29 Yorum

Cincüce ve Tayga’nın Hikayesi

Sevgili Cincüce Banu doğum yaptığından beri gerek sosyal medya üzerinden, gerekse e-mail yoluyla “Banu nasıl, iyi mi, hikayesini ne zaman yazacak?” şeklinde sorular geldi.Elimden geldiğince yanıt vermeye çalıştım, sosyal medyada Banu’nun durumunu paylaştım ancak blogdaki ilk haber onun ağzından olsun istedim. 

En sonunda Banu’nun kapısını bir tıklattım. O da sonunda hikayesini yazma fırsatı buldu.  

Sevgili Banu’ya konuğum olduğu için, bu süreci benimle, bizimle paylaştığı için çok teşekkür ederim. 

***

Cincüce ve Tayga’nın doğum hikayesi
9 Şubat 2013, İstanbul

Merhaba sevgili Blogcu Anne okurları,

Uzun zaman oldu. Ben doğumdan sonraki yeni yaşamıma ve hayatımdaki küçük insana uyum sağlamaya çalışırken Elif’ten bir e-posta aldım. “Halk isyanda! Herkes seni soruyor, merak ediyor.” Doğumdan sonra ailecek kabuğumuza öyle bir çekildik ki isyan çıktığının farkına bile varmamışım. 🙂 Tayga’nın 40’ı çıkana kadar kendimize süre tanımıştık. Hem tanışmak, hem alışmak için… O dünyaya alışmaya başlarken, ben de yavaş yavaş normal yaşantıma dönüyorum. Artık Tayga’yla tanışma hikayemizi size anlatmanın zamanı da geldi.

Hatırlarsanız, 38. haftada bebeğin yerine sığamadığını, çok hareket ettiğini ve benim bunları çok sert hissettiğimi yazmış; ona onu artık sabırsızlıkla beklediğimi söylemiştim. O yazıdan birkaç gün sonra, haftalık doktor kontrolümüze gittik. 38+5. gündü. Bana göre her şey (o sert hareketler dışında) normaldi. Muayeneye güle oynaya girdik. Doktorumuz her zamanki gibi ultrason görüntülerini sakin sakin açıkladı bize. Ancak biraz sonra suskunlaşıp ekranı uzun uzadıya incelemeye başladı. Onca haftadır ben de artık o görüntülere karşı bir aşinalık kazanmıştım. Ekrandaki görüntüye biraz daha dikkatli bakınca, ne yalan söyleyeyim, bana bile biraz ters bir durum varmış gibi göründü. Doktora “Ne gördünüz?” diye sordum. “Su çok azalmış gibi geldi bana. Ama bir de yukarı çıkın dopplerde de bakılsın,” dedi. Eyvah!

36. haftada da benzer bir durum yaşamıştım. Alt sınıra yaklaşan su miktarını, sonraki hafta bol su içerek arttırmıştım. Belki bu sefer de öyle olur diye umarak dopplere gittik. Uzman doktor ölçüm yaparken göz ucuyla baktım; ekranda görülen ölçüler hiç de iyiye alamet değildi. Sonuç: Plasenta içinde çok az su kalmıştı; acil sezaryen gerekiyordu. Hem de ertesi sabah için!

Elbetteki sezaryen hiç ama hiç istemediğim ve beni çok korkutan bir durumdu. Ama iş bu raddeye varınca, kendi korkularımdan çok ufaklığın sağlığını düşünmek gerekiyordu. Yıldıray’la kısacık bir süre için düşündük ve konunun uzun uzun düşünülemeyecek kadar ciddi olduğuna karar verdik. Risk alamazdık.

