6 Yorum

Netice değil, Hatice…

Küçükken sınava, yarışa, yarışmaya falan gireceğim zaman annemler bana “Önemli olan kazanmak değil, elinden geleni yapmak” derlerdi.

Galatasaray’ın dün geceki performansı bana bu hayatta önemli olanın kazanmak değil, elinden geleni yapmak olduğunu hatırlattı. Netice değil de, Hatice yani… [Parantez: “Taraftar” statüm, “eş durumundan Galatasaraylı”nın ötesine geçmiyor. Dün geceki maçta da ikinci yarının başına kadar televizyon karşısında uyuyordum. Goller patır patır gelmeye başlayınca gözlerim fal taşı gibi açıldı, o ayrı….]

Deniz’in ilk performans ödevi vardı geçen gün. Saat yapmaları gerekiyormuş okul için. Nasıl bir şey yapmak istediğini sordum, Pinterest’ten bir iki fikir edindik ve karar verdi: Siyah kartonun üzerine kırmızı yuvarlak bir saat yapacak. Akrep ve yelkovan kahverengi olacak. Saatin kenarlarını kuru fasulye ve mercimekle süsleyecek. Sonradan mercimeklerin düşeceğine karar vererek vazgeçtik (bu konuda yönlendirmem oldu, kabul ediyorum!)

Pazartesi günü okuldan döndüğünde malzemeleri almış, onu bekliyordum. Biraz televizyon seyretti, biraz bir şeyler yedi ve işe koyuldu(k). Önce kırmızı yuvarlağı kesmek için bir şablon aradık ama bulamadık. Mutfakta ne kadar kase, tabak varsa yeterince büyük değildi. Sonra Deniz kapının arkasında duran aynayı buldu. Saate şekil vermek için onu kullandık.

Ardından el işi kağıdına rakamları çizdim ve kestim. Renkleri söylemişti: 3, 6, 9 ve 12 beyaz olacak, gerisi siyah olacak. Bunları hazırlarken endişeliydim — acaba hiç mi müdahale etmemem lazım? Ama bu kadar ince detayı o yapamaz? O zaman yapabileceği kadarını mı yapmalı? O zaman ortaya çıkan şey kusurlu olur… Ya o yüzden düşük not alırsa? Ama önemli olan not mu? Çaba mı? Bence çaba… Ya ona göre? Bilmem ki…

Rakamları kestikten sonra müdahale etmemeye karar verdim. Yapıştırdı, üzerine kendi deyimiyle “ayrıntıları” yaptı, etrafını parlak pastellerle boyadı. Ve ortaya kendi yaptığı belli olan, belki ben yapsam daha “etkileyici” görünecek olan ancak onun eseri olduğu için bence çok kıymetli olan bir iş çıktı.

Saat

Akşam babasına “Bugün saati yaparken çok eğlendim” demiş. Bence daha fazlasına gerek yoktu, görev tamamlanmıştı.

Nasıl bir not alır, hiç bilmiyorum, önemli de değil. Okuldan döndüğünde çok mutluydu. Saatlerin hepsini duvara asmışlar. Sanırım ona yetmişti bu.

Susan Striker’ın Young at Art isimli bir kitabını okuyorum şu sıralar. Küçüklerin sanata meraklandığı yaşlarda (ki bu sandığımızdan çok çok daha küçük bir yaş aslında) ebeveynlerin onlara nasıl yaklaşmaları gerektiğini anlatıyor. Bir sanat eserinin değerli olması için “güzel” olmak zorunda olmadığını, örneğin resim yapan çocuklarımıza “çok güzel olmuş, harika yapmışsın” dediğimiz zaman onun emeğini ödüllendirmediğimizi, önemli olanın ortaya çıkan sonucun bizce onaylanması olduğunu düşündürttüğümüzü söylüyor.

Ve diyor ki:

SusanStriker

“Çocukları yetişkinler gibi resim yapmaya zorlamak yerine, çocuklar gibi resim yapma kapasitesine sahip olan yetişkinler yaratmalıyız.”

Bu çocuksu hissi hiç kaybetmesek, önemli olanın onaylanmak, toplumca belirlenmiş başarı kıstaslarına uymak ya da bir kalıba sığmak değil, yaptığın şeyden keyif almak olduğunu unutmasak dünya daha güzel bir yer olmaz mı?

“Hayatta önemli olanın kazanmak değil, elinden geleni yapmak” olduğunu, başarı denilen şeyin asıl ölçütünün “mutluluk” ve “kendinle barışıklık” olduğunu hayat felsefemiz haline getirsek, biz de, çocuklarımız da, insanlık da daha mutlu olmaz mı?

Öyle olur gibi geliyor bana.

6 yorum

  1. Şu güzel , rengarenk bakış açınızdan bir tutam alabilirmiyim lütfen .

