15 Yorum

Açelya Akkoyun’la annelik üzerine

Beş Yıldızlı Söyleşiler’i ilk dile getirdiğimde “Hep ünlü annelerle söyleşiler yapılır, hep onlara sorular sorulur, ben de “ünsüz” annelere soracağım demiştim… O günden bu yana bugüne kadar Blogcu Anne’yi takip eden, farklı şehirlerden, kimi çalışan, kimi evde çocuk bakan, kimi tek çocuklu, kimi çok çocuklu altı anneye sordum ve sormaya devam ediyorum.

Geçenlerde ise deyim yerindeyse bir “ünlü anne”yle bir araya gelme fırsatım oldu: Açelya Akkoyun’la ortak tanıdığımız çıkıp da bir araya geldiğimizde, hazır bir “ünlü anne”yi yakalamışken soruları bir de ona yönelteyim istedim. Ve ortaya aşağıdaki röportaj çıktı.

Akkoyun’la evinin yakınındaki Bakırköy’deki Rönepark’ta bir araya geldik. Tavuskuşlarının arasında, püfür püfür rüzgârın altında, denize karşı keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bazılarımız dizilerinden tanıyoruz onu, bazılarımız ise sunduğu programlardan. Benim karşımda ise üç yaşındaki Alya’nın annesi duruyordu. Hayatını çocuğuna adamış, ama bu arada kendini de unutmamış, bir yandan işinden kopmayan, bir yandan da tiyatro alanındaki deneyimlerini kızının gittiği anaokulundaki çocuklara drama dersi vererek aktaran bir anne vardı. Sizli-bizli başladığımız röportajımız kısa süre sonra sen-ben’e dönüştü; dört ay önce kaybettiği babasından tutun da, eşiyle nerede tanıştığına kadar konuştuk.

İlk iki fotoğraf için Özlem Cengiz Photography‘ye teşekkür ederim.

***

İlk olarak öğrenmek istediğim, son günlerde beni çok ilgilendiren bir konu: İnternetteki profilinden bakarken doğum gününün 31 Aralık olduğunu gördüm. Okula bir sene geç mi gittin, yaşıtlarınla mı?

5 yaşında gittim ve çok zorlandım!

Tamam, duymak istediğim buydu! Nitekim bu yeni eğitim sistemiyle okula başlama yaşının geri çekilmesinden etkilenen velilerden biri de benim.

Evet, zorlandım. Ders çalışmayı hiç sevmedim. Ama belki de iyi oldu sevmediğim, oyuncu oldum bak! [Gülüyoruz]

Alya’yla başlayalım.

Alya… Üç yaşında. Olan bitenin farkında olan, cilveli bir kız çocuğu. Annesiyle “Açelya Akkoyun”u ayrı tutan, tam bir koç burcu. Astrolojiyle uğraşan bir arkadaşım “Sen tam karmanı doğurmuşsun” dedi bana.

Fotoğraf: Özlem Cengiz

İsmi çok güzel.

Alya Deniz. Aslında Alya göbek adı olacaktı. Ama sonra çok sevdik. Ayşe Arman’dan duydum Alya ismini. Kimileri “Neden aynı ismi koyuyorsun?” dediler. Neden koymayayım ki? Benim için araştırmış, etmiş! Harika bir isim. Hem benim ismimin içinde kızım var. Bir kolyem vardı Açelya diye, Ç’yi ve E’yi attım, Alya oldu! Tekrar kolye yaptırmadım mesela, bu da önemli bir şey! [Gülüyor]

Bir kadının hayatı anne olmadan önce ve anne olduktan sonra şeklinde ikiye ayrılıyor. Katılıyor musun?

Evet, tabii ki.

Peki, anne olmadan önce kendini nasıl tarif ediyordun, şimdi nasıl ediyorsun?