O gece benim için sıkıntılı ve çelişkilerle geçti. Korkuyordum: İşler olmasını istediğim şekilde gelişmediği için, durup dururken ameliyat olacağım için… Aklımda bin türlü kötü kötü düşünce geçiyordu. Sonra heyecanlanıyordum: Yarın bebeğimizle tanışacaktım. Aylardır beklediğim, beni içeriden amansızca tekmeleyen o ufak insanın yüzünü görecektim. Hastane çantasını son kez gözden geçirdim; bitirilip teslim edilmesi gereken işleri apar topar tamamladım. Amerika’daki ablama acil durum çağrısı yaptım. Uzun uzun bana her zamanki gibi moral dopingi yaptı. Keşke yanımda olsaydı…

Sabah… Yıldıray’ın ablaları 7.30’da bizi almaya geldiler. Yollar bomboştu. Boğaz Köpsüsü’nden geçtiğimiz halde, yarım saat sonra hastanedeydik. Avusturya Sen Jorj Hastanesi’ni bilir misiniz? Galata’nın en şahane iki yokuşu arasına yerleşmiştir ve o yokuşları tırmanmak (gebeşken bile) inanılmaz keyiflidir. Fakat otomobille oraya gitmek farklıymış. (Siz siz olun, oraya otomobille gitmeyin!) Biz hep benim hastaneye yetişmeye çalışırken, vapurda ya da Yüksek Kaldırım’ın başında doğuracağım üzerine senaryolar yazmıştık. Onun yerine sakin sakin hastanenin kapısında araçtan indik. Diğerleri kantinde güzel birer çay içerken, bense yiyip içmem yasak olduğu için ciğerci kedisi gibi onları izledim. (Kalp çarpıntılarım ise hızla devam ediyordu.)

Sonunda odamın hazır olduğunu haberi geldi. Odaya yerleştikten sonra ameliyat öncesi rutin -ve son derece tatsız-hazırlıklar yapıldı. Benimse derdim “Lens takamıyorum madem, acaba gözlükle doğuma gidebilir miyim?”di. Hemşire enfeksiyon riski olabilir dese de doktorum geldiğinde izni kopardım. Ablam yeğenimi dünyaya getirirken gözlüğü yanında olmadığı için Deniz’in çıktığı anı göremediğinden dert yanmıştı bir zamanlar. Niyeyse bundan çok etkilenmişim demek ki.

Biraz sonra hastabakıcı geldi. Beni yataktan sedyeye aldılar. Yıldıray yanımda… Koridorda annemler dizilmiş. Annemin gözleri her zamanki gibi nemli. Ufaklığın en büyük kuzen ablaları da sürpriz yapıp gelmişler. Herkese el salladım. Yatarak bir yerden bir yere taşınmak çok garip bir hismiş. Asansörün kapısında hastabakıcı bir an Yıldıray’ı durdurur gibi oldu. Hayır, Yıldıray’la orada ayrılmaya hazır değilim. Gelebileceği son yere kadar gelmeli. Aşağı indik. Ameliyathane kapısı. Yıldıray’la vedalaşma anı. Ben elbetteki sulugöz moduna çoktan geçtim.

Bazen ağladım mıydı kendimi epey kaptırırm. Bu sefer de öyle olmasından korkuyordum. Ne ilginçtir ki olmadı. O an şunu düşündüğümü hatırlıyorum: “Bundan dönüş yok. Madem öyle, az sonra yaşayacaklarımı sonuna kadar deneyimlemeliyim.” İnsan her gün ameliyathane görmüyor, öyle değil mi ama? Hemen fıldır fıldır etrafı incelemeye başladım. Raflar, çeşitli aletler, elektronik cihazlar… Beni ameliyat masasına almak istediler. “Kendim geçerim,” deyip atladım. Oradaki hanım atletik bir hamile olduğuma dair espri yaptı. Meğer bu kişi anestezi uzmanıymış. Sanırım hayatım boyunca gördüğüm en şeker, en insancıl tıp insanı bu hanımdı. Spinal anesteziyi nasıl yapacağını, benim nasıl durmam gerektiğini ve anestezinin nasıl etki edeceğini anlattı sakin sakin. Sonra sırtımı ona döndüm. Yogadaki kedi duruşuna benzer biçimde omurgamı yay gibi büktüm. İğne omurgamın içine battı. Yattım. Bir süre sonra da vücudumun alt kısmı ısınmaya ve hissizleşmeye başladı.

