16 Yorum

Anne olmak hayatta yaptığım en gerçek şey

Beş Yıldızlı Söyleşiler’de genellikle bir söyleşide İstanbul (yüz yüze), bir diğerinde İstanbul dışı olmasının ötesinde, bir iki kriteri bağlı tutsam da söyleşiye katılacak olan kişiyi şans belirliyor. Ancak bu sefer bir torpil geçtim. Söyleşiye katılan anneden çok konuya…

Bu seferki konuğum, Nisan ayının Otizm Farkındalık Ayı olmasından yola çıkarak M. İrem Afşin oldu. İrem de bundan bir süre önce Beş Yıldızlı Söyleşiler’e katılmak istediğini belirtmişti. 2 Nisan’da Dünya Otizm Farkındalık Günü nedeniyle 100’ü aşkın blog “Otizmi Fark Et, Yaşamı Paylaş” kampanyası dahilinde #2NisanOtizmOrtakYayın projesi için İrem’in kaleme aldığı yazıyı paylaşmıştık. Konuyu desteklemek adına, söyleşi için sıra bekleyen diğer annelerin anlayışına sığınarak İrem’in söyleşisini öne çektim ben de… 

İrem’le iki hafta önce bir Cuma günü, bahar “ben geldim” diye bas bas bağırırken buluştuk. O, o hafta devam eden sosyal medya kampanyasının, bense matbaadan yeni çıkan kitabımın heyecanını yaşıyorduk. O heyecanla bir konuştuk, pir konuştuk. Daha da çok konuşurduk, ama evde bekleyen çocuklar olunca bitirmek zorunda kaldık. 

Girizgahı daha fazla uzatmayayım, söyleşimiz uzun zaten… Bilmiyorum sizlere neler düşündürtecek, ama bana çok iyi geldi… 

BesYildizliSoylesi16

Anne olmadan önceki İrem’i tanıyarak başlayalım mı?
Nisan doğumluyum ben, tam bir bahar çocuğuyum. Herhalde bu yüzden kışı pek sevmem, soğuk hiç sevmem, sonbaharda depresyonlu tarafım ağır basar, ilkbahar ve yaz severim… Ortaokuldayken, “o kadar yaşlı olmak nasıl bir duygudur acaba?” diye merak ettiğim yaştayım şimdi, tam 40.

Sıska kadının teki olduğum ve hala liseden, üniversiteden kalma kıyafetlerime sığdığım için, çok fazla yaşımı gösterdiğimi düşünmüyorum. Diyenler doğru demiş, insan gerçekten hissettiği yaşta kalıyor. Biraz yüzüm ve çizgilerim beni ele veriyor sanki ama seviyorum ben onları…

Anne olduktan sonraki İrem’i tanıtmanı istesem? Bu tanıma bir de oğlu otizm teşhisi aldıktan sonraki İrem’i eklemeli miyiz?
Bence 3 farklı İrem var hayatım boyunca… Anne olmadan önceki aklı biraz havadaki İrem. Anne olmaya hazırlanırken ve oğlumun ilk yaşlarındaki sorumluluk sahibi olmaya, sadece kendi için değil, oğlu için de yaşamaya alışmaya çalışan İrem. Bir de, otizmden sonraki İrem var tabii. Sanırım en çok o İrem’den memnunum.

Bence benim gerçek anneliğim, zaten otizmden sonra başladı. Benim standart bir anneden en büyük farkım, farklı gelişim gösteren bir çocuğum olması. Nazım Özgün’e 3 yaşında atipik otizm teşhisi konulduktan sonra, otizmle tanışıp onunla beraber yaşamayı öğrendiğimiz son 8 yıllık süreç, tabii ki benim de, oğlumun da hayat akışını tamamen değiştirdi. Bazen düşünüyorum da, sanki otizmden önce başka bir hayatımız yokmuş gibi geliyor.

O kadar kesin bir çizgi, öyle mi?
Bu süreçte yaşadığımız her şey, benim hayata bakışımı, hislerimi ve hayallerimi tamamen değiştirdi. Otizm ve oğlumdan öğrendiklerim, kendimi yeniden tanımlamama neden oldu, öyle ki gerçek bir hiperaktif olduğumu bile O’nun teşhisinden sonra öğrendim… Düşünüyorum da, otizm hayatımıza girmeseydi, belki biz daha yalnız, sap gibi bir ana-oğul olarak hayatımızı sürdürüyor olabilirdik. Oysa şimdi kocaman bir otizm ailemiz var, sadece otizm değil, farklı gelişim gösteren her çocuk oğlumun kardeşi sayılır bana göre.

Keşke böyle olmasaydı dediğin oldu mu?
Otizmle hayata devam etmek hiç kolay değil. Zor ve beş bilinmeyenli denklem gibi. Çok ağır darbeler de alıyorsun. O güne kadar çocuğun ve kendin için hayal ettiğin, arzuladığın, istediğin her şeyden bir çırpıda vazgeçmek kolay değil… Çocuğunun belirsiz ve zor durumu yetmiyormuş gibi, başka acılar ve yokluklar da beliriyor.

Mesela?
Mesela, otizmden sonra yakın arkadaş çevrem aniden değişti. 20 yıllık arkadaşlarım aniden ortadan kayboldu, kendi çocukları ile Nazım Özgün’ün bir araya gelmesini istemeyenler oldu, ailemizin bir kısmı bizimle ilişkisini kesti, işimi, çevremi her şeyimi değiştirmek zorunda kaldım,çok kırıldım, yaralandım ama hayatı tanıdım. Zaten kısa zaman sonra dediğim gibi, otizm ailemiz bizim “gerçek ailemiz” oldu…

İşte ben bunu anlayamıyorum. Bu empati yoksunluğunu… Evet, bilmediğimiz birçok şey var ve örneğin ben daha “otistik” yerine “otizmli” dememiz gerektiğini, daha doğrusu bu tanımlamanın daha doğru olduğunu, ailelerin de bu yönde bir beklentisi olduğunu yeni öğrendim. Ancak bugüne ne kadar ne otizmli, ne başka bir farklılığı olan kişiye karşı ayrımcılık -en azından bilerek- ne uyguladım, ne de uygulanmasına göz yumdum. İnsanlar nasıl bu kadar acımasız olabiliyor, anlamıyorum. 
Biliyor musun otizm hayatımıza girmeden önce de, benim de farklı gelişim gösteren bireylere bakış açım senden farklı değildi, çocukken bana bu konuda çok şey öğreten hafif engelli bir arkadaşım olduğu için belki de… Biz böyle büyümedik, böyle bir terbiye almadık diye düşünüyorum. Sadece engelliler için değil, her türlü farklılık için ayrımcılığa karşıyım. Ama otizmden sonra azınlık olmak da, dışlanmak da, ayrımcılığın her türlüsünü görmek de ne demek yaşayarak anladım.

Geçtiğimiz yıl “Nazım’a Bir Okul Gerek” kampanyamızdan bu yana sosyal medyadaki anneler de girdi hayatıma…

Ben de seni o kampanyayla tanıdım zaten. Twitter üzerinden…
Sen ilk tweet’leri atanlardan biriydin, evet! Bu benim için çok değişik bir dönem, hiç “doğal gelişim gösteren” –normal demiyoruz artık! – çocukların anneleriyle arkadaşlık etmemiştim bugüne kadar; daha doğrusu onlar benimle etmemişlerdi. Şimdi her birinize tek tek sormak istiyorum: Bugüne kadar neredeydiniz? Örneğin Nazım her gittiği okuldan uzaklaştırılırken bir ya da iki tane sizin gibi veli olsaydı o sınıfta, bizim işimiz ne kadar kolay olurdu? O yüzden bazen sizlerle konuşurken hala çekiniyorum,sizlerin çocuklarınızla yaşadığınız pek çok şeye sahip olamadığım için belki de bocalamam normal…Her gün biraz daha öğreniyorum sizlerle yaşamayı ama inan, pek de kolay değil.

Geç olsun, güç olmasın diyelim o halde. Ne iyi ettik de sen bizleri, bizler seni bulduk. Ben –kendi adıma- çok şey öğreniyorum senden.
Peki, biraz başa dönelim… Kaç yaşında anne oldun?
29 yaşında doğurdum.