Daha az farkındaydım etrafımın. Yani, işim insanı incelemek ve bunu oynamak olduğu için farkındaydım elbette… Ama daha katıydım. Ben Oğlak burcuyum. Doğru doğrudur benim için, tek bir doğru vardır. Ama artık daha bir esniyorum. Karşı tarafı da dinliyorum. Eskiden fikrimin arkasından gidiyordum.

Alya’dan sonra başka fikirlere daha açık oldum. Eskiden hislerimle hareket ederdim, şimdi mantığımla hareket ediyorum. Hislerimle hareket ettiğimde bir tek ben zarar görüyorum, diğer türlü iki kişi zarar görüyor. Daha mantıklı olmaya başladım Alya’dan sonra. Örneğin, bir olaya üzüleceğim zaman “Neden Alya’yla olan zamanımdan çalayım ki?” diyorum. Daha gerçekçi oldum.

Daha erken (ya da geç) anne olmak ister miydin?

Bu yaşta anne olduğum için çok mutluyum. Dünyaya bir daha gelsem belki iki sene erkene alırdım -sadece- anneliğimi. Ama 30 yaşından önce yapmadığım için mutluyum. Bence insanlar 30 yaşına kadar kendilerini yaşamalı, doyumlarını bitirmeli. Zaten 20 yaşına gelene kadar birileri seni dürtüp duruyor. 22-23’te fanustan çıkıp etrafa bakıyorsun. 30 yaş ideal. Bana göre tabii…

Eşinle nasıl tanıştınız?

Biraz klişe olacak ama, bir arkadaşımın doğum gününde tanıştık, bir yaz partisinde. Yakında birlikte 8 yılı bitireceğiz.

Peki, çocuk olduktan sonra birbirinize bakışınız değişti mi?

5 Temmuz bizim evlenme yıldönümümüz. Bu ay için bir dergiye yazdığım bir yazıda nasıl anlattım, bak:

Alya’dan sonra değişen bir şey de yıldönümümüz. Tabiri caizse kanımız kanımıza karışıyor. Bambaşka kutlamalar var artık hayatımızda. Bütün romantizmin içinde ayaklarımızı yere bastıran, ama ruhumuzu ikiye katlayarak uçuran bir sevgi. Hani derler ya hayatta “paylaştıkça güzel” diye… İnanın çocuklarımız, eşlerimizle paylaşımlarımızı güzelleştirmek için Allah’ın bize verdiği hediyeler…

Kısacası, paylaşımlar aynı… Ama eşinle “daha eş” oluyorsun aslında. Buna böyle bakarsan böyle yaşıyorsun, ve ben böyle bakıyorum. Enis’le bir konum daha çıktı hayatta. Çok anlamlı bir şey daha paylaşmaya başladık Alya aramıza katılınca.

Fotoğraf: Özlem Cengiz

Benim mottom “Annelik her zaman tozpembe değil.” Çünkü çocuğumu ne kadar seversem seveyim, o sevginin büyüklüğünden bağımsız olarak anneliğin beni zorlandığı taraflar da azımsanmayacak kadar fazla. Peki senin zorlandığın bir konu var mı?

Kalbimde taşımak çok zor geliyor bana. Kaygısız, teslimiyetçi bir insan olsam da kaygı duyuyorum. Yoksa okutmak, yedirmek, içirmek, gezdirmek, tozdurmak çok zor değil. Ama ara sıra kaygı duyuyorsun ya… O bana çok ağır geliyor. “Ona bir zarar gelecek” kaygısı beni yoruyor.

Nasıl aşıyorsun peki bunu? Aşabiliyor musun?

Dua ediyorum. Sığınıyorum. Çok da korucamı olmamak lazım aslında, bazen zarar yarara dönüyor hayatta.

Mesela?

Mesela ateşi çıkıyor… ateşi çıkmadan büyüyen çocuk mu var? Ama ben en son noktayı, en kötüyü aklıma getirebiliyorum. Kaybetme korkusu beni çok yoruyor.