O sırada doktorum Adli Bey geldi. Güleryüzüyle moral verdi. Kısacık sohbet ettik ve artık tamamen hissizleştiğime karar verilince, başladık. Karnımın üzerine bir perde gerdikleri için manzarayı göremiyordum. Ama tuhaf bir histi. Anestezinin etkisi çok ilginç. Size dokunulduğunu ya da bir basınç uygulandığını hissedebildiğinizi ama acı duymadığınızı düşünün. Nasıl desem? İğneyi batırıp “Bu acıtıyor mu?” diye soruyorlar. Bir şeyin teninize baskı yaptığını duyumsuyorsunuz. Ama bunun şiddetini kestirmek mümkün değil. Bir his var ama canınız yanmıyor. Aynı şekilde karnımın katmanlarının açıldığını da hissettim. Bir aşamada anestezi uzmanı “Şimdi size hafif bir sakinleştirici yapacağım,” dedi. Bilincimi kaybetmek istemediğimi söylediğimde, bunun ameliyat sırasında yapılan ve konuşulanların yaratacağı olumsuz psikolojik etkiyi azaltmak için yapıldığını söyledi. Kendi adıma bunlardan pek de etkilenmedim. Hatta ameliyat boyunca Adli Bey’e hangi aşamada olduklarını sorup durdum; o da “Şimdi şunu yapıyoruz, şimdi bu katmandayız vs.” diye süreci anlattı. Hatta kas dokuya geldiği sırada “Oo bu kaslar epey çalışmış, çok mu spor yaparsınız?” diye sorduğunda bisiklet muhabbetine bile girdim. İnsanın karnı yarılırken gerçekleştirebileceği en saçma diyalogdu. Karın kaslarımdan on puan aldım. Bir yandan çocuk hekimi ile metin yazarlığı yaptığımı, bir blogumuz olduğunu konuştuk. Bir sohbet, bir sohbet… Sakinliğim ve rahatlığım yüzünden ekipten bir on puan daha aldım! (Halbuki kalbimin pır pır attığını ve normalde hiç de bu kadar girişken, konuşkan olmadığımı bir bilseler…)

En zorlu kısım son anıydı. Hani normal doğumda bebeğin başının çıktığı an çok şiddetli bir ağrı olurmuş ya, sezaryende de bebeği dışarı çıkardıkları anda da benzer bir doruk noktası yaşanıyormuş demek ki. Anestezist yine imdadıma yetişti. Bebeğin çıkışı esnasında hafif bir zorlanma hissedeceğimi, akciğerlerimin ve kalbimin sıkışacağını, bu nedenle bana oksijen maskesi takacaklarını söyledi. Hafif bir zorlanma mı?! O anki nefessizliğimi ve boğulma hissimi hiç bir zaman unutamayacağım. Yine de elimden geldiğince tam nefes alarak bedenimi rahatlatmaya çalıştım. Dört beş tam nefes… Sonra bir hafifleme… Sonra bir çığlık… feryat figan… ve onu gördüm. İçimden çıkan o mini mini insanı… Biraz gri, biraz mor…küçücük… 9 Şubat, saat 10:24. Çocuk hekimi hemen yanıma getirdi küçük oğlumu. Onu öptüm. Islak ıslaktı. Değişik, hiç bilmediğm bir şey kokuyordu. “Merhaba Tayga,” dedim, “hoşgeldin!”