  2. Geçen gün konuştuk görümcemle bu konuyu eğitimci kendisi çocukları da var aynı zamanda.Kendi öğrencilerinin ödevlerini anneleri babaları yaptığı zaman anladığını ve ona göre not verdiğini söyledi.Ama aynı uygulama maalesef ki onun çocuklarının öğretmenleri tarafından uygulanmıyordu.Şimdi ki performans ödevleri hep anne-baba elinden çıkma.Hatta bazısı öyle hırs yapıyor ki tübitak ödülü alacakmışcasına tasarımlara imza atıyor.Belki o bu işle uğrşırken çocuk uyuyor oluyor.

    Sonra ne mi oluyor hazırcı,üretemeyen bir nesil.

    Ödevin çoğunluklu kısımında sadece destek vermek görevini tam manası ile icra ettiğin için tebrik ederim.

    Ne güzel demiş o kitap içimizdeki çocuğu ve o çocuğun yaratıcılığını öldürmemek dileğiyle.

    sevgiler

  3. Bunu kendim küçükken bizzat yaşamıştım. İlkokul 3 veya 4’e gidiyor olmalıydım, resim yarışmasına katılmamız için orman resmi yapmamızı istediler. Sınıfta 3 çocuk olarak hep resimlerimiz alınıp yarışmalara gönderiliyordu. Ben tabiri caizse, yukarı doğru uza uza bitmeyen bir resim yaptım, ne bir perspektif, ne “orman”a dair ağaçlar güruhu… Hatta gökyüzüm beyaz bulutlarım maviydi sanırım.
    Resimde iki ağaç ve çocuklar vardı bir de sincaplar.

    2.lik ödülü verdiler, 1. olacağına kesin gözüyle baktığım arkadaşın resmi ise ufka doğru giden bir ağaç tepeleri ve pastellerin birbirine yedirildiği müthiş bir ton geçişiydi, gök maviydi ve ufka doğru beyazlaşıyordu, sanırım Bob Ross bile bu kadarını yapamazdı. 4. oldu hatta buna kızdığını duydum, ben de şaşırmıştım. Bir erişkin gibi yapılmış bir resimle çocuk beyninin resimlerini iyi ayırt eden değerli bir jüriydi. Bunu 25 yıl sonra bu yazıyla ve kitaptan taranmış görselle daha iyi anlıyorum.

    O zaman o çocuk halimle, bunun yanında benimkinin ne lafı olur ki? diye düşünmüştüm. Hatta resimlerimizle çekilen bir fotoğraf halen durur, imkân olsaydı yüklerdim buraya. 🙂

    Tüm çocuklar erişkinlerin veya erişkin gibi sanat yapan çocukların yaptıkları için bunu düşünürler.

    Yıllar sonra duydum ki o çocuk artık resim yapmıyormuş, ben halen yapıyorum, şuradan da benim bu 30 yaşımdaki halimle geçen ay yaptığım (ne tesadüf ki!!) “orman” resmine bakabilirsiniz… :))

    http://artsfeeling.blogspot.com/2013/03/that-and-those.html

    Çocuğun sanatının küçük yaşta doğru değerlendirilmesinin (yrtrnrği keşfedip onu boğmak değil! Serbest bırakmak ve çocukça serpilmesine izin vermek) ne kadar önemli olabileceğinin ayaklı binlerce kanıtı vardır, ben de onlardan biriyim. İyi ki bu noktaya değindiniz Elif hanım.

  4. bende elıfle aynı dusuncedeyım ama cevremdekı cogu velı bu dusuncemden dolayı benı yanlıs buluyor..ozellıklede performans odevlerını cocukların dusunup,onların tasarlaması ve yapması gerektıgıne ınanan bır anneyım..ama malesef kı ne cevremız nede egıtım sıstemımız bu goruste degıl..:(:(
    buda cocuklarımıza zarar verıyor bence ..
    ınsallah kı bu sıstem bırgun duzelecek

  5. Bir eğitimci olarak performans görevinin nasıl yapılacağı çocuğa hangi aşamalarda destek verileceği konusunda çok aydınlatıcı bir yazı ve ödev örneği sundunuz.Gerçekte performans ve projelerde görevleri öğrencilerden çok ebeveynleri benimseyerek onlara destek olduklarını düşünüyorlar oysaki görev bittiğinde öğrenci tatmin olmalı bişeyleri başarma hissini yaşamalı ebeveyn sadece gerekli noktalarda yardım etmeli. günmüzde öğrenciden çok ebebeynler başarı hazzını yaşamak için bir çocuğun yapamayacağı ödevlerle karşılaşıyoruz ve sınıf içinde kendi çabasıyla ödev yapan ve ebeveyn tarafından yapılan ödevler kabak gibi ortaya çıkarak kendini tatmin eden öğrenci öğretmen tarafından desteklenerek mutluluk yaşarken ebeveyn ödevli öğrencilerde belki kendi görevlerini birdahakine kendileri yapmaya daha istekli hale geliyorlar.Bu konuya bloğunuzda yer vererek bakış açısı kazandırdığınız için tekrar teşekkürler.Deniz’i mutlu edecek görevlerin olduğu neşeli bir eğitim dönemi diliyorum:)