Ama dedim ya, teslimiyetçi bir insanım. Babamı dört ay önce kaybettim. Geçenlerde rüyamda gördüm babamı. Ağlıyordum, “Baba seni çok özledim” diyordum. “Açelya, neden bu kadar dert ediyorsun? Sadece dokunamıyorsun” dedi bana. Sabah bir uyandım, canlı gibi geldi … Çok enteresan. Ya beynimizin oyunu… Ya da gerçekten var böyle bir şey.

Başın sağ olsun. Benim babama prostat kanseri teşhisi kondu geçen aylarda. Tedavi görüyor ve çok şükür iyi ama yaşadıklarını kıyısından da olsa tahmin edebiliyorum sanırım. Çok zor olmalı babayı kaybetmek… Hele de hastalık döneminden sonra…

Bir arkadaşım çok yardım etti. “Onu baba olarak görmeyeceksin. O baban değil artık senin, o bir hasta” dedi. “Baban olarak görürsen ağlar durursun, yardım edemezsin” dedi.

Edebildin mi peki?

Bir buçuk ay hastanede ben baktım. Neyse ki çok çekmedi babam. İnsanı ne kadar güçlendiriyor böyle bir süreç. Başına gelmeden önce çok büyük bir olay olduğunu düşünüyorsun. Ama yaşadığın zaman ne kadar doğal olduğunu anlıyorsun.

“Allah sıralı ölüm versin” ne kadar gerçek bir şey değil mi?.. Peki, annelik sohbetimize devam edecek olursak… Boşluğu dolduralım: Bir anne olarak … için kendimle çok gurur duyuyorum.

İki yıl emzirdiğim için. O sabrı gösterebildiğim için.

Ama ondan daha da öte, Alya’yı çok sevdiğimi her gün dile getirdiğim için kendimle gurur duyuyorum. Ruhum akıyor sanki… Benim için dokunmak, paylaşmak, öpmek, söylemek çok önemli, ve bunu yapabildiğim için kendimle çok gurur duyuyorum. Yapmadığım şey ise…

Hah, ben de ona gelecektim…

Evet… Hizmetçiliğini yapmayı çok sevmiyorum. Aman yemeğine ben koşturayım, ütüsünü de ben yapayım ruh halinde değilim… Onları mümkünse başkaları yapsın. Ben seveyim. Eğiteyim. Koklayayım. Gezdireyim. Aslında diğerleri de bir paylaşım, ama ben başkalarının yapmasını tercih ediyorum. Mesela, diyelim yüzme öğrenecek… Kendim yüzmeyi öğretmektense yüzme okuluna göndermeyi tercih ediyorum. Eşim “Senin öğretmen önemli” diyor. Bana öyle gelmiyor.

Geçenlerde katıldığım bir seminerde bir pedagog annelerin “kaliteli zaman” anlayışının yanlış temellere oturduğunu söylemişti. Çocukla birlikte lego yapmak, oyun oynamaktan ibaren olduğunu düşündüklerini sandığını belirtmişti. Halbuki “birlikte yemek yemek de, çocuğun poposunu temizlemek de bir kaliteli zamandır” demişti.

Ben poposunu da temizledim, iki yıl boyunca. Yaptım. Ama yapmamayı tercih ederdim. [Gülüyoruz]

Disiplinli bir anne misin?

Öyle olduğumu düşünüyorum. Bir arkadaşım var… Çocuğu kırar, döker… Her seferinde karşısına alıp sabırla “niye yaptın çocuğum?” diye konuşur, anlatır. Bana çok doğru gelmiyor. Şiddete çok karşıyım, hiçbir zaman kullanmıyorum. Ama bence çocuğun içine bir manevi polis sokmak lazım ara sıra. Bir şeyi üst üste yapıyorsa bir noktadan sonra odasına gönderip o yanlış hareketi neden yaptığını düşünmesini istiyorum. Ve işe yarıyor. Ve bence benim çocuğum ondan bir şeyler öğreniyor.

Kesinlikle katılıyorum. Bence de çocuklarımızla yakın olacağız derken disiplinin ayarını kaçırmamak lazım. Bunlarla ilgili kitaplar okudun mu, okuyor musun? Çocuk bakımı ve gelişimi?