Tayga doğduğunda gözleri alabildiğince açıktı. Muayene masasına alındığında ortalığı birbirine katmaya devam etti. Bacakları, kollar, kafası hiç durmamacasına devinim halindeydi. Doktor ve ebe onun zaptedilemez haline güldüler ve bana onun çok yaramaz olacağını müjdelediler! O sırada karın kaslarımın daha da sağlam olacak şekilde (!) dikildiği bildirildi bana. Tayga’yı yukarı götürdüler. Su kaybı nedeniyle hemen böbrekleri kontrol edildi. Kesedeki su ultrasonda görüldüğünden daha da azmış meğer. Kordon ise Tayga’nın aşağı inmesine engel olacak kadar sıkıymış. İyi ki risk almamışız. Oldu ve bitti. Tayga’dan yarım saat sonra ben de odaya, ailemin yanına gitmek üzere yola çıkmıştım.

Dünyanın en şahane tıp insanları listesine ekleyebileceğim bir diğer kişi, Serpil Ebe, Tayga’yı hemen kucağıma verdi. Tayga az sonra göğsümdeydi. İlk sütünü içti. Kucağımda uyuya kaldı. O gece hastanede o, ben ve Yıldıray başbaşa kaldık. Sadece üçümüz, birbirimizle, yeni hayatımızla tanıştık.

Tayga artık neredeyse 7 haftalık oldu. Yedi haftada fiziksel anlamda kimi sıkıntılar yaşadık. Fakat her problemin bir çözümü var. Yavaş yavaş, minik adımlarla yeni yaşamımızda yol alıyoruz. Adımlarımız giderek daha kendinden emin bir hal alıyor.

banu-tayga

Bebekli yaşamsa tam istediğimiz, hayal ettiğimiz gibi: Tek kelimeyle muhteşem! Tayga’nın gözleri tıpkı doğumdaki gibi, sürekli açık! Yıllardır baykuş resimleri, baykuş seramikleri yapan ben, meğer bir baykuş, tam bir gece kuşu doğurmuşum!

Gebelik günlüğümün sonuna geldim. Bu keyifli günlüğü yazmamı öneren sevgili Blogcu Anne Elif’e ve bu yolculuğa benimle birlikte tanıklık ettiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim.

Sevgiler,

Banu.

***

Banu’nun gebelik günlüğü yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

29 yorum

  1. Banuuu, posta kutumda senin yazının yayınlandığını okuduğum an “Aaaa!!” diye ufak çaplı bir çığlık attım ve kahvemi de yapıp hemen okumaya başladım.

    Öncelikle her ikiniz de sağlıklı olduğunuz ve en sonunda birbirinize kavuştuğunuz için çok çok sevindim. Senin de dediğin gibi; iyi ki risk almamışsınız. Oldu ve bitti! 😉

    Bu arada, doğumda lens ve gözlük konusuna değinmen çok iyi oldu. Ben de körden hallice miyobum. Ve bu konu hiç aklıma gelmemişti. Okuduğum iyi oldu.

    Doğum yapmamış biri olarak, doğumunu bu derece ayrıntılı anlatmış olduğun için ben, okuyucularından sadece biri olarak teşekkür ederim. Gözlerimi pörtlete pörtlete okudum; resmen her şeyi gözümün önünde gördüm ve yaşadım.

    Bir de o, ne muhteşem bir fotoğraftır. Ne de güzel bakıyorsunuz öyle kameraya alttan, alttan! Çok sevimlisiniz; nazarlar değmesin!

    Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum tekrar. Günlüğünü okumak bir zevkti.

    Sevgiyle,
    Derya

  2. Sevgili Banu,
    Yazdiklarini buyuk bir heyecanla gozlerim dolarak okudum.
    Cokca mutluluk,saglik,huzur dilerim..
    Taygay(l)a kitap okumanin keyfini cikarin 🙂
    Sevgiler..