İstenen/planlı bir hamilelik miydi?
Hayatımda planlı programlı olarak yapmayı becerdiğim çok az şey var, hep 30 olmadan anne olmak istemiştim. Biyolojik saate çok inanırım, hamile kalmadan önceki 6 ayı minik kedi yavrumu kucağımda taşıyarak, onu besleyerek ve sokaktaki hamileleri merakla izleyerek geçirdim. O dönemde yaşam şartlarımızdan dolayı duygusal olarak anne olmayı çok istesem de, mantıklı cadı tarafım “henüz hazır değilsin hem hiç de zamanı değil” diye düşünüyordu.

Oğlumun gelişi, bana hayatta aslında hiçbir şeyi planlayamayacağımı da gösterdi. Hayat bazen iyi ve kötü sürprizleri aynı anda yapar ya, büyük 2001 krizinde işsiz kaldım, tam o sırada Nazım Özgün gelmeye karar verdi.

Evet hiç planlı değildi, kaza değildi aslında ama sürpriz oldu, kendisi gelmek istedi diye düşünürüm hep, ama ben de çok istedim, zaten sonraki süreçte yaşadıklarımızı düşününce “iyi ki o zaman doğurmuşum” diyorum, krizle karışık milenyum bebeği bir oğluşum var!

BesYildizliSoylesi19

Ben anne olan bir kadının hayatını Çocuktan Önce ve Çocuktan Sonra olarak ikiye ayırıyorum. Benzer şekilde, kadınla erkeğin hayatının da ikiye ayrıldığını düşünüyorum: Anne-Baba Olmadan Önce. Anne-Baba Olduktan Sonra. Ne dersin?
Benim için evlilik başka, anne olmak çok başka kavramlar. Demin bahsetmiştim, bende birkaç farklı İrem olması da bu yüzden. Kim bilir, evliliğimi sürdürebilmiş olsaydım farklı düşünürdüm herhalde ama… Şöyle söyleyeyim: Toplamda beş yıl evli kaldım, onun da son 1.5 yılı boşanmaya çalışmakla geçti…

Şimdi?
Boşandıktan sonra 6 yılı Nazım Özgün ile yalnız başımıza çekirdek aile bile olmadan geçirdikten sonra son 4 yıldır, hayatımı paylaştığım bir hayat eşim,sevgili sevdiğim var, artık çekirdek aile sayılırız sanırım-ki iyiyiz biz böyle…

“Evlen” baskısı hissettiğin oluyor mu?
Evliliğe inanmayan gruptan asla değilim ama yoğurdu üfleyerek yemeyi öğrendim diyelim. Bizim ülkemizin ve yetiştirilme tarzımızın getirilerine bakınca, evli olmanın da evli olmamanın da kötülüklerini biliyorum. Etrafımda çok çok az sayıda “Bir daha evlensem böyle bir çiftin yarısı olmak isterim” dediğim çift kaldı, ama şimdiki aklım olsa ilk evliliğimde becerdiğimden daha erken boşanırdım diyeyim! Her ne hikmetse beni ısrarla evlendirmeye çalışan dostlarım ve merakla çok soranlar için söyleyeyim, önümüzdeki kısa vade kalkınma planlarımda yeniden evlenmek yok!

Bize otizmi anlatır mısın İrem? Çoğumuz için Yağmur Adam’daki Dustin Hoffman’dan ibaret otizm.
Benim için de öyleydi, otizm=Rain Man… Taa ki Nazım iki buçuk yaşına gelene kadar. Şimdi küçük bir mucize hikâyemiz var bizim aslında, yoğun tedavi ve eğitimlere hızlı cevap veren Nazım Özgün sosyal ve kişisel anlamda otizmin birçok sorununu atlatmış durumda, 7 yaşından beri de daha çok Asperger Sendromlu.

Asperger? Otizm’den farklı mı?
Otizm yelpazesinin farklı bir noktasında duran, göreceli olarak daha hafif bir sosyal gelişim farklılığı hali Asperger. O yüzden kendisi bile anlatırken “benim bir otizm geçmişim var, artık Aspergerliyim” der! Biz otizmin içinde iyileşme/ilerleme kaydeden (İngilizcede “recovered children” deniyor, bence çok uygun bir tanım), uyum sağlamayı başarmış, çok çok şanslı, küçük bir gruba dahiliz. Daha ağır sorunlarla hayatta var olmaya çalışan otizmli çocuğumuz çok daha fazla….

Yani her otizmli çocuk Nazım kadar gelişme gösteremeyebilir diyorsun?
Ne yazık ki… Bunun birçok nedeni var aslında ama bence en önemlisi, her otizmlinin bir diğerinden farklı olması. Bazen bir tedavi bir çocukta çok başarılı oluyor, bir diğerinin ise daha beter gerilemesine neden oluyor. Az sayıda da olsa bazen zeka geriliği de otizme eşlik ediyor, bu yanlış biliniyor aslında, her otizmli “zeka engelli” değil! Ama yaşam şartları, imkanlar, ailenin sosyo-ekonomik yapısı, bilgisi, doğru uzman ve ekiplerle çalışmak da otizm mücadelesinde etkili faktörler. Bir düşünsene, çocuk nöroloğu veya eğitim merkezi olmayan illerimiz var, ne yapsın şimdi o aileler?

Nasıl ortaya çıktı?
Nazım Özgün çok sakin bir bebekti, hep! Hatta derdim ki kendi kendime, çok yoğun çalışan bir anne olduğum için, “tam bana göre bir bebek!” İnsan dünyadan bu kadar bihaber olabilir tabii, şimdi bazen o saf İrem’i düşünüp gülerim.

Nasıl sakin bir bebekti?
Kolik dönemi haricinde sorunsuz, çok çok emen , uyuyan, çok ağlamayan bir bebek…Ayaklandıktan sonra bile evde tek bir biblonun yerini oynatmadım, asla yaramaz değildi ki?Ama 1,5 yaşındayken çok fazla kelimesi yoktu, toplamda 15 kelime belki söylüyordu. Kendince bir dili vardı. Sürekli bir şeyler anlatıyordu ama anlamak mümkün değil. Doğru dürüst bir kelime yok, ANNE hiç yok. Hareketler de eksik, ne baş baş yapmak, el sallamak, tel sarar yapmak… Bu tür şeyleri hiç yapmıyordu Nazım Özgün. Ne yaptıysak asla öğrenmedi bu tip detayları. Ben bunları “her çocuk farklıdır”a veriyordum.

Öyle değil midir ama? Şimdi bunu okuyup da çocuğu tel sarar yapmayan bir anne paniklemeli mi?
Hayır tabii ki… Bu çok ufak bir şey. Hep beraber paylaştığımız ortak yazıdaki belirtiler var ya, onların yarısı ve daha fazlası varsa bir otizm tablosundan bahsediliyor olabilir.

En belirgin belirtiler neler?
Birincisi, göz kontağını kaybetmiş olması, seslenince bakmaması ve ikincisi, konuşma olmaması, konuşuyorken susması… Örneğin, ilk yıllarda Nazım Özgün dokundurmuyordu kendisine…

Hiç?
Hiç. Ben oğluma tekrar sarılmaya başladığımda yaklaşık 5 yaşında falandı. Düşün ki resim çektirirken… onu giydirirken bile dokunulmasına tahammül edemezdi. Ha, bunun şöyle bir iyi tarafı oldu: kendi kendine giyinmeyi çok çabuk öğrendi!

[Burada kahkaha attık ikimiz de…]
Aynen öyle… Madem dokundurtmuyorsun kardeşim, al kendi işini kendin gör dedim.

Peki, iki buçuk yaşına kadar bir şey sezinlemedin mi?
Konduramadım diyeyim. İlk tepki hep o oluyor zaten, konduramamak. Ancak bir gariplik vardı, birden fazla gariplik vardı. Üç ay önce salondan arka odaya seslendiğimde patır patır koştura koştura gelen çocuk yok oldu. Dibinde oturmasına rağmen seslendiğinde en ufak bir tepki vermeyen bir çocuk geldi.

