15 Yorum

“Kendine Hiç Kalmayan Varlığa ANNE Denir”

Beş Yıldızlı Söyleşiler’in bu bölümünde blog dünyasının bilinen “çok çocuklu” annelerinden Sema var.

Diyarbakır’da yaşayan eski yazılımcı, şimdi üçüz annesi Sema, bence sosyal medya annelerinin en renkli, en eğlenceli, en maceralı isimlerinden biri… Sebebi aşağıdaki satırlarda…

***

Bize kendini anlatır mısın? Anne olmadan önceki Sema kimdi ve üçüz annesi olduktan sonraki Sema kim?
Eskişehir’de doğdum büyüdüm, okudum. Şehrimi çok seviyorum. Ama gel gör ki, bir yazılım şirketinde yazılımcı olarak çalışırken, mesleki sebeplerle tanıştığım adama âşık olup peşinden Diyarbakır’lara geldim. Üç de çocuk doğurdum. Pişman değilim!

Normalde bu söyleşilerin girişinde “Anne olan bir kadının hayatı Çocuktan Önce ve Çocuktan Sonra olarak ikiye ayrılıyor. Katılıyor musun?” şeklinde bir soru soruyorum ama sana sormaya korkuyorum!
Hem de çok fena katılıyorum! Önce ve sonra arasında sayılabilecek çoook madde vardır aslında. Annelik bir dönüm noktası. “Ama daha önceden neydim ki ben?” diye kendi kendime düşündüğümde de hep ilk aklıma gelen şey; biraz uçarı, fazlasıyla neşeli, kısmen gamsız, gereksiz yere cesur biri olduğum. Anne olduktan sonra bunların hepsi yerini, fazla temkinli bir ciddiyet ve aşırı sorumluluk duygusuna bıraktı birden.

Şimdi, halk arasında “doğal mı, tedavi mi” şeklinde bir soru var. Kuzenimin de ikizleri olduğundan bu soruyla karşılaşmasına şahit oldum ben de sık sık. Yabancı bir insan tarafından sorulmasını yanlış bulduğumdan sana sormayacağım. Sonuçta kimseyi ilgilendirmez… Ama… Ama merak ediyorum: Nasıl oldu?? Üç tane yani???
Hadi hadi lütfen açıkça sor, “tüp mü” de! Bu soru üzerine bloğumda yazdığım bir yazı bile var “Tüp mü?” başlığıyla. Gerçi gelen onlarca tuhaf sorudan sonra bu soru bizim için çık sıradanlaştı, garipsemiyoruz.

Ne gibi sorular?
Hepsi üçüz mü, hepsi aynı anneden mi, hepsi aynı gün mü doğdu…. gibi sorular mesela…

Ahahaa bu da iyiymiş!
Çocuklarım tüp bebek değil ama organik de değiller. Polikistik over sendromu tedavimde kullandığım ilaçlarımın yan etkisi üzere üçlü takım halinde doğdular.

BesYildizliSoylesi29

Üç tane olduğunu öğrenince tepkin ne oldu?
Çok ciddi bir bunalım yaşadım. Hayata küstüm, odalara kapandım. Kimseyle görüşmedim, konuşmadım, hep ağladım, hastalanıp yataklara düştüm! Üçüz bebek dünyaya getirme fikrine alışmam öyle zor oldu ki!

Gerçekten mi?
Evet. İlk şoku atlatmam kolay olmadı ama kabullendikten sonra sanki hiç öyle bir bunalım yaşanmamış gibi hayatıma devam ettim. Sorunları yok sayıp, arıza çıkabilecek son ana kadar hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam eden bu kafa yapımı böyle zamanlarda çok seviyorum işte. Gamlı baykuş olmak yerine, “Amaaaan başımıza gelince bakarız işte bi çaresine” felsefesi.

Sonra?
Üçüz fikrine alışmayı başardıktan sonra hayatım birden normalleşti. Çok güzel ve cici bir hamilelik geçirdim. Öyle güzeldi ki, kısa sürdüğü için (7 ay) tadı damağımda kaldı, doyamadım hiç… Öyle yataklara düşüp etrafındakilere naz yapan biri olmadım. Sürekli hareket halinde, hiçbir işinden, gücünden, gezmesinden, tozmasından geri kalmayan bir hamileydim. Tabii bu savrukluğun üç bebek taşımayla ilgili bir bedeli olacaktı elbet, onu da son ay felaket ağrılarla başbaşa kalarak ödedim.