  3. Her doğum hikayesi ayrı bir göz aşı ayrı bir sevinç.Ve hayat bize şunu öğretiyor bazen planlarımız tutmuyor ..Sağlıkla kucağına aldığın minik bebeğinle mutlu ömürler

  4. Banu,
    Üçünüzü de tebrik ederim, her doğum hikayesi gibi sizin hikayeniz de muhteşem ve çok çok çok özel.
    Bana sen doğurunca sıra bende gibi geliyordu. Şimdi hikayenin de etkisiyle heyecanım somut bir nesne oldu karşımda duruyor:)
    Bize ve bebek bekleyen herkese de sağlıklı, mutlu kucaklaşmalar, doğumlar diliyorum.

  5. Süper süper:) ne zamandır bunu bekliyordum:)) Tayga ile birlikte mutlu, sağlıklı ömürler dilerim.

  6. Ömrünün en özel ve güzel anlarını bizimle paylaştığın için ben de kendi adıma teşekkür ederim.Tayga ile çok mutlu uzun yıllar dilerim.

  7. sevgili banu, gözyaşları içinde okudum hikayenizi. sizinkine çok benzer bir doğum hikayem olduğundandır belki de kimbilir 🙂 umarım hep huzurlu olursunuz siz, üçünüz. allah hiç ayrılık yaşatmasın size, gözlerinizdeki mutluluk ateşi hiç sönmesin. minik tayga’ya bol koklamalı öpücükler… sevgiler…

    not: tayga annesine mi benziyor ne? ( yeni doğan bebeği birilerine benzetme çabası 🙂 )

  8. Ne güzel dökmüşsün yazıya. Tebrik ederim üçünüzü de. En güzel günler tadını çıkar bolbol kokusunu içine çek..Sağlıkla ve uykuyla kalın 😉

  9. Dört gözle bekliyordum hikayeni Banu, içime ve (içimi) çeke çeke okudum. Yıldıray’ı telefonda sıkıştırmıştım, ama meğersem bir erkek olarak gayet yüzeysel anlatmış herşeyi! Oğlunuzla ikiniz nefis görünüyorsunuz, tam bir minik baykuş gibi bakıyor gerçekten de 🙂 Bir ömür huzuru, keyfi, kahkahası bol bir birlikteliğiniz olsun.

  10. Öncelikle beklediğim yazıyı sonunda doğum iznine ayrılmadan okuma fırsatı buldum.Hamileliğin son dönemlerinde(37.hafta) benide nasıl bir doğum bekliyor bilemiyorum…Meraktayım.Bu arada resime bayıldım.Kanguru ve annesi gibi 🙂 bide nasıl bakıyor bıdık maşallah….

  11. ağlıkla möutlulukla büyütün inşallah.

  12. Tayga’ya annesiyle babasıyla sağlıklı güzel bir ömür diliyorum.

  13. Ağlayacak gibi oldum. Ben de 36.haftaya giriyorum. Ve doğum korkusu ve heyecanı yüreğimi pır pır ettiriyor. Sanki hâlâ hayatımda bişey değişmeyecek gibi ama bi yandan da hayatımının tamamen değişeği gerçeğini kabullenmekle meşgulüm içimde. Doğum anı, o hengame, kalabalıklar…. ne bileyim gözüm korkuyo açıkcası. Ama bebişi kucağıma alıp kokusunu içime çekince hepsine değecek biliyorum. Banu hanım oğlunuzla ve eşinizle çok mutlu ve sağlıklı bir ömür dierim. Heyecanlandırdınız beni… Gözlerinizdeki o sevinç ve ışıltı hiç sönmesin…

  14. Bu blogda pozitif bir sezeryan hikayesi okumak hoşuma gitti açıkcası, sonund kendimden bir parça bulabildim:) doğumumu en baştan yaşadım okudukça her saniyesi tanıdık geldi, ben de sizin gibi mecburi sezeryan oldum, ilk zamanlar dert etsem de sağlıkla kavuştuk ya daha ne olsun diyorum şimdi.. çok güzelsiniz oğlunuzla bir ömür nice 7ler görün inşallah:)