Hiç unutmadığım, benim için “Evet, otizm buymuş demek ki” dediğim tablolardan birini anlatayım sana: Bir akşam evde yalnızız. Mantıklı bir saatte yatmışız, gecenin bir saatinde enerji topu halinde fırlayıp çıkmış yataktan. Tabii ki ben de…

Salondayız. Televizyon açık. O da benden, işte şimdi senin olduğun kadar [bir kol mesafesi] uzak. Koltuğun yan tarafında, duvara doğru duruyor.

Kaç yaşında dedin?
İki buçuk…

Henüz teşhis konmamış?
Hayır, tam değil. Bu olayı video gibi hatırlıyorum. Bir elinde mavi battaniyesi var… O mavi battaniyesi vazgeçilmez zaten. O nereye, battaniye oraya. Koltuğa oturuyorsa battaniyenin üstüne oturuyor. Yere oturuyorsa battaniye yanında. Sokağa çıkıyorsak battaniye torbada. Duyusal bütünlemedeki eksiklikten kaynaklanan bir şeymiş, o dönemde takıntı halindeydi o battaniye… Neyse, diğer elinde de biberon var. O biberonda da süt var. O sütün bitmiyor olması gerekiyor. İçsin, içmesin, o biberonun dolu olması gerekiyor.

Biterse?
Kıyamet kopuyor… “Bu bitti, buna yenisini koyalım” diye iletişim kuran bir çocuk da değil o dönemde. Ağlıyor, bağırıyor, tepiniyor ve karşısındaki kişinin konunun süt olduğunu hemen anlaması gerekiyor, yoksa sonu felaket! Bitmeyen bir çeşme gibi o biberonun doluyor olması gerekiyor. Bir elinde biberon, bir elinde battaniye, yüzünü tamamen duvara dönmüş vaziyette, bir o yana, bir bu yana sallanıyor.

Seslendim. Bağırdım. Bir iki kere yanına gidip omzuna dokundum, ki hiç istemediğim bir şey, sıçrıyor çünkü…

Sonra?
Bir anda televizyondaki dizi değişti ve reklama girdi. Döndü, reklama baktı. Bana bakmıyor ama reklama bakıyor. Yere çöküp, oturup ağladım. “Beni duymuyor. Ama reklamı duyuyor” diye… İstediğini duyuyor. Reklam müziklerini duyuyor. Tekrar eden her şeyi duyuyor. Ama beni duymuyor.

Ne yaptın?
Tam o hafta evdeki yardımcı kız işi bıraktı ve Müge bizimle çalışmaya başladı. Müge’nin otizmin başından ilkokula gidene kadarki dönemde en büyük şansım olacağını çok sonra fark ettim. İnsanın bir kız kardeşi olsa ancak bu kadar yakın olur. Ben şöyle ifade ediyorum hep bunu: Nazım Özgün’ü ben doğurdum. Sonra Müge bir kere daha doğurup bir de üzerine konuşturdu. Müge’yle beraber biz evin içinde bir ekip olmasaydık oğlum bu noktaya gelmiş olmayabilirdi.

Ne yaptı Müge?
Çalışmaya başladıktan bir hafta sonra bana bir ayna tutarmış gibi “Siz bu çocuğun hiçbir oyuncakla oynamadığının, hiçbir komuta cevap vermediğinin, çocukla beraber ortaklaşa bir şey yapılamadığının farkında mısınız?” diye sordu. “Bütün gün parkın içinde oturmak istiyor. Hiçbir oyuncakla normal oynamıyor. Arabaları yerde sürmek istemiyor, tekerlek çeviriyor. Bence biz yavaş yavaş otizme bakıyoruz” dedi.

Müge’nin bu konuda eğitimi var mıydı?
Hayır ama daha önce bu tarz bir çocuğa bakmış. O aile de onu dinlememiş, hep çok üzgündü bu konuda, o yüzden otizmle ilgili hem çok okumuş, hem de sanki doğuştan gelen bir yeteneği vardı…Nazım Özgün’de otizmi yeneceğine ahdetti adeta!

O böyle deyince senin tepkin ne oldu?
“Aklını yemişsin sen!” dedim. “Bence bir pedagoga gidelim” dedi Müge. Direndim. Bir hafta on günün sonunda “Ya pedagoga gideriz, ya da ben işi bırakırım” dedi. Ben de bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordum zaten ve gittik.

Çevrenden nasıl tepki aldın?
Kendi babası dahil “İki buçuk yaşındaki çocuğun psikologda işi ne, sen kendini doktora götür” şeklinde bir tepki…

Yakın ailenden de mi?
Hayır, annem ve babam, onlar hep destek oldular. Annem de ilk fark edenlerden biridir…

Sen de farkındaydın bir şeylerin ters gittiğinin?
Farkındasın ama konduramıyorsun. Nazım Özgün bana yanıt vermediğinde benim ilk yaptığım şey onu bir kulak-burun-boğazcıya götürmek oldu, işitmesinde bir sorun olduğunu düşündüğümden. Birçok otizmli aile bunu yapar zaten.

Çocuk doktorunuz nasıl yönlendirdi sizi bu süreçte?
Kendisinin yüzüne söylediğimden burada da söyleyebilirim: Bizi çok bekletti. “Konuşmuyor” dediğimizde, babasının da geç konuşmasına verdi, “Bir sabah uyandığında ‘anne süt ver’” diyecek diye geçiştirdi. Ne cümle kurması, çocuk üç yaşına gelmiş daha kelime çıkmıyor ağzından!..

Sonra?
Sonra… Yaklaşık 6-7 doktor dolaştık. Herkes farklı bir şey söyledi. “Bu çocuk bitkiden farksız olacak. Konuşamayacak” diyenler oldu.

Pedagoga mı gittiniz?
Ağırlıklı olarak pedagog, psikolog. Çok enteresan, bir çocuk nörologunun görmesi gerektiğini bir altı ay sonra, kendi çalıştığı işyerinde de otizmli bir çocuk annesi olan bir arkadaşım söyledi, “Sen ha bire psikologlara götürüyorsun ama nörologun da görmesi gerekiyormuş” dedi.

İlk teşhis ne oldu?
Bir psikolojik danışmanlık merkezine gittik. “İletişim geriliği var” dediler. Haftada bir özel eğitime başladılar. İlk sekiz ay, haftada bir gün 45 dakika terapiye gitmeye başladık. İlk yirmi dakikası bizimkinin “Hayır, ben o odaya girmem” diye ağlamasıyla geçiyor. Ben bu terapilerin amacını anlayamıyorum. 150 lira verip çıkıyoruz, çocuk yarısında ağlıyor. Hoş, terapilerin ilk dönemi oldukça zorlayıcı zaten. Çocuğu, girip kaldığı dünyadan tutup çıkarmaya çalışıyorsun ve bu da zor bir süreç.

Terapiye başladıktan sonra…
Bir gün Heybeli Ada’dayız… Ayşe Arman’ın, o zamanlar tanımadığım, şimdi otizmin bizi buluşturduğu bir arkadaşım olan Pınar Kahraman Küçükaras’la yaptığı bir röportajı okuyorum. “Allah’ım” diyorum, “bu kadının oğlunda olduğunu söylediği şeyler Nazım’da da var… Ve bu kadın otizm diyor, ama bizimkinde iletişim geriliği var deniyor.” O zaman laptop falan da yok. Çocuğu arkadaşıma emanet edip internet kafeye gittim. Otizm’in o’sunu google’a yazıp, çıkan tabloya bakıp, “hadi ya” deyip, Pazar akşamı eve erken dönüp, AVM’ler kapanmadan Pınar’ın kitabını aldım. Pazar gecesi sabaha kadar ağlayarak okudum. Pazartesi iş yerinde altını çizerek “Bu da bizde var, bu da var, bu da var” diye okumaya devam ettim. Ancak Salı sabahı kendimi toparlayıp, bizi sekiz aydır “iletişim geriliği” teşhisiyle haftada bir gün terapiye çağıran danışmanlık merkezine gittim. Dedim ki, “Burada böyle böyle şeylerden bahsediyor, bunların hepsi benim oğlumda da var.”