İkizi duyuyoruz ve sıklıkla görüyoruz da, üçüz hamileliğini tahmin bile edemiyorum…
Tek hamileliğin nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için kıyaslayamıyorum. Çok ilginç bir deneyim olduğunu söyleyebilirim sadece. Üç bebeğin birden hareketleriyle zaten hareketli bir hamilelik geçirmemek imkansız! Bu hem çok güzel hem de bazen rahatsız edici bir durum. Sabahın 4’ünde 5’inde içimdeki bıcırlar tarafından sarsılarak uyandırıldığımı biliyorum kaç kez…

Son aylar çok zor olmalı?..
Son aylara geldikçe annenin hareketleri kısıtlanıyor mecburen, basit bir hareket bile çok acı verici olabiliyor. Kasılmalar çok fazla oluyor mesela. Tek bebeğe hamile birinin ancak 9.ayın içinde hatta doğuma çok yakın bir zamanda yaşayacağı kasılmaları 6. aydan itibaren yaşamaya başladık biz. Saatte 4’ten fazla olması risk belirtisi, gözümüz saatte hep tetikte durur, kasılmaları korka korka sayardık eşimle.

Lohusalık sürecin nasıldı? 
Lohusalığım başlı başına olaylıydı zaten. Bir kere lohusalık sendromu denen şeyi bile yaşayamadım. Erken doğan bebeklerim 1 ay kuvözde kaldılar.

Neden erken doğdular? Üçüz olmalarından dolayı yer daraldı, vesaire falan mı? Yoksa sıra dışı bir durum mu oldu? Yani, üçüz olmalarından mütevellit erken doğum bekliyordunuz herhalde. Ama beklediğinizden de mi erken oldu?
Genel geçer bir hesapla, üçüzlerin ise 35-36 haftalarda doğması beklenir zaten (En iyi ihtimalle). Üçüz olduklarını öğrenince doktorum beklenen doğum tarihini 36. haftaya göre hesaplayıp yazmıştı. 15 Aralık 2011’di bu tarih. Bunun en geç tarih olduğunu da eklemeyi ihmal etmedi. Çoğul gebeliklerde, bebek sayısı arttıkça erken doğum riski bir o kadar artıyor. Hatta o haftalarda doktorlarımızla bir ‘redüksiyon’ çatışması yaşadık.

Redüksiyon? İngilizce’deki “azaltma” anlamındaki mi? 
Evet. Üç ve daha fazla bebekli çoğul gebeliklerde, erken doğum riski ve buna bağlı olarak bütün bebeklerin göreceği zararı azaltmak için BEBEKLERDEN BİRİNİ VEYA BİRKAÇINI ÖLDÜRMEK demek. Bunu haklı gören çok insan olabilir ama benim için –gerçekten bebeklerin hayatını tehdit eden bir gereklilik olmadıkça, sadece önlem olarak yapılıyorsa- bu korkunç bir şey! Doktorumuz formalite olan bu soruyu hemen bize de sordu. Hem de bebeklerimizin kalp atışlarını ilk kez duyduğumuz o gün!

Heyecan ve mutluluktan bizim gözlerimizden yaşlar süzülürken, bebeklerden birinin kalbine zehir enjekte ederek üçüz gebeliği ikize indirgemeyi teklif ediyordu doktorumuz. Kesin bir dille reddettik. Sonra beni Eskişehir’deki, bu işlerin uzmanı olan bir profesöre yönlendirdi beni ikna etsin diye, ama gitmedim tabii ki…

Çok zor… Bu kararı vermek zorunda kalanlar da olabilir bu yazıyı okuyanlar arasında… Sadece “kimse böyle bir karar vermek zorunda kalmaz umarım” deyip geçeceğim. 
Öyle… Yani kısacası, zaten böyle bir risk olduğu için mi, yoksa ben üçüzlere gebe gibi davranmayıp fazla hareketli bir hamilelik geçirdim diye mi bilemiyorum, beklenen tarihten 1 ay daha erken (19 Kasım) doğdular. Tek bebeğin doğumuna göre ise 2 ay erken.

Anlayacağın lohusalık günlerim, geceli gündüzlü onlara süt sağmakla ve onlar için ağlamakla geçiyordu. Üstüne bir de bu sıkıntılı sürecin getirisi olarak sağlık sorunlarıyla baş etmek zorunda kaldım, önce kurdeşen döktüm, sonra doktorumun “Kör olabilirdin!” dediği kadar kötü derecede bir göz enfeksiyonu geçirdim.

Stres ve yorgunluktan mı?
Alerji için yapılabilecek bütün testler yapıldı, hiçbir sebep bulunamadı. En son gittiğim cildiye doktoru doğumdaki narkozdan olabileceğini söyledi (1 ay geçmişti üstünden). Yani stres ve yorgunluktan olması kuvvetle muhtemel. Göz enfeksiyonumu bebeklerimden kaptım. Yeni doğanlarda görülen bir durummuş. Onlar basit bir şekilde atlattılar. Ama bende ağır seyretmesine uykusuzluk ve düşen bağışıklık neden olmuş.