Okumaz mıyım? Tabii ki okudum. Hemşirelere kadar gittim, Ayşe Öner’e kadar gittim. Ama okumayı bir sene önce bıraktım.

Neden?

Kitapların çok kategorize ettiğini düşünüyorum. Ben de kendime manevi bir alan açtım, kitaplara bağlı kalmadan. Bana neyi duymam gerektiğini zaten bir şey, bir enerji, Allah duyuracak. Gazete okuyan, algısı açık, arkadaşlarıyla sohbet eden bir insanım. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu bana geliyor zaten bir şekilde.

Mesela tuvalet eğitimi üzerine kitap aldım. Ama okumadım. Okuyan arkadaşlarım nasıl olsa anlatıyorlardı bana!

Sonuç?

Bir günde halletti. Bir günde.

Vay. Darısı bizim de başımıza!

Amin! Sonuç olarak çocuk bakımı ve gelişimi ile ilgili kitap olayından uzaklaştık biz. Herhangi bir akıma, herhangi bir yönteme bağlı kalmak istemiyoruz. Örneğin uyku konusunda… Bir gün yanımızda yatırıyoruz. Bir gün sallıyoruz. Bir gün yatağına koyuyoruz. Akışına bıraktık. Ve çok rahat ettik.

Eşinle çocuk konusunda aynı sayfada olabiliyor musunuz?

Evet. En azından Alya’nın önünde ayrı düşmemeye gayret ediyoruz. Ben onu idare etmeyi de biliyorum. Zorluk yaşamıyoruz.

Bir günün nasıl geçiyor?

Alya’yı okula bırakıyorum. Evden kaçıyorum. Evcimen bir insan hiç değilim evde kalayım, ayaklarımı uzatıp kahve içeyim gibi zevklerim yoktur. Kendimi dışarı atıyorum. Spora gidiyorum. İşim yoksa bir arkadaşıma koşuyorum. Eve gelip yemek yapıyorum. Tabii bütün bunlar çekim, program, vs. yoksa oluyor. Diğer türlü bütün program değişiyor.

Sormaktan hoşlanmadığım ama herkesin merak ettiği bir soru soracağım: ikinci çocuğa niyet var mı?

Çok baskı var. Ama ben düşünmüyorum. Kardeşlik güzel. Benim de kardeşim var ama benim öyle arkadaşlarım var ki kardeşten öte. Allah çocuğuma sağlık versin, bana bir tane yeter. 50 yaşıma geldiğimde Bodrum’a yerleşmek istiyorum ben. Planım bu.

Sence kime ANNE denir?

[Biraz düşündükten sonra] Çocuğunun terini içine çekip koklayan, kakasının mis gibi koktuğunu düşünen kişiye Anne denir.

Benim için annelik aslında bir duygu. Doğurmadan anne olan birçok kadın var, doğurduğu halde anne olamayanlar olduğu gibi. O yüzden bence anne olmak için doğurmaya gerek yok.

Anne doğulmaz, anne olunur diyorum ben buna.

Aynen öyle.

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim.

***

Açelya Akkoyun’la bu röportajı yaptığımızda Bir Başka Doğum Hikayesi‘ni henüz yayınlamamıştım. Selda ve Kübra’nın hikayesi Açelya’nın “anne olmak için doğurmaya gerek yok” lafını adeta kanıtlar nitelikteydi.

15 yorum

  1. çok severim kendisini, sohbeti de çok beğendim:)

  2. Kendisini yazdığı dergiden takip ediyorum,çok pozitif bir tarzı var.Annelik ona çok yakışıyor:)

  3. Ben de severim.guzel bir röportaj olmuş:)annesi,annemin ogretmeniymis,bize hep sevgi,saygıyla bahseder,onda iz bırakmış.