Nelerden bahsediyoruz?
Saç kurutma makinesinin, elektrik süpürgesinin sesinden korkmak. Yüksek seste kulaklarını kapatmak. Dönmek. Kollarını çırpmak. Otizm dünyasının dışındaki insanlara komik gelebilecek çamaşır makinesi fenomeni… Rutin olan her şey, rutin ses, rutin ışık, rutin bir dönme hareketi… Bunların aynısı bizde var. Siz bana iletişim geriliği dediniz, şimdi ne diyorsunuz diye sordum. “İrem Hanım, biz size alıştıra alıştıra söylemek istedik” dediklerinde ne diyeceğimi bilemedim. Bağırdım, çağırdım, en sonunda masayı şöyle devirip çıktım.

Sonra?
Yeniden doktor arayışına girdik. Müge bir yandan, ben bir yandan. Ben bu arada internette deli gibi araştırma yapıyorum. O dönemde Türkiye’deki en büyük yazışma grubu olan ABA-Türkçe grubunu buldum. O gruptaki her aileye, her anneye çok şey borçluyum, yolumu aydınlattılar, her zaman..

BesYildizliSoylesi18

Peki ya doktor arayışı?
Altı uzmanın sonunda Cerrahpaşa’da Prof. Dr. Barış Korkmaz Hoca’yı bulduk. Telefonda randevu verirken “Burada birkaç saat kalacaksınız, hazırlıklı gelin” dediler. Şaşırdım. “Nazım Özgün öyle birkaç saat kalamaz, arıza çıkarır” dedim. “Biz hazırlıklıyız, siz getirin” dediler. Gittik. Normal muayeneden sonra, yarım saatin sonunda Nazım Özgün huzursuzlanmaya başladı. Gitmek istedi, kapıya doğru yöneldi. Barış Hoca kapıda durdu, göndermedi. Nazım Özgün ağlamaya başladı. Ama ne ağlama. Öfke nöbeti, ama çok daha şiddetli, çok daha uzun süreli… Ağladı, bağırdı, çağırdı,  kafayı yere vuruyor, kollarını ısırıyor, resmen kıyameti kopardı. Barış Hoca’da tık yok. Ben durdurmaya yeltendim, Barış Hoca beni de durdurdu. “Bunu şimdi yapmam lazım, nereye kadar gidiyor görelim” dedi bana… Ve ben o yarım saat, Nazım’ın ağlamasını seyrettim.

Çok zor olmalı…
Hem de çok zordu.

Sonra?
Yarım saatin sonunda, Nazım Özgün ağlamaktan yorgun düştü. Aylardan sonra ilk kez yanıma gelip oturdu. Uzun zamandan sonra ilk kez bana sokuldu, ilk kez dokundu. Nazım Özgün sakinleştikten sonra Barış Hoca bana döndü, “Otizm dünyasına hoş geldiniz” dedi. O an resmi teşhisimizi aldık.

[Burada ikimiz de gözyaşlarımızı tutamadık]

Asıl tedavi bundan sonra mı başladı?
Evet. Nazım Özgün için resmi teşhisi aldığımız 3.5-4 yaş döneminden sonra ilk 3 yıllık dönemde yoğun ve daha sonra zamana yayılmış destek biçiminde uygulamalı davranış analizi (ABA), uğraşı terapisi, duyusal bütünleme, dil-konuşma terapisi, oyun terapisi ve müzik terapisi ile karma bir eğitim programı sürdürdük. Kim ne derse desin ben otizmin tedavisinin sadece eğitimle olacağına inananlardan değilim- bu hastalığın çok ciddi bir biyolojik tarafı var, bu nedenle eğitimle birlikte DAN (Defeat Autism Now) protokolü dahilinde özel dietler (Glutensiz kazeinsiz diet,şeker dieti), beslenme takviyeleri, ağır metal atılımı gibi farklı biyolojik tedaviler de uyguladık. Bence Nazım Özgün’ün bugüne gelmesindeki en büyük etken budur, eğitim ve biyolojik tedavileri birlikte uygulamamış olmamız…

Bu alanda çalıştığınız doktorların isimlerini de verebilir miyiz, başkalarına da referans olabilmesi açısından?
Ben çok şanslıyım bu konuda, sevgili Dr. Cem Kınacı (ülkedeki tek DAN doktorumuz!) ve çocuk metobolizma uzmanı değerli Prof. Dr. Ahmet Aydın ile çalıştık Nazım Özgün için, onlar benim hocalarım. Eğitim ve nörolojik kontrollerimizi de idolüm Prof Dr. Barış Korkmaz ile sürdürüyoruz, eğer Barış Hocam olmasaydı biz seninle şimdi çok başka şeyler konuşuyor olabilirdik, çok ciddiyim!

Evdeki süreç nasıldı?
Nazım Özgün’ün uyanık olduğu her anı, bir eğitim fırsatına çevirmek için evin altını üstüne getirdik. Bizim evdeki eğitim materyali ve ve oyuncak ile iki anaokulu açabilirim, o derece!

O ne kadar zorlansa, etraftan ne kadar olmadık tepki görsek de mümkün olduğunca sosyal hayatın içinde, kalabalıklar arasında zaman geçirdik veya geçirmeye çalıştık diyelim… İlk iki yıl, kabus gibi olsa da terapiler yoğunlaştıkça, Nazım Özgün öğrenmenin keyfine vardı… Önce garip Özgünce kelimeler geldi, sonra ilk cümleler, sonra düzelen göz kontağı, komut alabilme ve kişisel bakım becerileri… Gerisi bir film gibi hızlı aslında, çok uzun bir zaman dilimi olmasa da, benim açımdan hayatımızın başka bir zaman dilimi yok sanki?

Parasal açıdan zorladı mı seni bu süreç? Bahsettiğin tedaviler sigorta tarafından karşılanıyor mu? Ya da devlet?
Bütün bu tedaviler, terapiler, yapılan sosyal etkinlikler maalesef oldukça pahalı, devletin otizm raporu ile sağladığı eğitim saatleri genel dünya ortalamasına göre çok düşük kalıyor, dolayısıyla ek tedavileri cebinizden karşılamak gerekiyor. Üstüne üstlük bir de maalesef, otizmli ailelerin üzerinden para kazanan sözde uzman bir sürü insanla da karşılaşıyoruz, çok dikkatli ve araştırmacı olmak gerek. Bu anlamda otizmle mücadele, pahalı bir mücadele diyebilirim ve inan bana bir tek maaşımla, ailem bana çok destek çıkmasaydı yapamazdım da zaten. Hatta anımsıyorum, çok pahalı olduğu için ağlayarak vazgeçip yaptıramadığım tedaviler veya aldıramadığım eğitimler de oldu geçmişte. Bu yüzden en kısa sürede otizmli ailelere devletin desteğini artırmamız gerekiyor.

Şimdi nasıl Nazım?
Şimdi, özel bir okulun beşinci sınıfında. Derslerinde oldukça başarılı, sosyal olarak da uyumlu, ancak bindiği bir otobüsün ter kokusundan geçilmediğini yüksek sesle beyan etmekten çekinmeyecek kadar rahat bir çocuk. Yüzüyor, basketbol oynuyor, satranç oynamayı, bol kitap okuyup bateri çalmayı ve tabii futbolu çok seviyor, kendine has takıntılı konuları da var, mesela kadın cinayetleri!

Kendisiyle ilgili yaptıklarının farkında mı? Senin yazılarını, kampanyaları okuyor mu?
Evet, her şeyi okuyor.

Bunu okuyacak mı?
Evet. Seni biliyor zaten. Hepinizi biliyor. Twitter adreslerinize kadar biliyor. Benim hatırlamadığım kadar hatırlıyor.

Ayaklı hafıza kartı!
Aynen öyle… Kayıt-kafa derim ben! Bizim İstanbul’daki ulaşım rehberimizdir o aynı zamanda… İstanbul’un her iki yakasındaki, bindiği veya binmediği tüm otobüs ve metro numaralarını, güzergahlarını, duraklarını bilir Nazım Özgün. Kuştepe’nden, atıyorum, Kadıköy’e hangi otobüs gider, hepsini ayrıntılarıyla bilir. 56 T, ne bileyim 46 bilmem ne… Hepsini söyler sana.