Bebekler taburcu olduktan sonra ise bambaşka bir kabus başladı. Her şey çok ama çok çok çok zordu! O ilk 3, hatta mümkünse 6 ayı hayatımdan çıkarıp atmak istiyorum…

Of… Yalnız mıydın, destek aldın mı? Annenin yanında olduğunu söylüyordun sanırım blog yazılarından birinde?
Evet annem geldi ve 4 ay yanımızda kaldı. İlk dört aydan sonra da hep birlikte Eskişehir’e gidip orada kaldık 6 ay. Aynı zamanda gündüzlü bir bakıcımız da vardı. Geceleri de eşim vardı yardımcı olarak. Ama yine de yetişemiyorduk hiçbir şeye. Zaten evdeki kişi sayısı ne kadar artarsa artsın, bebekler dönüp dolaşıp çok sık aralıklarla yine bana getiriliyordu emzirmem için. Ben hep mesaideydim. Bak sana evimizde ilk bebekli gece alelacele tutulmuş bakım notlarını göstereyim-ilk önce Bertuğ ve Gülce taburcu oldu, Egemen birkaç gün sonra geldi eve. Bak, bu iki bebekli bir gecenin notları.

BesYildizliSoylesi28

Hiç unutmuyorum, sanırım çok zorlandığın bir anda “’Bazen üçü birden olmak yerine tek tek gelseler olmaz mıydı?’ diye soruyorum kendime” gibi bir şey demiştin. Gerçekten düşünemiyorum üç tane aynı yaşta bebeğin/çocuğun nasıl olabileceğini… Bir anne-üç çocuk, sayısal olarak baştan yengiye kurgulanmış bir mücadele! Nasıl başa çıkıyorsun?
O annemin lafı aslında. İlk bir yıl beraber baktık bebeklere. Yanımızda bakıcımız da vardı. Ama 3 yetişkin olarak bile 3 bebeğe yetişemez haldeydik. Her canı sıkılıp düşüncelere daldığında “Allahım, neden 3 tane ki? Tek tek gelseler olmaz mıydı?” diye söylenirken bulurdum onu.

Ben de bir gün, çok daralıp “Tek çocuklu annelere bazen çok özeniyorum” demiştim. Sen onu hatırlıyorsun muhtemelen.

Evet, sanırım oydu. İsyandan ziyade bir serzenişti benim hatırımda kalan. Ve çok haklıydı!
Evet isyan değil kesinlikle. İnsan çok zorlandığında bir kıyaslamaya giriyor elinde olmadan. Özendiğim şey, tek çocuklu annelerin yaşadığı hayatın yanından bile geçemeyecek kadar kısıtlı bir dünyam oluşu. Üç tane bebeğe tek başıma yetmek zorunda oluşum. Her şeyi üçe bölmek, üçe bölünmek zorunda oluşum… Gerçekten bazen öyle çaresiz anlarım oluyor ki, onların karşısında yenilmiş, ezilmiş hissediyorum kendimi. Ama bir o kadar da mutlu ve şanslı hissettiğim anlar var ve sanırım onun gücüyle kendiliğinden yürüyor her şey…

Eminim öyledir. Peki, mesela ikiz anneleri için ilk bilmem kaç sene zor, sonra birbirleriyle oynamaya başladıklarında kolaylaşıyor derler ya… üçüz anneleri için de böyle bir durum söz konusu muymuş biliyor musun?
Konuştuğum bütün kişilerin cevaplarının ortalamasını alınca çıkan sonuç: Hiçbir zaman kolaylaşmıyormuş! Çevrede tanıdığımız çoğul bebek aileleri olsun, internetteki anne bebek gruplarındaki ikiz/üçüz anneleri olsun, yolda karşılaştığımız ve illaki ayaküstü tanışıp kısa bir sohbete tutulduğumuz kader arkadaşlarımız olsun, hepsinden aldığımız cevaplar çok çeşitli. Bir kısmı 3 yaştan sonra rahatlama oluyor dese de, diğer kısım büyüdükçe daha da zorlaştığını iddia ediyor. Bakalım, görücez…

Şu sıralar yardımcın var mı?
Bir varmış bir yokmuş. Doğduklarından beri çok gelgitli yardımcı maceralarımız oldu. Bir var, bir yok iki yılı doldurduk. Şimdi yok. Ve sanırım artık istemiyorum kimseyi. Aslında hala deli gibi ihtiyacım olduğu ve internetteki “yardımcı aranıyor” ilanı için her gün en az biri aradığı halde. Evin içinde bir yabancıyla uğraşabilecek bir psikolojim yok artık.