  4. Oncelikle herkesin yasam tarzina saygi duydugumu belirtmek isterim.ancak son yaptiginiz 2 soylesi beni biraz dusunmeye itti. Bu anneler Turkiye’de yasayan zengin anneler anladigim kadariyla. Ama bu ulkede her calisan anne kendini gerceklestirmek icin calismiyor. Parasi yok, bebegine bez alabilmek icin calisiyor. Yatili yardimcisi yok. Bebegini anneanneye ya da komsuya birakiyor eve gelince de yemegini , utusunu, temizligini yapiyor… Elbette ki herkesin maddi durumu bir olamaz ama boyle kisilere de sitenizde yer verseniz daha gercekci olur. İnsan bu roportajlari okudugunda morali yerine gelmiyor maalesef.herkes bunlari yasiyormus demiyor. Keske benim de param olsa da hizmetcilik yapmak yerine sadece bebegimle ilgilensem, onunla oyun oymak ve banyo yaptirmak icin zamanim olsa diyor.

    • Daha önce de söyledim: söyleşilere katılanları çekilişle belirliyorum. Bu hariç bugüne kadar 6 söyleşi yaptım, çalışan da, çalışmayan da, bebeğine kendi bakan da, annesine bırakan da vardı. Bundan sonra da öyle olacak.

      • Cekilise katilan anneler, cekilsin kaderini de belirleyecektir, kimler gonullu oluyor cekilis icin onlara bakmak lazim. Elbette blogcu annenin toplumsal esitlik gibi konularda misyon ustlenmesi de gerekmiyor ama konumuz annelikse sunun da altini cizmek lazim: annelik gorevini en agir sartlarda yerine getiren insanlarin gozunun icine icine imkanlari iyi anneleri sokarak onlari eksik hissettirmek ne kadar duyarli birsey. O yuzden Sila’ nin elistirisini cok yerinde buldum, ve uzerine dusunulmeli. Eglenceli olmasa da zorluklar icinde cocuk buyuten insanlarin hayatlari, onun yerine diger uclara gitmeye gerek yok. Magazinel olmak yerine daha egitici bir tavri olabilir blogun, trt ayarinda bir anne blogu ihtiyac duydugumuz sanirim. Ama su da bir gercek ki caninin istedigi ulkede yasayabilen alim gucu yeterince yuksek annelerin de bir yerde bir bloga ihtiyaci var, ona ne ucuz bebek bezinden!!

        • kendinizi yakın hissettiğiniz blogları takip etmek sizin elinizde.
          bende bu yapılan söyleşilerden çok daha zor şartlarda kızımı büyütmek için çaba sarf ediyorum.ama elifide zevkle takip ediyorum.
          açelya akkoyunu ekranlarda gördüğüm kadrıyla hep beyenmişimdir.
          samimi ve sevecen buluyorum onu.. söyleşisi de gerçekten öyle olmuş.

          • Ben eleştirinize kısmen katılıyorum, yani aslında zorluk çekerek büyüten anneler maddi durumu daha iyi olan annelerin hikayelerini okuyunca insani bir tepki ile isyan ediyorlar ve moralleri bozuluyor belki ama yapacak birşey yok bazı insanların şartları daha iyi ve o insanlar hep var olacaklar onların hayat hikayelerini okurken can sıkmaktansa kendi gerçekliğimizi değiştirmeye çalışmakla meşgul olunmalı bence çünkü yapacak birşey yok, bazı insanlar daha rahat yaşadılar ve yaşıyorlar bunu değiştiremeyiz! Değiştirebileceğimiz şey bu hikayeleri okurken negatif etkileniyorsak -ki bu etkilenmeyi de anlıyorum ve çok doğal karşılıyorum -bu tür yazıları okumamayı seçebiliriz ama ya da belki de şöyle düşünebiliriz negatif şeyler yaşayan anneler zaten bu tür anılarını hafızalarından atmak için çabalarken buralarda paylaşmak istemiyorlardır ve bu sebepledir ki daha çok daha güzel anıları ve imkanları olanlar paylaşıyorlar- bu da bir fikir.