Ahahaha harika!
Bunlar işin şu andaki en eğlenceli ve keyifli yanları. Ama başlangıçta hiç keyifli değildi. Çünkü zaten teşhis alabilme kısmında bir dehşetengiz yoruluyorsun. Bir de üzerine her gün farklı bir takıntıyla uğraşan bir çocukla yaşadığını düşün…

Tahmin edebiliyorum, en azından anlattıklarından. Peki, sosyal medyanın hakkını veren annelerdensin. Otizm kampanyasından tut, Kuzey Güney yorumlarına kadar birçok alanda kullandığına ben şahidim. Sence de sosyal medya can mı?
Kesinlikle, hem de nasıl! Baştan alırsak, sosyal medyadan önce benim için öncelikle İnternetin tümü, can! İnterneti yaratan ve bugünkü kullandığımız haline getiren herkese de ömrüm oldukça dua edeceğim; hem meslek hayatımda iletişim bazlı her şey için hem de özellikle otizm konusunda hayatımı müthiş kolaylaştırdığı, bana dünyanın her köşesindeki bilgiye de tüm otizmli ailelere de ulaşma şansı verdiği için müteşekkirim doğrusu.

Önce Facebook sonra da Twitter üzerindeki varlığıma gelince. O sayfalar benim hayatımın pencereleri, bir nevi evimin, ruhumun dışa yansıması gibi. Şu olguya çok inanıyorum, evet fazla açık, fazla sosyal ve fazla ortada oluyorsun, bu tehlikeli belki ama eğer kendin gibi olursan, yalandan kandırmacadan uzak kendi dürüstlüğünü gösterebilirsen, senin gibi, seninle aynı enerjide olan insanlarla karşılaşıyorsun eninde sonunda. Bir de zaten çok zamanı dar, keşmekeşi bol hayatlarımız var, birbirimize ayıracağımız vakitler giderek azalıyor, bu yüzden arkadaşlarımın hayatında neler olup bittiğini daha yakından ve hızlı takip edebiliyorum, müthiş bir zamandan tasarruf sağlıyor bana sosyal medya.

Olumsuz tarafı hiç mi yok sence?
Elbette… eskiden zaman ayırıp ev sohbetleri yaptığımız günleri, 1 saatlik telefon konuşmalarımızı da özlemiyor değilim. Sosyal medya bizi birbirimize yakınlaştırdı, evet ama dokunma ve göz göze bakma hissinden de uzaklaştırdı, buna üzülüyorum. Neyse ki biz sosyal medya anneleri eğitimler ve buluşmalarımız ile bu eksikliği de kapatıyoruz. Düşünsene, Twitter olmasa sen nereden duyacaktın Nazım’a okul aradığımı veya ben senin yeni kitabından anında nasıl haberdar olacaktım? Hayat boyu karşılamayıp, bu dostluğumuzdan mahrum kalabilirdik!!

Sosyal medyanın nimetlerinden faydalanıp, geliştirerek devam etmeliyiz diye düşünüyorum. Otizm konusunda yaptığım tüm çalışmalarda özelikle de ailelere ulaşmak açısından da çok faydalanıyorum sosyal medyadan. Biz ilk otizm derneklerimizi de internetteki otizm yazışma grubumuzdan arkadaşlarla kurduk, internet farkındalık yaratmak ve bir hareket başlatmak için çok değerli. Oğluma sosyal mecra ile okul aramış bir anneyim ben! Bir de, dizi yorumları yazarak seyrettiğimiz zaman sanki bütün anneler bizim salonda benimle oturuyor ve hep beraber seyrediyoruz hissine kapılıyorum, hiç yalnız değilim ki artık, bu da müthiş bir enerji veriyor bana.

BesYildizliSoylesi17

Kesinlikle buna katılıyorum. Her hafta Çarşamba akşamlarını iple çekiyor, oradaki toplu buluşmalarımıza bayılıyorum!

Peki, bu yıl yaptığın otizm kampanyasının detaylarını anlatır mısın biraz?
Otizmin en ağır geçen ilk 2 yılından sonra, otizm derneklerinde ve Otizm Platformu’nda aktif olarak görev aldım, yurtdışında da otizmle ilgili hep aile dernekleri çalışıyor. Son 3 yıldır yanlış kararlar ve yanlış insan seçimleri yüzünden biraz uzak kaldım otizmle ilgili aktif sivil toplum işlerinden ama özellikle sosyal mecrada bu konudaki varlığımı sürdürdüm, özelde de hep yeni teşhis alan ailelerle çalışmaya devam ettim.

Bu yıl Mart ayı ortalarında, uzun yıllardır otizm projelerimize destek veren Felsebiyat Dergisi genel yayın yönetmeni genç dostum Arda Özgüven, “Otizm ile ilgili sosyal mecrada bir şeyler yapalım” deyince, aslında yıllardır kafamda netleşenleri gerçekleştirme şansım oldu. Arda’ya birlikte gönüllü bir ekiple çalışarak “Otizmi Fark Et Yaşamı Paylaş” kampanya konseptini oluşturduk; metinler ve içerik bana ait. Viral filmimizi 2 gece sabahlayıp, Facebook üzerinden yazışarak yaptık mesela, prodüksiyon Arda’ya ait.

Son yıllarda giderek artan otizm farkındalık kampanyaları, otizmin daha fazla bilinmesi sağladı, ancak farkındalık, otizmli bireyler için sosyal hayat ve haklar açısından pek fazla değişiklik sağlamadı… Evet, otizmin farkındayız, son yıllarda giderek çoğaldığını biliyoruz ama ne yapıyoruz otizmin sorunlarını çözmek için?

Otizmli bireylerin sorunları sayıları arttıkça, gün geçtikçe büyüyor. Artık, farkında olmanın bir adım ötesine geçip, sorunlarına ve çözümlerine odaklanmamız gerekiyor. Otizmli bireylerin hayata katılabilmeleri için, toplumun geri kalanının ayrımcılıktan uzak durarak yaşamı paylaşmayı öğrenmesi gerekiyor. FELSEBİYAT Dergisi’nin 2013 Nisan Otizm Kampanyamızı, bu bakış açısıyla, “otizmin farkındaysanız, o zaman bizimle yaşamı paylaşın” üzerine konumlandırdık. Biraz daha net, daha sert ve gerçekleri anlatan mesajlar seçtik örneğin, “sen okula giderken otizmli birey evinde oturuyor” gibi. Ayrımcılık yapmadan, birlikte yaşamayı vurgulamak istedik.

Sence sonuç nasıl oldu?
Başlangıçta daha dar kapsamlı bir proje vardı kafamızda ama Otizm Ortak Yayın projesi eklenince, iş birden büyüdü. Bu kampanya herhangi bir dernek veya kurum adına değil, otizmle yaşayan herkes adına yapıldı, çok gönüllü çalıştı herkes, özellikle ortak yazımızı yayınlayan – şu anda sayı 115- blogger anne babalar, internet annelerinin önemli bir bölümü, gazeteci ve yazar dostlarımın hakkını ödeyemem! Türkiye’nin her yerinden her yaştan insanlar, hatta ilgili Bakanlıklardan bile destek gördü kampanyamız. Bu hafta kampanya ile ilgili rakamlar ve sonuçlar gelmeye başladı, örneğin Twitter’da TT listesine girmeyi hayal etmemiştik ama oldu!

Bence bu iş, birlikte çalışırsak, birlikte hareket edersek nelere ulaşabileceğimizi de gösterdi. Üstelik kampanyaya gönüllü olup, ilk elden destek veren neredeyse herkes otizm dünyasının dışından, bu noktaya da ayrıca seviniyorum. Hem ulaştığımız sonuçtan, hem de kocaman imece bir iş yapmış olmaktan dolayı çok mutluyum, senin aracılığınla bir kez daha teşekkür edeyim herkese, hayatım boyunca unutmayacağım bir Nisan ayı geçiriyoruz!