O psikolojiyi çok iyi anlıyorum. Bazen varsın ev dağınık olsun ama benim ve sadece benim olsun istiyor insan. Peki, tek bir çocukla bile emzirme, ek gıdaya geçiş, tuvalet eğitimi… gibi süreçler yaka silktirebilirken üçüyle nasıl oldu, oluyor?
Tuvalet konusuna daha gelmedik. Emzirme, bebekli hayatımın ilk sancılı sınavı oldu. İlk aylar kucağımdan bebek hiç eksik olmadı. Biri giderdi, biri gelirdi. Etrafımdakiler durmadan bebek taşırdı kucağıma “Al emzir” diye…

Aman Yarabbi…
Geceleri de sabaha kadar uykusuzluk çektim tabi bu yüzden. Bir de emzirilme sırası kavgasına tutuşuyorlardı o küçücük boylarıyla! Birini emzirirken ben, mutlaka en az bir bebek daha bunun için ağlıyor olurdu. İçim giderdi. İkisini aynı anda emzirmeyi denerdim öyle anlarda, hoş yine biri açıkta kalıyor, o da feci sırt ağrılı bir iş… Sonra dördüncü ayda kızım memeyi bıraktı. Günlerce salya sümük ağladım, geri döndüremedim. Oğullarım sekinzinci aya kadar devam etti.

Ek gıda?
Ek gıda da pek tabi çok büyük bir sıkıntıydı. Doğuştan reflülü bebekleri, antireflü mamalarından farklı gıdalara alıştırabilmek çok uzun zaman aldı. Yaşıtları kahvaltılara, çorbalara başladığında, biz hala yoğurt, meyve suyu aşamasında takılı kalmıştık. Çok fazla kusuyorlardı, kolay kolay hiçbir gıdayı kabul etmiyordu bünyeleri. Büyük çabalarla meseleyi çözebildik, şimdi her şey yolunda ama hala zaman zaman sindirim sorunları yaşıyoruz bu yüzden.

Kitap yazacak kadar deneyim biriktirmiş olmalısın!
Blog yazıyorum onun yerine… Gerçi içerik, bakım deneyimlerimizden çok sıradışı maceralarımız üzerine. Bizim burnumuz olaydan, maceradan çıkmıyor!

BesYildizliSoylesi30

Farkındayım! Ara ara takip ettiğimden bir fikrim var ama lütfen anlatır mısın: Bir günün nasıl geçiyor?
Uyanıyorum (hayır, uyandırılıyorum). Dün gece geç yattığım için kendimle kavga ediyorum. Bu gece erken yatma kararı alıyorum.

Onu ben de yapıyorum. Bazı sabahlar, daha güne başlarken “Akşam olsa da uyusam” diyerek başlıyorum güne. Çok depresif bir durum… Peki, bölmeyeyim seni…
Uyanan çocuklarımın yanına koşuyorum. Günaydınlaşma seremonisi, alt üst değiştirme var uzunca bir vaktimizi alan. Kahvaltılarını hazırlarken ayaklarıma yapışmış üç bebenin “Biz çok acıktık, hadi çabuk ol!” ağlamalarını bastırmak için şarkılı türkülü bir canlı performansım oluyor. Kahvaltı seansından sonra hızlıca masalarındaki ve yere dökülmüş kırıntıları toparlayıp oyun için odaya geçiyoruz. Her an dipdibeyiz. Hiç öyle “Ay üç taneler, ne güzel beraber oynuyorlardır, anneyi rahat bırakıyorlardır” durumları filan yok. Üçü de bana fena halde bağımlı ve kucakçı. Bu yüzden de çok zıtlaşmalar, kıskançlıklar, kavgalar oluyor zaten.

Bu zor işte…
Evet. Oyunla, çizgi filmle, hırgürle, ağlama krizleriyle öğleni ediyoruz. İşyeri yakın olan baba öğle arasında eve geliyor. Benim için güzel bir mola. Öğle uykusuna yatırma faslı 30-40 dakika arasında değişiyor. Daldıklarından emin olduğum an mutfağa koşup yemeklerini yapıyorum. Yemek pişerken ortalığı topluyorum, çamaşır varsa asıyorum… Onlar uyurken yapılabilecek sessiz işleri o zaman diliminde yetiştirebilmek için yarışıyorum resmen. Her işimi halledip, ohhh diye bi uzandığım an genelde telsizden birinin sesi duyuluyor. Şanslıysam bir yarım saat çocuksuz takılıyorum. Biri uyandıktan sonra genelde hepsi kalkıyor zaten. Yine bir günaydınlaşma faslı, hoplama zıplama, öğle yemeği vakti. Çocuklarla ilgili en sevmediğim iş yemek yedirmek. Üçünü de sandalyelerinde sorunsuzca zapt edebilmek, üçüne de yemeği sevdirmek, yedirebilmek, doyduğundan emin olup tatmin olabilmek… Yemek bitene kadar başıma ağrılar saplanıyor! Akşam yemeklerini babalarına satsam da günde iki öğün bu işkenceye maruz kalıyorum.

