7 Yorum

“Maaşı En Yüksek Olan Çalışana ANNE Denir”

Beş Yıldızlı Söyleşiler’in bu seferki konuğu taa Amerikalardan Aslı Espin. Tabiri caizse “Gurbetçi anne” olarak tanımlayabileceğimiz Aslı’yla uzaklarda çocuk yetiştirmek üzerine konuştuk da konuştuk… 

Bize kendini anlatır mısın? Bir çocuğun olmadan önce kimdin sen?
Hayatımın ilk yarısını İstanbul’da geçirdim. İTÜ İşletme Mühendisliği’nden mezun olur olmaz, İngilizcemi geliştirmek için 22 yaşında bir seneliğine Amerika’ya geldim. Bir âsık oldum, hayatım tepe taklak oldu. Bir sene oldu mu yirmi bir sene?.. Şu anda çok sevdiğim New York’a 45 dakika uzaklıktaki New Jersey eyaletinde ailemle oturuyorum.

Başka başka?
İflah olmaz derler ya, işte öylesine bir sinema ve kitap aşığıyım. Hayatımın sonuna kadar okuyup bitiremeyeceğim kitaplarla dolu bir kütüphanem var.

Ne iş yapıyorsun?
Bankacıyım, global bir bankada “Mergers & Acquısıtions” bölümünde çalışıyorum, yani çalıştığım bankada bir departman satımında veya yeni bir şirket alımında finansal analizleri yapıyorum.

Eşinle nasıl tanıştınız?
Üniversite sonrası dil eğitimi niyetiyle tanıdık bir ailenin yanına çocuk bakmaya New Jersey’e geldim. Çok (ama çok) kısa bir süre içinde dil okulunda eşimle tanışıp arkadaş oldum. (Evet, ikimiz de İngilizce konuşuyorduk) Bu arada amcam master yapmama yardımcı olacağını söyleyince, kapağı bir devlet üniversitesine atabildim. Ama işleri bir sene sonra bozulunca, ailemin de 3 senelik yurt dışı master eğitimini karşılayacak durumu olmayınca, tam Türkiye’ye geri dönecekken, bir mucize eseri mi diyeyim, dualarım sonucu mu, okulda çok kısıtlı kontenjanı olan asistanlık hakkını kazandım ve okulumu kendi imkânlarımla bitirdim. Bu zaman içinde “sakin benimle ciddi olma” deyip durduğum o zamanki erkek arkadaşım, şimdiki eşimle birbirimize bir âşık olduk, pir âşık olduk. Gözümüz aşktan kararmış bir şekilde, hiçbir şeyi düşünüp planlamadan, ortak bir nokta olarak düşündüğümüz Amerika’da evlenip yaşamaya karar verdik.

Ailenin tepkisi nasıl oldu?
Tabii çok gözyaşı döküldü. Annemle karşılıklı çok ağladık ama kader kısmet diye bir şey olmalı, dört sene beraberlikten sonra, tüm zorluklara rağmen evlendik.

Şimdi nasıl tarif ediyorsun kendini?
Şimdi 11 yaşında tatlı bir kıpır tavşanın annesi, Ecuador’lu bir Latino’nun eşiyim. Ha kedim de İranlı, anlayacağınız çok uluslararası bir aileyiz!

BesYildizliSoylesi26

Hamilelik ve annelik hikâyenden bahseder misin?
Kızım, ancak eşim kendini hazır hissedince, evlendikten beş sene sonra geldi. En azından bir çocuk sahibi olmak hep hayalimdi. Doğum için tahmini verilen güne dek, araba, tren, metro üçlemesiyle her gün New Jersey-New York arası 1.5 saatlik yolu, kocaman göbeğimle teptim. Hani incecik, çıtı pıtı bir hamile de değildim. O yolları nasıl gittim geldim, şimdi inanamıyorum.

“Gebe cesareti” denebilir belki?
Sanırım.

Sonra?
Hamileliğim çok mutlu geçti. Ama ikinci ayımdayken ikiz kulelere yapılan saldırıya tanık oldum. Çalıştığım bina Dünya Ticaret Merkezine çok yakındı, hatta öğlenleri oraya yürüyüşe gittiğimiz çok olurdu. O sıra döviz piyasasında çalıştığım için, katta bir sürü televizyon vardı ve iki uçağın da kulelere çarpısını TV’den izledik. Sürreal, korkunç bir ortamdı.

Nasıl etkilendin peki?
Stresten ufak bir kanama geçirdim. Daha sonraki aylarım huzurlu geçti neyse ki.