Anneliğe dönecek olursak, çalışmıyor olmayı ya da farklı bir iş yapıyor olmayı tercih eder miydin?
Hayır, asla. Çalışmanın bir kadını bütünleyen, tamamlayan bir olgu olduğuna inanıyorum. Başka bir şey okumak zorunda kalmış olsam da, kendi mesleğime kendim karar verdim çok şükür! Üniversitenin ilk yıllarından itibaren, önce turizm alanında çalıştım, her yaz Avusturya’daki bir yaz okulunda Türkiye’den giden çocuklar için destek öğretmen olarak çalıştım, sonra reklamcılık ile iletişim sektörüne başladım. Reklam ajansındaki ilk müşterilerimden biri, beni sevgili biricik Betül Mardin ile tanıştırdı, o da benim hayat okulumun son devresi oldu. Tipik bir “alaylıyım” ben, yaptığı mesleğin okulunu okumamış, ama çalışırken öğrenmiş yüz binlerce insandan biriyim.

Halkla ilişkiler?
Uzun yıllar boyunca farklı halkla ilişkiler ajanslarında çalıştım. Bu yıl kariyerimde 18.yılım, geriye dönüp baktığım zaman, beni hem eğlendiren, hem çok öğreten, hem sosyal hayatın içinde duruşumu betimleyen bir mesleğim olduğu için çok mutluyum. Şanslı hissediyorum kendimi, hala mesleğimi çok seviyorum, otizm çalışmalarımda da mesleğimin nimetlerinden faydalanıyorum. Sadece yıllar içinde diyebilirim ki, marka ve iş seçme özgürlüğünü tercih ettim, artık sosyal sorumluluk ve otizmle ilgili projelerin iletişim danışmanlığını yürütmek beni her şeyden daha çok tatmin ediyor.

Çalışmaya hiç ara verdin mi?
Son bir yıllık süreci saymazsak, hayır!

Nazım Özgün’ü doğurduktan 4 ay sonra çalışmaya döndüm, hem maddi hem manevi nedenlerden dolayı. “Çalışmazsam evin içinde delireceğim galiba” sandığım feci uzun süren bir lohusalık depresyonu geçirdim, evde yardımcı olmadığı için aniden 7 gün 24 saat bebek bakan, süt-mama-kusmuk kokan, saçı başı bir yerde, 24 saat aynı eşofmanla gezen, ev kadınlığı ve eş olmaya çalışan bir ben, 19 yaşından beri çalışan aktif iş kadını formatıma hiçbir şekilde uyamadı tabii. Bunun aslında çok kötü tarafları olabileceğini ise ancak yıllar sonra fark ettim, tipik çalışan yalnız anne-bebek bakıcısına emanet bebek/çocuk ilişkimiz var bizim maalesef !

Şimdi?
Son bir yıllık süreçte, yaşadığım bazı sağlık sorunları, ev taşıma krizleri ve ardından oğlumun okul sorunları nedeniyle, biraz da artık kendi ajansım olmasının getirdiği rahatlıkla home office çalışıyorum, bu da bir çok açıdan sanki “çalışmıyormuş” hissi yaratıyor bende. Çok ofis insanıymışım, ofis hayatımı özlüyorum ama bebekliğinde becerip de bakamadığım Nazım Özgün’e şu anda sadece ben bakıyorum. Bu yüzden son dönemde full time anne-ev kadını, bir yandan da part time iş kadınıyım diyebiliriz.

Nazım Özgün’ü yetiştirirken kimden, nasıl destek alıyorsun, alıyor musun?
Güzel soru ve oldukça da can yakıcı… Ailemle aynı şehirde, yakın yaşıyoruz ama dediğim gibi ev ortamında ve genel hayat akışında son 6 aya kadar hep bakıcı ablalarımız oldu bizim. Nazım Özgün hafta sonları bir akşam babasında kalıyor, bazı hafta sonları ise yine bir akşam benim ailemle beraber. Bunun dışında “aile” formatlı kişilerden bakım /destek aldığım söylenemez. Haklarını yemek istemem, kendi ailem otizm sürecinde bana çok destek oldu ama bizdeki biraz, “benim çocuğum” durumu. Ben istedim, ben doğurdum, ben baktım, ben büyüttüm, ben beraber yaşıyorum şekilde sürüyor hayatımız. Çok şükür ki artık son 4 yıldır, oğlumu sevdiğim adamla beraber yetiştiriyorum denebilir.

Bir anne olarak kendinle gurur duyduğun anlar/alanlar neler? Sence neyi gerçekten iyi yapıyorsun?
Anneliğimin sanırım en çok mücadeleci yönümü ortaya çıkarmış olmasını seviyorum. Otizm hayatımıza girmeseydi belki de hayatım boyunca saklı kalacak yönlerimi ortaya çıkardım. Otizmle geçen ilk yılın ağırlığının ardından, bütün hayatım boyunca aradığım, bilinç altımda beni kemirip duran varoluş misyonumla da tanıştığımı söylemeliyim. Bu durum, beni hem mutlu ediyor, hem de sakinleştiriyor.

Ben, belki sadece bir anneyim, uzman değilim ama yaşadıklarımızı paylaşarak, bilgilerimi aktararak özellikle yeni teşhis alan ailelere yardımcı olmaya çalışıyorum. Ebeveynlerin çocuklarının haklarını bilmeleri ve gerekli durumlarda aramaları gerekiyor, tedaviler ve eğitim olanakları açısından çok sayıda sorunumuz var, hep birlikte uğraşmamız lazım. Toplumdaki dışlanma, çocuklarımızla maruz kaldığımız engeller çok yoğun. Bu nedenle uzun yıllardır hem bireysel, hem de otizm STKları içinde çalışıyorum. Otizmle yaşamı kolaylaştırmak için hayatımın sonuna kadar da otizmle uğraşmaya devam edeceğim, artık ilk yıllardaki gibi korkmuyorum kendisinden, hatta artık otizmin bizden korkması gerektiğine inanıyorum.

Otizmi bir kenara bırakacak olursak, düz anne İrem’in nesini seviyorsun, anne olarak en iyi yaptığı şey nedir?
Vereceğim tek bir cevap var; O büyürken yanında durmayı seviyorum en çok, ellerinin, yüzünün hatlarının bana benzemesini, aynı şeyleri yemekten hoşlanmamızı mesela. Bence anne olarak en iyi becerdiğim şey, oğlumla beraber eğlenmek! Bizi sinemada, yemek yerken, saçma sapan mağazalarda kıyafet denerken veya protesto yürüyüşlerinde görebilirsin, yapışık gibi yaşıyoruz ama bir yandan da ikimiz de ayrı bireyiz… Her zaman hayal ettiğim bir olguyu gerçekleştirdiğimi düşünüyorum, evet otoriter ve kuralcı bir anneyim ama öte yandan çok da arkadaşım oğlumla. O benim sıkıntılarımı, sevinçlerimi bilir, ben de onunkileri. Galiba yıllarca konuşamadan, bir kez bile sarılmadan yaşamanın getirisi, farklı bir iletişim bağımız var bizim. O bana gelip anlatınca başına bir şey gelmeyeceğini, dünya yansa önce bana koşması gerektiğini iyi öğrendi. Bu da bizi, anne-oğuldan çok hayat arkadaşı yapıyor ki, çok büyük keyif.