İnan bu bir tane de olsalar, tek tek de gelseler böyle… Yemek zamanı eşittir ömür törpüsü bizim evde de… 
Babamız gelene kadar yine oyunlar, sarmaşlar dolaşlar, kavgalar, kavga ayırmacalar, çizgi film, kitap okuma, şarkılar, hoplamalar zıplamalar ile günü doldurmaya çalışıyoruz. Baba gelince mecalimiz varsa çocukları dışarı çıkarıyoruz. Her çıkışımız, eve dönüşümüz bir olay! Akşam yemeği, günün son çırpınışları, kuduruşları derken uyku saati çoooook şükür geliyor. Ortalama 1 saat süren uykuya yatırma operasyonundan sonra anne ve baba için gün yeni başlıyor. Artık o birkaç saatte, film mi izlersin, kitap mı okursun, mısır mı patlatırsın, haa yoksa önce şu evdeki enkazı mı kaldırırsın, karar senin…

Çocuklardan önce ne yapıyordun?
Evlenmeden önce okulunu dereceyle bitirmiş ve işini çok seven bir yazılımcıydım. Evlenip şehir değiştirip işten ayrılmak zorunda kalınca, bir süre zaman zaman işi evden yürütmeye devam ettim. Aslında o dönem, çalışma hayatı yorgunluğunun acısını çıkarmak için biraz tembelce bir hayat sürdüm. 12’lere kadar uyuyabilen biriydim o zamanlar aaaah aaaahh… Gezdim tozdum, büyüklerin tabir ve tembihlerine uygun olarak “Hemen çocuk yapmadım, evliliğin tadını çıkardım” 

Oh, sefan olmuş. Yakın zamanda çalışma hayatına dönmeyi istiyor ya da planlıyor musun peki?
Çalışma ile ilgili bir planım yok henüz. Ne olacağını, neyin ne kadar süreceğini kestiremiyorum. Çalışmak istesem bile çocuklarımı emanet edebileceğim kimse yok. Kreş olayına ise eşimle birlikte pek sıcak bakamıyoruz. Çocuklarım kimseye bağımlı olmadıkları bir hale ne zaman gelirler ve o zaman neler yaparım henüz bir fikrim yok, şu an sadece onların bakımına odaklıyım.

Çocuklar olduktan sonra eşinle ilişkiniz nasıl etkilendi?
Yaşadığımız hayat çok zor, çetin bir sınavdı ilk başlarda, yeni yeni biraz normalleşmeye başladı. Elbette o stres altında birbirimize çattığımız, kızdığımız, bunalımlarımızın acısını birbirimizden çıkarmaya çalıştığımız anlar oldu. Ama genel olarak olumsuz bir etkilenme yok. Hatta çocuklardan sonra gerçek bir aileye dönüşmenin verdiği bağlılık var.
O, her an çocuklu hayatın tam ortasında duran, harika bir baba. “Ben erkeğim, bu benim işim değil/Annesi bak seni istiyor…” gibi cümleler ona çok uzak.

Ne güzel…
Evet. Akşam o işten geldikten sonra devir-teslim yaşanıyor aramızda. Hemen rahatlıyorum, çocukları babalarının başına sarıp kaytarabiliyorum. Yemeklerini yedirir, altlarını değiştirtir, oynar, oyalar. Gece çocukların 10 uyanışından 9’unda o bakar (evet hala geceleri 10 kere kalktıkları doğrudur)

Aman Yarabbi. Üçünün toplamda 10 kere kalkmasından mı bahsediyoruz burada? Hayır’sa söyleme, bilmek istemiyorum!
Bu 10 lafın gelişi söylenivermiş bi rakam şimdi. Ama ilk 1 yıl gece de toplam 15-20 kezi bulurdu. Gitgide azalmış olsa da hala yaşlarına (2 yaş) göre çok fazla. Bazı geceler toplam 5-6 kez, bazense 9-10 kez odalarına gitmişliğimiz oluyor. Hastalık dönemlerinde ise odadan bile çıkamıyoruz, sabaha kadar yarım saatte bir, bir ağlama…

Annelik yapmanın seni en çok zorlayan tarafı ne? Üç tane olmalarının ve gece 10 kere kalkmanın dışında tabii!
Normal(!) bir annenin yaptığı her sıradan şey benim için zor aslında. Yemek yedirmek, alt değiştirmek, uyutmak, mızmızlanmaları bastırmak vs… 2 yıllık annelik ömrümde beni en çok zorlayan ve sınayan şey açık ara “ağlamalar”dır. Çocuklar ağladığında inanılmaz bir strese kapılıyorum. Onları susturup ortamı sakinleştirebilme çabaları ömrümden ömür alıyor. Sebepsiz ağladıklarında, çoğu yakınım tarafından (mesela annelerim) “Bırak ağlasınlar, niye bu kadar telaşlanıyorsun, ağlar ağlar susarlar” gibi yorumlar da alıyorum. Gariplik ben de mi yoksa o bakış açısında mı hala bilemiyorum (Aletha Solter’a göre gariplik bende) ama bilinçaltıma yerleşmiş kötü bir şeyler var işte. Ağlamasınlar…