  15. yerim ben o cin cin bakan ufaklığı! 🙂 ağlaya zırlaya okudum..tanıdığım en pozitif en şikayetsiz gebeydin..ve on numara, pozitif bi doğum yapmışsın..günlüğün bana cesaret veriyor ve abuk subuk şikayetler etmemi engelliyor! 🙂 mutlu sağlıklı yaşayın! 🙂

  16. NAGEHAN SAYGILI

    Sevgili Banu,

    Maalesef hamilelik sırasında bu bloğu keşfedemediğiden yazılarını takip edememiştim. İlk doğum yazını okumak nasip oldu. Benzer bir hikaye ben de yaşadım. 40 hafta ilk doğumumda ki gibi normal doğuracağım diye bekledim. Doktorumun doğum için verdiği tarih 07.09.2012 sabaha karşı sancılarım başladı ve hemen hastahaneye gittik. Ama benim suyum gelmişti ve bebeğim kuruya kalmıştı. İnatla normal dedim. Hastahanenin koridorlarını arşınlamaya başladım. Ama bebeğim bir türlü aşağı inmiyordu. 12 saat sonunda ebe bebeğin kafası şişmiş deyince sezeryana razı oldum. Ama ben senin kadar şanslı değildim. Bayıltıkları için kucağıma odamda ayıldıktan sonra alabildim. Ama üzülmüyoum. Oğlumda ilk doğum olur olmaz göğsüme yatırmışlardı. Böylesi kısmetmiş. Yazını okurken o anları, ameliyat masasına yatırmalarını birebir yaşadım ve gözyaşlarıma engel olamadım. Allah hepimizin çocuklarına uzun ve saglıklı ömürler versin inşallah

  17. Tekrar hosgeldin Tayga!! Sen de anneligin zor ama inanilmaz guzel dunyasina Banuu 🙂

  18. Bende merakla bekliyordum tum dogum hikayeleri gibi bu da cok guzel. Saglikla buyusun uzun bir omru olsun insallah. Hani cinsiyetini ogrenmemistiniz ya dogdugunda nasil hissettiginizi yazmamissiniz

    • Açıkçası o an pek düşünmed,m cinsiyeti. Onunla yüzyüze gelmek etkileyiciydi. Aylarca içimde kımıldanan canlının yüzüne bakmak, sesini duymak etkiledi beni.

  19. HOŞGELMİİİŞŞŞ 🙂

  20. Tebrik ederim Banu, soylememe gerek var mi aglaya aglaya okudum yazini 🙂 Her haftani merakla okudugum icin sonuc kismini da merak ediyodum heni.
    Cok sirin masallah Tayga:) Umarim guzel bir hayat bekliyodur Tayga yi. ne mutlu ona ki onu bu kadar sevip gozeten annesi ve babasi var.
    Ben de gozluklu girmistim doguma ama aglamaktan ogluma kavustugumda yine bulanik goruyodum.

  21. Herkese binlerce teşekkür! Ne güzel şeyler yazmışsınız. 🙂

  22. Çarşamba Gebesi Pelin

    Allah analı babalı ve sağlıkla büyütsün inşallah! Ben de kavuştuğunuz anı okurken ağladım 🙂 Darısı tüm gebelerin başına..

  23. ohh sonunda beklediğim hikaye geldi 🙂 tam bir cinbaykuş 🙂 hoşgelmiş tayga, anneli oğullu çok güzelsiniz 🙂

  24. Merhabalar,
    Banu bir yazısında fuzzibunz yıkanabilir çocuk bezlerinden almak istediğinden bahsetmişti. o bezler şimdi unnadoda kampanyada ve çok güzel bir fiyatla satılıyor. hala almadıysa belki faydalanmak ister. Sevgiler..

  1. Geribildirim: Yavruladım ben!