Neyi daha iyi yapmak isterdin?
Hayatımda pişmanlık duyduğum pek bir şey yok aslında. Mantığımdan çok duygularımla hareket ederim ama yeri geldiğinde çok sert ve katı olduğumu da söylerler. “Yapmasaydım” dediğim bir çok şey zaman içinde “iyi ki öyle yapmışım”a dönüştü bende. Galiba saman alevi öfkemi biraz daha dizginlemeyi öğrenmek isterdim, ani U dönüşlerim başıma hep dert açıyor da. Ben öldükten sonra birileri ardımdan “iyi bir yazardı” desinler isterim hani, şu sıralarda en çok yazı dilimi geliştirmek istiyorum diyebilirim. Öyle kariyermiş, çok para kazanmakmış veya mükemmel anne- o her ne ise- olmakla ilgili dertlerim kalmadı artık, sıkıcı törpüledim hırslarımı. Totalde baktığımda, sen sorunca düşündüm de, hayatta durduğum noktada mutluyum artık…

Bir günün nasıl geçiyor?
Koşturarak! Hiperaktifliğimden çok faydalanıyorum aslında… Hafta arası okul için 06.30 da kalkıyoruz, Nazım Özgün servisle gittikten sonra o akşam üstü okuldan dönene kadar mutat ev işleri, ajans –müşteri işleri, toplantılar,görüşmeler, otizm projeleri, mutlaka zaman ayırmaya çalıştığım okuma seanslarım, sosyal medya mesaim derken oldukça uzun bir günüm var aslında.Gün bana hiçbir zaman yetmiyor,tam bir zombiyim ben, uyumak çok yorgun değilsem bence zaman kaybı, çok az uyuyorum zaten. Şehir hayatından kaçmak gibi 5 yıllık bir hayalim var,işte o zaman daha yavaş yaşayacağım sanırım.

En son ne zaman kendine vakit ayırdın?
Geçtiğimiz Cumartesi günü, Sosyal Anneler ekibi ile muhteşem bir otizm eğitimi yaptık, öyle mutluydum ki, işte sana kendime ayırdığım zamana bir örnek! Bana gerçekten iyi geliyor bu işlerle uğraşmak. Veya yeni tanıştığım bir otizmli annesi ile telefonda veya internet üzerinden uzun uzun konuşmak da böyle…Yok bunlar sayılmaz dersen, o zaman her Cuma HT Hayat’ta Mor Pencere’m için yazımı yazarken,Çarşamba geceleri genelde, kendime ayırdığım en gerçek zaman diyebilirim. Yazmakla ilgili geldiğim noktadan çok mutluyum, umarım Nazım Özgün’le otizm yolculuğumuzu anlattığım kitabımı da bu yıl bitireceğim.

Bu harika bir haber! Çok gerekli olduğunu hissediyorum böyle bir kitabın. Şimdiden heyecanlandım.

Peki, bana bu rahatlığı verdiğin için soruyorum: İkinci çocuğu düşünüyor musun?
Bu röportajın en zor ve en tehlikeli sorusu işte bu! Başımı derde sokacaksın, anlaşıldı! İnternet anneleri ile birlikte olmaya başladıktan sonra, hamile dostlar ve pek minik bebeleri gördükçe içimde bir şeyler kıpırdanmıyor değil hani. Ama hem yaşım, hem de oğlumun özel durumu nedeniyle, çok ciddi bir karar bu benim için. Şimdi ilk hamileliğime göre daha çok bilgim var, yeniden doğurmadan önce kendimi detoksa sokmam gerek, bir de hayat şartlarımızın yeni bir bebeğe adapte edilmesi gerekiyor. Daha önümde birkaç senem var, düşünüyorum ama henüz kesin karar vermedim diyelim, hafif çatlak ve aklına koyduğunu yapan biriyim ben, üstelik çok gerçek ve iyi bir baba olacağına emin olduğum sevgili sevdiğim de var şimdi yanımda, neden olmasın diyeyim de, onu da üzmeyeyim böylece.

Sence anne olmanın en zor tarafı?
Sürekli kendinden vermek. Hep organize, planlı, hesaplı olmak. Bu gerçekten çok yorucu. Kendinden başka birini, kendinden çok düşünme hali oldukça yıpratıcı, ki ben bir de özel durumumuzdan dolayı bu gerçeği duble yaşıyorum. Ama şikayet etmemeyi öğrendim artık.

En sevdiğin tarafı?
Kendi kanından, canından olan çocuğun dönüp sana baktığı, Nazım Özgün’ün deyimiyle “Annişcim” diye sarıldığı o an var ya… Dünyada hiçbir ana değişmem. Bu basit mutluluğu öğrenmek 8 yılıma mal oldu. Beni ben olduğum için, hatalarımla veya doğrularımla gerçekten seven tek varlık O. Bence annelik, yeni bir insana dünyayı ve hayatın gerçeklerini tanıtmak ve ona destek olmak demek. Büyümesini ve iyi bir insan olmasını seyrederken yaşadıklarımın her zaman küçük mucizelerden ibaret olduğunu hissediyorum. Bence anne olmak hayatta yaptığım en güzel ve en gerçek şey.

“Asla yapmam” deyip de yaptığın şeyler var mı?
Var tabii, hangimizin yok ki? Asla kendi hayallerimden vazgeçmem derdim, hepsi yok olup gitti, yerine yenilerini koymam gerekti. Asla boşanmam derdim çok eskiden, ailemde ilk boşanan benim. Bu liste böyle uzayıp gider, artık “asla asla demeyeceğim” diyecek kadar gerçekçiyim diyeyim.

Cümleyi tamamlayalım: Şimdiki aklım olsa…
Daha erken boşanır, o sürecin ağır travmalarını oğluma da kendime de yaşatmazdım. Daha genç yaşlarda ailemin sözünü daha çok dinlerdim. Hayat tecrübesi, gerçekten çok önemliymiş, bunu sonunda anladığıma memnunum. Bir de şimdiki aklım olsa, bebekliğinde oğlumla daha çok zaman geçirmiş olmayı isterdim doğrusu…

Boşluğu dolduralım: Anne olmadan önce … derdim/düşünürdüm/sanırdım
Anne olmadan önce hayat daha kolay sanırdım, ama değilmiş.
Anne olmadan önce, “Çok da zor değildir herhalde iyi bir anne olmak” diye düşünürdüm ama hayat bana öyle bir sürpriz yaptı ki, en zorunu görüp sustum…
Anne olmadan önce… hayat çocuktan ibaret olamaz derdim, ama çoğu zaman öyle.

İrem, çok teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğin için…

***

İrem’le bu söyleyişi yapmadan önceki hafta çocuklarla Göztepe Parkı’na gitmiştik. Yeniliyorlar orayı, çiçekler, laleler her yerde… Şu fotoğrafı çekmiştim orada…

Lale

 

Papatyaların arasından boynunu uzatan bu lale çok tatlı görünmüştü gözüme. Adını koymamıştım.

İrem’le bu söyleşiyi yaptıktan sonra adını koydum o lalenin. Nazım Özgün’dü adı. Ve onun gibi farklı gelişim gösteren çocuklar.

Ama papatya, ama lale… Ama aynı, ama farklı. Hepsi çocuğumuz, hepsi bizimdi, hepsi çiçek.

Ve İrem’in yukarıda söylediği, “oğlumun bana sarıldığı anı değişmem” cümlesi de her şeyin ötesinde biz annelerin en temel ortak noktası. Çocuğumuz “doğal” gelişim de gösterse, “farklı” da, yani papatya da olsa, lale de, annesine sarıldığı an, annenin çiçeğini kokladığı an vazgeçilmez, her birimiz için…

16 yorum

  1. gözyaşları eşliğinde okudum sohbetinizi. bildiğim tüm duaları geçirdim içimden, aklımın yetebildiği tüm iyi dilekleri… nazım özgün ve onun gibi diğer “özel” çocuklar için… ve onların melek anneleri için…

    hayat koşturması içinde nasıl da habersiz, umarsız, ilgisiz kalıyoruz bazı şeylere… kendi başımıza gelmemiş olduğu için sanki hiç gelmeyecekmiş gibi kayıtsız… nasıl utanıyorum bazen ilgisizliğimden… o “özel” insanların yaşadığı sıkıntılardan, zorluklardan, hayal kırıklıklarından kendime de bir pay çıkarıyorum hemen.

    allah gücünü ve sabrını artırsın bu “büyük” annelerin ve yavrularının.

  2. Incir'in Annesi

    Her seferinde isyerinde okumayacagim boyle yazilari diyorum yine tutamiyorum kendimi. Ifade yetenegi guclu iki kadinin sohbeti ortaya harika bir roportaj cikarmis. Ordan oraya savruldum okurken, tek tek yorum yapamayacagim galiba.
    Sevgiler

  3. Elif Cumartesi günü toplandık işte İrem’de bahsetmiş.İşte bu cümle beni mahvetti

    “Ve İrem’in yukarıda söylediği, “oğlumun bana sarıldığı anı değişmem” cümlesi de her şeyin ötesinde biz annelerin en temel ortak noktası”

    İrem orada 50 cm ötemde gözümüzün içine baka baka “Ben çocuğuma yıllarca sarılamadım” dediğinde göz yaşlarım indi bir an,tutamadım kendimi daha da ağlardım ama ortamı bozmamak için sustum..Uzun yıllar sarılamamış oğluna, ne zor ne yıpratıcı bir şey.