Evet, Aletha Solter bırakın ağlasınlar, ağlamak güzeldir diyor. Ama onu üçüzleri düşünerek söylediğini sanmıyorum!
Gerek uyku eğitimi, gerek tuvalet, gerek 2 yaş sendromu vs. ile ilgili konularda çoğul çocuklara yönelik kaynaklar Türkiye’de çok az zaten. Yabancı kaynaklardan okuduğumuz bir iki şey oldu ama çok faydalanamadım. Önerilen kitapları kendimce çoğul bakıma uyarlamaya çalışıyorum.

Anneliğin en sevdiğin tarafı?
Kardeş ortamı. Daha güzel bir şey olabilir mi? Bak şimdi bütün o kavgaları, kıskançlıkları, birbirlerine vurup ısırmalarını, oyuncakları paylaşamayıp krizlere girmelerini, kucağımıza gelebilmek için kıran kırana verdikleri mücadeleleri filan, her şeyi bir kenara bırakalım.

Uyandıkları zaman yatağın içinde dikilip kardeşlerini yoklamalarına, onlar uyuyorsa hemen uyandırmaya çalışmalarına, evin içinde ilginç bir şey keşfettiklerinde muhakkak diğerlerini de oraya sürüklemelerine, tüm yaramazlıklara ortak olmalarına, diğerinin elindeki ekmeğin, elmanın yarısını çalıp kaçmalarına, kuytu bir köşeye başbaşa verip oturmuş, bilmediğimiz bir dilden kendi aralarında birşeyler anlatıp kikirdemelerine paha biçilir mi?

Biçilemez.
Hiçbirimiz mükemmel değiliz hatta mükemmellikten oldukça da uzağız. Ama illa ki anne olarak “şu konuda iyiyim” dediğimiz şeyler var. Sence sen neyi iyi yapıyorsun?

Düşündüm, düşündüm, düşündüm, buna bir cevap bulamadım. “Hiç mi bir şey de iyi değilim yani” diye üzülüyordum ki, kocam geçti yanımdan. “Sence ben anne olarak neyde iyiyim?” dedim, “Organizasyon yeteneğin tabii ki” dedi. “Bir işi yaparken sonraki bir sürü adımı çok iyi planlayabiliyorsun.” Buna benzer şeyleri daha önce arkadaşlarım da söylemişti. Hatta sık duyduğum bir cümledir “Allah dağına göre kar verirmiş”. Sanırım bu.

BesYildizliSoylesi31

Neyi daha iyi yapmak isterdin?
Sabır sabır sabır. Daha fazla, çok daha fazla sabırlı olmaktan başka istediğim hiç bir şey yok.

Bence o hepimiz için geçerli… 
Genellikle tek çocuğu olanlara, ya da iki çocuğu da aynı cinsiyetten olanlara “Bir tane daha” baskısı yapılır. Farklı cinsiyetlerden üç çocuk annesi olan sana “Bir çocuk daha” deme cüretini gösterebilen bir babayiğit çıktı mı? Çıktıysa akıbetini merak ediyorum.
Her ne kadar arada sırada şaka yollu “İlerde kızına bi arkadaş yaparsın”lar duysak da; tam tersi, “Kızın da var oğlun da, yeter artık defteri kapat sen, Allah bunlara ömür versin” nasihatları alıyoruz biz yurdum teyzelerinden…

En çok neyi özledin?
Uyumayı, sinemaya gitmeyi, gezmeyi, kesintisiz yemek yemeyi falan değil cevabım. Gün içinde aklıma bir şey geldiğinde, canım bir yere gitmek istediğinde, bir şey almak gerektiğinde, hop diye ceketimi çantamı alıp evden çıkabilmeyi özledim ennnnn çok. Ev hapsi yaşıyor gibiyim. Düşünsene, evde ekmek kalmamışsa yapacak bir şey yok. Onu bırak, geçenlerde dış kapı aralık kalmış ve ikisi firar edip kaçtılar hemen kapıdan, evde bir diğeri daha var diye apartmanın merdivenlerinden çocukları toplamaya bile zor çıktım, zor attım kendimi hemen eve!

İleride çocukların ne yapar, ne olur ya da ne derlese “Tamam, ben bu işin altından kalkabilmişim” dersin?
İyi, ahlaklı, dürüst, çalışkan bireyler yetiştirmek vesaire gibi klişe hayallerin çok öncesinde, sevgi dolu ve birbirleriyle etle tırnak gibi olmuş kardeşler olduklarını gördüğümde huzur içinde ölebilirim.