  5. “kimse kusura bakmasin AMA Unlu Anne Unsuz annelerden daha dogal, icten cevaplamis gibi geldi bana”….toplumca, kadinlar olarak nereye evriliyoruz biz???

  6. Açelya Hanım’ın samimiyetine bayıldım.Bakış açısı kesinlikle benimle örtüşüyor.Bende çocuğun herşeyini ben yapayım mantığında değilimdir ve çoğu zaman neden böyle hissediyorum diye suçluluk duygusu hissederdim ama yalnız değilmişim 🙂 Röportajlarının devamını bekliyoruz Elifciğim …

  7. bana en çok okumayı braktım söylemi enteresan geliyor. okumayı bırakan bu anneler bir yerlerde anneliği anlatan yazılar yazıyorlar oysaki…okumayı bıraktım demek her şeyi iç güdülerimle hallediyorum demek değil bence.insan okurken kendi gerçeğini daha çok farkeder bana kalırsa.
    evet annelik pek çok şeyi kalbinin yönlendirmesiyle çözebileceğin bir kolaylıkla kuşatılmış ama modern hayat insanı kendinden bile uzaklaşmaya zorlarken daha çok okuyorum demeli bence anneler…okuyorum ve kendi çocuğuma göre bir metodu çıkarıyorum daha mantıklı olur.

  8. Açelya Akkoyunlu’yu hep çok pozitif bulur ve çok severdim ama bir yandan da acaba gerçekten bu kadar samimi biri mi derdim , malum dergilerde yapılan röportajlara çok güvenemiyor insan çünkü söylenenleri istedikleri gibi kesip biçerek yayınlıyorlar ..Ama seninle yaptığı keyifli söyleşiyi okuyunca ” hislerimde yanılmamışım,bu kadın gerçekten sahici,samimi bir kadınmış,harika gülüşlü bir anneymiş ” dedim.. İyi ki yapmışsın bu söyleşiyi,daha öncekiler gibi bunu da çok keyifle okudum 🙂

  9. Harika bir kadın, çok içten olduğu belli. Hangi dergide yazıyor ??

  10. Ellerine sağlık Elif.iyi bir ropörtajcı olma yolunda ilerliyorsun bence..Açelya Akkoyunlu kendi hayatıyla ilgili gayet açık samimi şeyler anlatmış.talepler gelir durumuna göre değişiyor tabi.ben çalışan bir anne olarak çocuk bakımından ziyade ev işleri yapmayı istemiyorum.ayda bir temizlikçi gelse de günlük, haftalık ev işlerini yapmak istemiyorum.örneğin ütü, evi süpürmek, silmek, lavabo vb.yıkamak gibi.bunları yapacağıma çocuğumla vakit geçiririm diyorum.ama maddi olarak ayda 1 alabilirim..çalıştığım için çocuğum(22 aylık) beni 11 saat görmüyor.bunun karşılığında bazı şeyleri talep etmeliyim diye düşünüyorum. bu durumda biri de bana ayda bir yardım aldığın halde niye söyleniyorsun diyebilir.hiç yardım alamayanlar var diyebilir.maddi duruma göre değişir istekler beklentiler..
    ama yorumların bir kısmına katılıyorum.bebeğimin altını ben değiştirdim övünme cümlesi olmamalı bence.birşey öğretmekten bir anne kaçınmamalı.kaliteli zamanları kaçırmamalı özetle.

  11. Açelya’yı konservatuardan (uzaktan da olsa) hatırlıyorum ve hep o güleryüzü ve gamzesi aklıma geliyor.
    TVde de bir röportajını seyretmiştim anne olduktan sonra. Bana samimi geliyor.
    O kendi görüşünü belirtmiş. Kimse kimsenin anneliğini sorgulamak, yargılamak durumunda değil bence (çocuk etrafa zarar vermediği sürece!!!).
    Çocuğu ile nasıl isterse öyle zaman geçirir veya paylaşımda bulunur.
    Güzel bir yazı için tşkrler