Sonra?
Kızım karnımda çok rahattı herhalde ki bir türlü çıkmak istemedi. Verilen 10 Nisan doğum günü geldi geçti, 13 gün sonunda doktorum suni sancı vermek üzere beni hastaneye çağırdı. Ben kesinlikle normal bir doğum istedim. Sezaryene, kızımla istediğim gibi ilgilenemem diye karşıydım ama yine kısmet işte.. 22 saat doğum sancısından sonra, doktor, bebeğin basının çok büyük olduğunu söyledi. İtirazlarımla acil sezaryene alındım. Doğum hayalimdeki gibi olmadı, kızımı hemen kucağıma alamadım, ellerim ameliyat masasına bağlıydı. Yüzü yüzüme değebildi ancak. Ama eşimin kızımızı gördüğü andaki yüz ifadesini unutamayacağım. Aşık olmak gibi soyut bir kavrama gözlerimle an be an şahit oldum.

Ne muhteşem…
Doğum öncesi gece heyecandan uyuyamadığımdan ve 22 saat doğum sancısı çektiğimden, sezaryen sonrası iki gün deliksiz uyumuşum. Kim gelmiş gitmiş, hatırlamıyorum bile, kızımı da uyku arası şöyle bir emzirmişim. Yani hayalimdeki gibi, doğum sonrası “kızım hemen kucağımda” tablosunu yaşamadım.

Sanırım o kusursuz doğumlar daha çok filmlerde oluyor…
Belki… Neyse ki iki gün sonra eve geldiğimizden itibaren, 3.5 ay sonra ise başlayana kadar açısını çıkardım ama. Melodi’yi altını açmak dışında kucağımdan indirmedim.

Yalnız mıydın, destek aldın mı?
Canım annem ev işlerine baktı, ben de tamamen kızıma odaklandım, gözüm başka bir şey görmedi. Anneliğe âşık oldum diyebilirim. Şu da var ki herhalde geç anne olduğumdan dolayı, kendimi hiç yetersiz hissetmedim, annelik konusunda her şeyi yapılması gerektiği gibi yaptığımı düşündüm. Annemin kızım şunu şöyle yap dediğini de pek hatırlamıyorum açıkçası…

Sanki bir “ama” gelecek gibi geliyor bütün bunlardan sonra…
Üç buçuk ay annem ve kızımla evde olduğum günler, hayatımın şu anına dek en mutlu geçen günleridir. Bulutların üstündeydim.

Sonra?
Sonra ise başladım ve yere çakıldım…

Çakıldım derken?
İşe başlayışımın ikinci ayında geç kalmış bir post partum geçirdim. Doktor tedavisi gerektirecek kadar ağır bir depresyondu. Hayatımdaki ikinci büyük sarsıntıydı, ama asla geçmeyeceğini sandığım karanlık günler geçti sonunda…

Sanırım bu sendromun ortak özelliği bir tek kendine olduğunu zannetmek ve hiç geçmeyecek sanmak… Çok şükür atlatmışsın.
Peki, bambaşka bir kültürden biriyle evli olmayı biraz anlatır mısın? Kopukluk yaşadığınız oluyor mu? Geçmişleriniz, yetiştirilişleriniz bambaşka sonuçta… Oturup, ne bileyim, Türk filmi seyredemezsiniz birlikte değil mi?
Ben Marco’yla evlendiğimde kültür farkını göremedim bile. Karşımda, aynı değerleri paylaşıp aşık olduğum bir “insan” vardı, bir yabancı değil. Belki de aşk insanın gözünü böyle karartıyor. Açıkçası sonraları kültür farkı kendini, negatif değil de çok pozitif olarak gösterdi. Eşim evlenmeden önce yalnız yaşadığı için, önceden de anne evinde öyle alıştığı için, her işini kendi yapmaya alışkındı. Evlendikten sonra bu bana yol, şu, elektrik olarak geri döndü! Ben sabah 6.30’da evden çıkıp, akşam 7.45’te eve geldiğim zamanlarda, mecburen akşamları yemekleri o yaptı, evi derledi toparladı.