“Asla yapmam” deyip de yaptığın şeyler var mı?
Asla yapmam değil belki bu ama, tedaviye ilk başladığımda, ilaçların prospektüslerini okurken “Ayyyy inşallah ikiz falan olmazzzz!” demiştim, bunu hatırlatır böyle sorular hep…

Hemen hemen bütün annelerin “asla”larını, hemen hemen bütün anneler gibi yaptım, emzik vermemek, ayakta sallamamak, sinirlenince bağırmamak, yemek için zorlamamak…

En son ne zaman kendine vakit ayırdın? Nasıl?
Ben çok evcimen bir insanım. El işlerinin her türlüsü, resim, sırasıyla hayatımın her döneminde uğraşım oldu. Özellikle örgü örmek en büyük terapi kaynağı benim için. Evlenmeden önce, taaa gençlikte, çalıştığım dönemde bile, sabah uyanınca yatağın içine oturup bir iki satır örgü örüp öyle giderdim şirkete. Hamileyken de bebeklerime sandık sandık örgüler ördüm. Belki de bu sayede iyileştirdim üçüz annesi bunalımımı. Çocuklar doğduktan sonra 1,5 yıl kadar hiç dokunamadım. Çok bunaldığım 18. ay sürecinde psikoloğa koşmuştum hemen. Uzunca bir sohbetten sonra örgüye başlamamı ve yoğunlaşmamı tavsiye etti. Bu tavsiyeye hemen uydum ve ördükçe iyileştiğimi hissediyorum. Gün içerisinde hiç elime alamamışsam “Ama ben bugün hiç örgü bile öremedim kiiii!” diye üzülüyorum. Kendime ayırdığım en rahatlatıcı vakit, elimde şiş ve yünlerin olduğu vakittir…

Evet, bir de örgü kulübün var senin, değil mi? Sipariş üzerine bir şeyler de yapıyorsun. Nasıl vakit bulduğunu sormayacağım!
Bu örgü kulübü de ayrı bir olay zaten bizim evde… Bu nerden çıktı herkes merak ediyor, şöyle: Demiştim ya, ben örgü aşığı bir insanım. Çalıştığım zaman bile örgücü teyze gibi elimde şişlerle yünlerle gezer dururdum. Meditatif bir eylem. Stresli işleri/yapıları olanlar için biçilmiş kaftan. Ta o yıllarda yaptığım örgülerin fotoğraflarını paylaştığım bir web sitem, facebookta bir sayfam vardı. Öylesine ama, tamamen hobi amaçlı. Örer bitirir, fotosunu da oraya eklerdim. Br nevi örgü blog. He rgün mesaj kutum “ayyy buna bayıldım sipariş üzerine yapıyo musunuuuzzzz”larla dolardı. Tabii ki cevabım hayır oluyordu, benim çok yoğun bir işim var zaten ve tamamen hobi amaçlı yapıyorum, siparişle falan nasıl uğraşayım.

Sonra hamileliğimde bebeklere deli gibi örgüler örüp yayınladığım zamanlarda da çok aldım o mesajlardan. Israrla. Cevap hep hayır. Doğum, ilk zor zamanlar derken örgü mörgü yalan oldu uzun bi zaman. 1.5 yaş civarında yeniden çıkardım örgümü piyasaya. O dönem birden bire bakıcısız kalmıştım, 5 ay boyunca bebeklere yalnız bakmak zorunda kalmıştım, gönlümüze göre kimseyi bulamadık. Çok ciddi bir zorluk ve sıkıntı yaşadım. Akşam çocukları yatırır yatırmaz elime örgümü alıp gece yarılarına kadar örgü örerdim. Böyle böyle rahatladığımı fark ettim. Eşimle hep bu yüzden papaz oluyorduk o dönem… Benim için önemini kavrayamıyordu, niye kendini bu kadar yoruyorsun diye kızıp duruyordu. O aralar çocuklarla yalnız geçen günlerin yüküne dayanamayıp psikoloğa gitmeye karar verdim. Psikolog, sorunumun sadece “aşırı dozda çocuğa maruz kalmak” olduğunu söyledi (evet aynen böyle dedi).

