona gitmişizdir 🙂

  4. Bloga bayildim.Kirklareli insaniyla,dogasiyla yasanasi bir yerdir.Vize’ye esimin ailesini her ziyarete gittigimizde sabah mis kokan sessizlige uyanmak,yoldan gecenin kafasini kaldirip gunaydin demesi,domatesin tadi kokusu…hep ah acaba mi dememe sebep olur.
    Saol Elif bizi tanistirdigin icin.

  5. Tugba anneyi bende yorumlardan farkedip blogunda takip etmeye baslamistim. Bu soylesi ile onu yakindan tanimak cok keyifli oldu….elif bu arada soylesi 10 numara olmus okumasi cok keyifliydi:))

  6. Çok kaliteli bir söyleşi olmuş tebrik ederim Tuğba anne ve Elif anne . Bende bir Kırklareli’li olarak Kırklareli hakkındaki yorumların beni gururlandırdı. Ama gel gör ki ben de iş için İstanbul’da yaşamak zorundayım 🙁 36+5 haftalık hamileyim oğlumu kucağıma almama az kaldı.Çalıştığım için oğluma annem bakıcak hamile kaldığım ilk günden bu yana söyleniyor annem nasıl bırakıcam burayı diye 🙂 Makarna blogunu hemen kayıtlarıma aldım çok güzel 🙂 Eşimle benimde Taksim’de bir makarna dükkanı açma hayalim var aslında 🙂 Eşim çok değişik soslar ile beraber çok güzel makarnalar yapar nasıl yaptığını benimle paylaşmıyo ama 🙂 Elif Anne çok teşekkür ederim kendi adıma çok faydalı bir blog keşfedeli 1-2 hafta oldu ama her kelimeni okumaya çalışıyorum….

  7. Tugba Hanim, annelik orneginiz cok guzel. Kopeklere karsi duran anne :)) Ben de gecenlerde oglumun uzerine devrilmek uzere olan sifoniyeri tuttum, muhtemelen normalde tasiyamam. Annelik gucu geliyor demek ki :)) Bu arada guzel mesleginizde basarilar dilerim 🙂