Pek güzel, pek hayırlı olmuş!
Evet! Melodi 2 yasında kreşe başladığında her sabah Marco onu bırakıp, akşam aldı. İş hayatım hep yoğun bir tempoda geçtiğinden eşim benden fazla annelik yaptı diyebilirim, hem sevinerek hem üzülerek…

Evet, beraber Türk filmi seyredemedik, Nazım’ın şiirlerini beraber okuyamadık. Ben bunu ilişkimizde hiç eksiklik olarak görmedim, Gezi olayları yaşanana kadar… Tabii ben olaylarla sabah akşam internetin içine düşünce, tek konuştuğum, düşündüğüm bu olunca, eşim bunu anlayamadı; evde bir anlayış eksikliği yaşandı. Herhalde beraber olduğumuz 20 senede ilk defa Gezi olaylarıyla bir kültür farkı hissettim aramızda…

Bambaşka bir kültürde desteksiz çocuk büyütmek nasıl bir şey?
Çok kolay bir şey değil.. Ama hayatımız bu olunca, yani ha deyince kızımızı bırakabileceğimiz birinin rahatlığını en baştan beri yaşamayınca, “normalımız” oluyor her şeyle tek başına idare etmek.. Çok şükür ki yanımızda hep arkadaşlarımız oldu. Mesela Melodi’ye 6 aylıktan 2 yasına kadar yakın bir arkadaşımın annesi baktı, çok özenli, sanki gerçek anneannesiymişçesine.. Yeri geldi benden daha iyi baktı diyebilirim. İş yorgunluğuyla iki günlük sebze çorbasını yedirmek istediğimde, “Olur mu?” diye elimden alıp yeni çorba yaptığı olmuştur. Clede’ye o kadar müteşekkirim ki… Komik olan bir şey de var, Clede Arjantin’li olduğu için, kızım ilk İspanyolca kelimelerini çok belirgin olan Arjantin aksanıyla söyledi.

Çok zor zamanlarımız da oldu. Eşim on yıl önce çok nadir görülen “Gillian Barret” hastalığına yakalandı. Teşhisi hemen konulamadı, çok atletik olan adam üç günde yürüyemez hale geldi. Clede şanssızlık eseri tatildeydi, bütün arkadaşlarım çalışıyordu. Olaylar çok acil gelişince aile hemen gelemedi. Doktor, iş ve sonrasında hastane arasında mekik dokumak zorunda kalınca, Allah kerim diyerek Melodi’yi daha önce hiç tanımadığım birine bırakmak zorunda kaldım… Çevremdeki diğer Türk annelere nazaran daha rahat bir anne olmamın sebebi de bu yaşananlar herhalde…

Zaten Amerika’da, daha doğrusu ailenden uzakta çocuk yetiştirmenin en büyük eksisi bu değil mi?
En büyük eksi tabii ailenin yanımızda olmaması… O aile sıcaklığının çekirdek aile ile sınırlanması… Melodi’nin her hafta sonu kuzenleriyle buluşup oynayabilmesini isterdim.

Artıları neler sence?
Amerika’nın kozmopolitliği… Melodi’nin, 2 yaşında kreşe başladığından beri çok değişik kültürden arkadaşları oldu. Zencisinden, Hintlisine, Güney Amerikalı İspanyollar’dan Çinlisi’ne dek. Farklı kültürlerden çocuklarla kaynaşması bence kızımı daha açık görüşlü, yargılamayan, empati duyabilen bir birey yapacak. Ayrıca evde de kesinlikle ayrımcı, başka ırkları aşağılayıcı konuşmalar yapılmaması da bu gelişimi destekliyor.

Değinmek istediğim ikinci bir artı da burada çocuklara ilkokul günlerinden beri özgüvenin aşılanması. Okul sistemi baskı ve aşırı disiplin üzerine kurulu olmadığından, çocuklar okula korku ve çekinme ile gitmiyor, bu da özgüvene kapıyı açıyor. Okulun her ilk gününde Melodi’nin geçen seneki öğretmenine koşup sarılması beni çok mutlu ediyor ama 16 yasında olimpik çapta bir yüzücü olacağını çok kesin bir dilde söylemesi de biraz fazla özgüven galiba dedirtmiyor değil!

BesYildizliSoylesi27

İmrenilesi şeyler bunlar, hele de Türkiye’deki eğitim sistemini düşündükçe… Peki, Türkiye’de yaşıyor olmayı tercih eder miydin? Neden?
Amerika yerine düzenimi Türkiye’de kursaydım, hayatım daha kolay olurdu herhalde.. Burada çok çabaladık, akıntıya karşı yüzdük. Hep Gwyneth Paltrow’un Sliding Doors filmindeki gibi İstanbul’daki alternatif hayatımı merak etmişimdir. Ama keşke demeyi uzun süre önce bıraktım. Şimdi Türkiye’ye dönme olayına ise eşim sıcak bakmıyor. Özellikle son senelerde ülkenin daha tutucu bir tutum sergilemesi, bu kararı daha da zorlaştırıyor. Ama bana şimdi İstanbul’da yaşarım dese, toparlanıp giderim. Annemlerin yaşlı günlerinde yanlarında olabilmeyi çok isterdim.