    O yüzden hep der “Ben sizin yaşadıklarınız yaşamadım ki siz anlattığınızda öyleeeceee dinliyorum.UFAK ŞEYLERİ DERT ETMEYİN!!”

    Hayattan ders almak lazım sanırım güzel bir şöyleşi olmuş.Yüreğinize sağlık…

  4. İrem Hanım’ı canı gönülden kutluyorum. Çocuğuyla bir ömür sağlıklı ve mutlu yaşamalarını dilerim. Annelik Her Zaman Tozpembe Değil dedirtti yine. Sosyal Medyada da takipteyim. İyi ki varsnız.

  5. Beni ben olduğum için, hatalarımla veya doğrularımla gerçekten seven tek varlık O.
    yine güzel ötesi bir yazı ellerinize sağlık.

  6. Valla hiç gözlerim yaşarmadı, tersine hep kocaman bi gülümsemeyle okudum, çünkü bu dünyada hayata asılan herkese hayranım! anlatmıştım İrem’cim, arkadaşıma da hep senin yaptıklarını önermiştim zamanında. Ama o kendine acımayı hep daha önde tuttu.

    Senin gibilerin varlığı, herşeyi daha güvenilir kılıyor gözümde. Ailemde “herkes gibi olmayan” insanlar olduğu için, onlarla büyüdüğüm için, en yakın arkadaşımın “farklı” denen oğluyla yaşadığım şeyler nedeniyle dikkatimi çektin. Hayatı sahiplenerek yaşayan herkese hayranım. Oğlunda çok güzelmiş sahiden de.. o ne şeker surat öyle !

    Annelik zor zenaat…… allah layıkıyla yapmaya çalışan herkesin yardımcısı olsun 🙂

    sevgilerimi gönderiyorum sana ve oğluna. Güzel röportaj, sahici… çok da sıkılmıştım zaten sadece övgüler, methiyeler, kuvvetli egolar içeren, gevrek, sahte röportajları okumaktan.. güne “sahici sahici” başladım sayenizde..(sosyal medyaya mecburen işimle alakalı şeyleri takip etmeliyim diye girdim, karşıma neler çıkıyor bakın!işten başka şeylere dalıyorum hep) teşekkürler.

  7. Ben güzel şeyleri sizler kadar yazmayı beceremem. Ellerinize sağlık, öyle güzel kaleme alınmış bir yazı ki. İrem hanım’ı sayenizde tanımıştım. iyi ki varsınız, iyi ki paylaşıyorsunuz.

  8. Böyle bir söyleşiye yapılacak yorumda kelimelerin yetersiz olması çok canımı sıkıyor.Elinize ve dilinize sağlık diyebileceğim sadece…

  9. böyle bir söyleşinin altına yorum olarak ne yazılır bilemedim, sindire sindire okudum kimi yerinde tüyler diken diken kimi yerinde gözlerimden yaşlar aka aka.. Nasıl güçlü bir anne; nasıl pırıl pırıl bir evlat…Rabbim hepimizn evladını korusun..
    Onlar bizim çiçeklerimiz papatya da olsalar lale de olsalar….

  10. Elif otizmin cocuklarimiz arasinda getirdigi farklilik ancak bu kadar guzel tasvir edilirdi. Papatyalar icinde bir lale. Sonucta hepsi dunya guzeli birer cicek. Harikasiniz yazi muhtesem…

  11. Hayat herşeye ve her zorluğa rağmen devam ediyor ya işte biz Sosyal Anneler olarak 13 Nisanda bunu gördük ve öğrendik.İremin anlattıklarını izleyin mutlaka ,heyecan,gözyaşı herşey vardı o anda.Hayat çok zor ona ayak uydurmakta biz annelerin elinde aslında.

    Her tepkiyi aldık ,cuma günü yani bizim Otizmi Öğreneceğimiz günün bir öncesinde Yüksek Hemşire olan komşumuz bana “Otizmi öğreneceğine beslenme üzerine bilgi al,onlara git,baksana İpek yemek yemiyor” dedi.Ben şoklardayım tabi o anda ağzımdan #otizmifarketyasamipaylas çıktı.Okumuş ,belki benden daha çok bilgiye sahipsin ama sendeki bu bencillik yada siz adını koyun ,bu nedir böyle?

    Çocuklarımız onlar bizim,ha senin ha benim…Sen böyle davranırsan neden diğer annede senin gibi davransın?Neden “Senin çocuğun otistik,ayyy yazık…”bunları duyalım?Neden?

    Çocuklarımız için biz #sosyalanneler olarak elimizden geleni yaparız,onlar bizim de evlatlarımız.İrem’e ve Elif sana teşekkür ederim.Çok güzel bir söyleşi olmuş.Nisan ayı Otizm ayı,nisan ayı baharın geldiği ay,Nisan ayı bizim ayımız… #otizmifarketyasamipaylas

  12. Yorum olarakcok fazla yazılacak bir şey yok aslında ama irem hanim size hayran kaldım hayat karsi güçlü duruşunuz için. Allah gücünüzü ve enerjinizi arttırsın. Oglunuzla birlikte uzun bir ömür versin
    Sevgiler

  13. Her ikinize de bu söyleşi için kendi adıma çok teşekkür ediyorum. Yazı dediğin o kadar güçlü ki insan bazen yüzyüze gelmeden de, dünyanın öbür ucundan da karşındakileri tanıyormuş gibi hissedebiliyor. İkinizin de gözünüzün yaşardığını okuduğum an benim de gözümün yaşardığı andır. Ama söyleşinin tamamı sıcak bir gülümseme oldu benim için. Nazım’la çıktığınız yol hem çok zor hem uzun belki ama o yolda başka elleri de tutarak daha da güçlü bir biçimde ilerleyebilmenizi tüm kalbimle diliyorum.

  14. Nihat'ın Annesi

    Nasıl güzel bir sohbet olmuş… Nasıl içten ve doğal, çayımla bu sohbete bende ortak oldum. Sevgili İrem nasıl güzel sıcacık anlatmışsın duygularını ve anılarını… Benim oğlum Nihat’ın doktoru sevgili Orkide Hn. normal seyir gösteren çocuklarada bakan bir çocuk nöroloğu… Nihatı 24 ay boyunca rutin kontrolleri için her ay yada en geç 2 ayda bir Orkide Hn. götürürdük (nihat şu anda 38 aylık:) ve hala daha ara sıra gitdiyoruz. her dr. kontrolümüzden sonra ben hasta olurum. Bu lafta olan bir duygu yada olay değil gerçekten akşam uykularım kaçar. Orda o farklı gelişim gösteren minik minik mucizeler ve annleri beni hep çok etkiledi ve etkilemeyede devam ediyor. Ben basit bir saman nezlesi yada boğaz enfeksiyonundan oradayken ve elim ayağım birbirine girmişken, o özel aileler…. Bu gerçekten çok zor ver takdirle karşıladığım bir durum. MOR PENCEREYİ bundan sonra sürekli takip edeceğim. Kitabınızı da merakla bekleyeceğim. Sizin gibi aklı başında, durumunu acıtasyonla küçültmeden aksine eğitim ve dr.tevalierle ayakda sapasağlam duran aileler oldukça bu tür durumlar daha çok gündemde yer alacak, daha çok dikkat çekcek ve umarım bu aileler ve çocukşar toplumda daha rahat ecedekler.

  15. İrem ve Elif harikasınız. Bir solukta okdudum. Bitince niye bitti ki dedim. Çok öğretici bir sohbetti. İrem’in kitabını dört gözle bekliyorum.sevgiler..

  16. harikasınız. ne güzel bir annesiniz siz. yolunuz yönünüz açık olsun inşallah irem hanım.