Çok zor kararlar bunlar… Ve seni çok iyi anlıyorum. İnsan yurtdışına bir gitmeyegörsün, aklı hep diğer alternatifte kalıyor…
Peki, çocuksuz hayatına dair en çok neyi özlüyorsun?
En özlediğim bütün bir hafta sonu koltuktan kalkmadan pizza ısmarlayıp film üstüne film seyretmek.. Komple tembellik yani.. Bir de çocuksuz zamanımızda çok spontane yaşardık. Gecenin bir yarısı, arkadaşlardan gelen bir telefonla, atlayıp New York’a giderdik. Şimdi okul, yüzme derken plansız, programsız davranamıyoruz. Zaten Melodi’yi anında bırakabileceğimiz bir yer yok. Her yere beraber gitmek daha hoşumuza gidiyor.. Doğruyu söylemek gerekirse, galiba ben en çok çocuksuz hayatımdaki enerjimi özlüyorum… Şimdi arkadaşlar gece yarısı arayacak da atlayın New York’a gelin diyecek.. Hımmm…

Çalışmıyor olmayı tercih eder miydin?
Eskiden hep çalışmaktan şikâyet eden biri olmama rağmen, ev kadını olmayı istemezdim herhalde. Hiçbir zaman domestik ev kadını ruhu uzun süreli barınamadı bende… Ama olanaklarım elverseydi, kızım üç- dört yaşına gelene kadar evde kalıp ona kendim bakmak isterdim, hem de çok isterdim…

Anne Aslı’nın en çok neyini seviyorsun? En iyi yaptığın şey nedir?
Kızımla arkadaş olabilmek herhalde… Her zaman bana en gizli sırlarını açabileceğini, benle her şeyi paylaşmasını empoze etmeye çalıştım. Bazı akşamlar anne kız kıza konuşalım mı deyip beni odasına çekiyor, çok mutlu oluyorum.

Neyi daha iyi yapmak isterdin?
Daha disiplinli olabilmeyi isterdim.. Kızım benim yumuşak yanımı biliyor ve bunu zaman zaman kullanıyor. Eşimin Melodi’yle kurabildiği dengeye hayranım. Kızım babasından hem çekiniyor hem de babası kızdıktan 10 dakika sonra kucağına tırmanabiliyor..

“Asla yapmam” deyip de yaptığın şeyler?
Asla yapmam demedim ama çoğu annenin kaş çatacağı bir düzen yarattım şartlar nedeniyle… New York’ta çalıştığım günlerde, eve akşam 8 civarı geldiğimden, daha henüz bebek olan kızımın ben eve gelmeden uyumasını istemedim. Onunla zaman geçirmek için uyuma saatini biraz gece attık ve salonda yanımızda, hatta kucağımızda uyuttuk. Bu sonunda bizim düzenimiz oldu, bebek odasını neredeyse hiç kullanmadık. Melodi her gece bizimle uyumaya alıştı. Üç yaşında şimdi adını unuttuğum bir yöntemle kendi yatağında uyutmaya çalıştık ama sonunda isteyerek vazgeçtik. Ben de, eşim de ailecek aynı yatakta uyumanın çok huzurlu olduğunu hissettik. Halen haftada birkaç gün Melodi bizim yatağımızda uyuyakalır, onu yatağına geri taşırız. Bunu yazarken de yanımda yumuşacık, mışıl mışıl uyuyor, kolu koluma değiyor, içime huzur doluyor..

Bir günün nasıl geçiyor?
Son üç yıldır yoğun New York koşturmacam sona erdi. İkinci kere büyük bir ameliyat geçirdim ve günde 4 saate yakın git gel olayını yapamayacağımı düşündüm. Yine mucize eseri gibi diyeyim, NY’u bitirme kararımdan çok kısa bir süre içinde, New Jersey’de şu anda çalıştığım departmanda iş buldum. Bir sene sonra, giderleri kısmak uğruna New Jersey ofislerimizi kapattılar ve evden çalışmamızı istediler.

Ne büyük şans!
Evet… Şimdi sabah 7.00’de kalkıyorum. Sabahları gayet huysuz birisi olduğumdan, eşim kahvaltıyı hazırlar, beraber ailecek kahvaltı ederiz. Sonra Melodi’nin okul veya yaz kampı için öğle yemeğini hazırlarım. 8.00’de iş için bilgisayar başına otururum. 8.45’te kızımı okula bırakıp döndükten sonra, akşam 5.30’a kadar veya isim bitene kadar kesintisiz çalışırım. Günüm genelde e-mail trafiği ve telefon toplantılarıyla yoğun geçer. Okul çıkışı sınıf arkadaşının anneannesi Melodi’yi eve bırakır. Akşamüstleri de haftanın dört günü yüzmeye gittiği için, evde yemek hazırsa onu ben götürürüm, arada o yüzerken haftalık Zumba sınıfımı çıkarırım. Yemek yapacaksam babası götürür. Ev ödevine yardım, mutfak olayı derken, popomu koltuğa koymam saat on olur zaten. Gecenin geri kalanı da bana aittir.

Peki ya hafta sonları?
Hafta sonlarımızın bir günü, yardımcımız olmadığı için, çamaşır, temizlik, ev işi ile geçer. Bir günü de dinlenmeye, arkadaşlarla zaman geçirmeye ayırırız. Bir- iki film seyretmezsek hafta sonumuz tamam olmaz…

Üç sene öncesine kadar hayatım biraz kaotikti; sabah 6:45’te evden çıkar, akşam 7:45 civarı yorgun argın dönerdim. Yemek eşim tarafından hazır olurdu. Mutfak temizlik faslı derken, direkt cumba yatakla gün sona ererdi. Çok şükür ki son üç seneden beri ev-iş hayatım tam istediğim gibi dengelenmiş durumda…

BesYildizliSoylesi25

Sence anne olmanın en zor tarafı?
Endişe… Rahat anneyim dedim ama kafamda devamlı bir endişe bulutu var. Ya bize erken yaşta bir şey olursa, ya Melodi hayatında kötü seçimler yaparsa, mutlu bir insan olmazsa.. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz amao içteki endişe bulutu dağılmıyor.

En sevdiğin tarafı?
Melodi’ye baktığımda, kalbimde hissettiğim sıcacık sevgi.. O kadar yoğun hissediyorum ki bazen, o sevginin içime nasıl sığdığına şaşırıyorum.

En son ne zaman kendine vakit ayırdın? Ne yaptın?
Her gece saat ondan sonra bana ait. Yemek, masa olayı halledilip Melodi yattıktan sonra hiçbir güç beni başka bir iş yapmaya zorlayamaz! Saat çok geç olmamışsa ya film seyrederiz veya ben kitap okurum, internette gezinirim.. Yatana kadar o bir iki saat çok değerlidir…

Cümleyi tamamlayalım: Şimdiki aklım olsa…
İkinci çocuğu yapmak için eşime daha büyük baskı uygulardım.. Geçenlerde gittiğimiz bir düğünde, tombiş bir bebeği kucağıma aldım, içim eridi…

Boşluğu dolduralım: Anne olmadan önce … derdim/düşünürdüm/zannederdim
Kalbimin böylesine büyük bir sevgiyle dolu olacağını bilemezdim..

Tek cümleyle: sence kime ANNE denir?
Anne yeri geldiğinde öğretmen, yeri geldiğinde doktor, aşçı, şoför, temizlikçidir ve sanılanın aksine maaşı en yüksek olandır çünkü yaptıklarının karşılığı sonsuz sevgidir.

Prima

Bu söyleşi Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in tamamını buradan okuyabilirsiniz.

7 yorum

  1. Çok güzelmiş, bir heyecanla bir solukta okudum diyebilirim.

  2. çok içten bir söyleşi olmuş, okuduktan sonra yüzyüze konuşmuş gibi oldum 🙂

  3. çok güzel bir söyleşi olmuş. Bu arada gebelik günlüklerinden pek ses yok annelerimiz nasıl acaba?

    • Hepsi bebeklerine kavuştular, iyiler. En kısa zamanda hikayelerini gönderecekler, malum, elleri şu ara kelimenin tam anlamıyla dolu 🙂

  4. Muhtesem bir soylesi.. Nefis ve sicacik bir oyku.

  5. Sevgili Elif,
    Beni konuk ettigin icin sana cok tesekkur ederim.. Umarim okuyucularina degisik bir hayattan anneligi anlatabilmisimdir..
    Sevgilerimle…
    ASLI

  6. İnanilmaz keyifle okudum…
    Aslı tanıdığım en iyi annelerdendir ve kendime örnek alığım modelimdir.
    Dostluğumuz boyunca bana verdigi destegin ve önerilerin sınırı sonsuzdur…
    Dilerim herkesin hayatında boyle bir dostu, ablası, komşusu vardır…
    İyi ki hayatımdasın Canikom!

    Sana da ayrıca teşekkürler sevgili Elif!