Ahahaa çok iyiymiş!
Bir dolu tavsiyede bulundu bana… İlk sırada, acilen zevk aldığım bir iş üzerine yoğunlaşıp meşgale edinmem vardı. Kendine hiç vakit ayırıyor musun dedi, örgüyü seviyorum dedim. Aaaa harikaaaa diye minik bi çığlık attı. Kesinlikle yoğunlaş ve devam et, seni iyileştirebilir dedi. O günden sora eşim örgüme pek karışamaz oldu gece geç yatmalarım dışında. Hala sayfamın mesaj kutusu “sipariş alıyor musunuz?”larla doluyordu. Çocuklara yaptığım bereler özellikle çok ilgi gördü. Bir gün birden deliliğim tuttu; çocuklara, kendime, eşime ördüğüm şeyleri evde koyacak yer kalmamıştı artık. Örecek şey kalmamıştı. Niye bu sorulara evet demiyorum ki, tamam ulen yapıyorum, sipariş de alıyorum, hadi bakalım, dedim…

Nasıl yetişiyorsun?
Kocamla birbirimize girdik küçük çaplı! Nasıl karşı çıktı anlatamam. Anneme şikayet etmekle falan tehdit etti. Annem çocuklara bile örmeme kızardı çünkü, bunla uğraşacağına niye uyuyup dinlenmiyorsun diye. Benimki para kazanma amaçlı değil ki, hem bunun getirisi ne olur ki, ben zevk için yapıyorum, çok sordular ben de kabul ettim sonunda, kendimi zorlamam söz, diye diye ikisini de ikna ettim. Ettim ama sözümde duramadım o ayrı, şimdi kışa istenen bir sürü şey var, çoğu da arkadaşım, hayır diyemedim kimseye ve onları yetiştirmek için kocamdan gizli gizli uykusuz kalıyorum. Ama napiyim be Elif seviyorum! Hele bi de yolladığım kişiler çocuklarına giydirip fotosunu yolluyor ya, mest oluyorum, seviniyorum… İşte böyle bişey.

Bence çok güzel bir şey… Geçenlerde Deniz’in okulundaki annelerle konuşuyorduk, “gün içinde, her ne olursa olsun, çalışsan da çalışmasan da kendine vakit ayırman lazım. Sırf kendin istediğin için yaptığın şeyler olması lazım” diye… Ben de örgüyü kesinlikle sakinleştirici bulurum ve hatta geçen sene ben de “boş boş dizi izleyeceğime bari bir şeyler öreyim” diye elime aldıydım ama daha kat edecek çooook yolum var. İlmek atmayı yeni öğrendim, öyle diyeyim.
Peki, cümleyi tamamlar mısın: Şimdiki aklım olsa…
İyi ki şimdiki aklım o zaman yokmuş. Ya da gelecekteki aklım şimdi başımda değil iyi ki. İşleyiş böyle güzel…

Boşluğu doldurur musun: Anne olmadan önce … derdim/zannederdim/düşünürdüm.
Anneliğin yaşlılık olduğunu düşünürdüm hep çocuk aklımla. Bir kadın anne değilse ‘abla’dır, anneyse ‘teyze’. Ama tüm yıpranmalara rağmen asıl gençlik yıllarıymış annelik bence…

“Anne olunca anladın” mı?
Anne olunca anladım, Allah’ın neden sıralı ölüm vermesini istediklerini…

Tek cümleyle: sence kime ANNE denir?
Çocuklarına epeşit bölünüp kendine hiç kalmayan ve böyle bir hayattan sonsuz mutluluk duyan varlığa anne denir…

***

Sema’nın blogunu buradan takip edebilir, Örgü Kulübü’nü ise buradan görebilirsiniz.

Prima

Bu söyleşi Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in tamamını buradan okuyabilirsiniz.

15 yorum

  1. Harikasın Sema, 3 bebekle bu kadar pozitif olunur, bu kadar hayat dolu olunur…
    Uzuuuun, sağlıklı ve en önemlisi de mutlu bir hayatları olması dileğiyle.
    🙂

  2. Sema’yı, sosyal medyadan tanıyorum, ayrıca blogunun sadık takipçisiyim. Ona o kadar hayranım ki. Bu güne kadar hiç söylemedim, utanırım böyle şeylerden 🙂 Ama şimdi yazıyı da okuyunca, dayanamadım artık… Onun yaşama bakışına, yaşadığı türlü eziyetlere rağmen espri yeteneğini kaybetmemesine, kendisiyle, hatta zaman zaman çocuklarıyla dalga geçmesine, doğallığına, dobralığına bayılıyorum… Nice sağlıklı, mutlu zamanları olsun kuzularıyla…

  3. O not defteri var ya bak ondan bende de var sağ meme sol meme kaç dk emmiş gaz çıkarmış mı diye not etmişm aylarca:)))) bir de bende bi tane :))) şahsımla dalga geçmek serbest! ne diyeyim allah kolaylık versin

  4. tebrikler…bende üçüz annesiyim ve hayatımız neredeyse aynıymış..benimde tek hayalim birbirlerinden kopmasınlar yeterrr…sağlıklı,mutlu uzun ömürleri olsun inşallahhh….

  5. Sema’cımmm Allah sana o sabrı versin inşallah, tanıdığım kocaman yürekli annelerdensin öyle olmasa üç bebe bir kalbe nasıl sığardı… Blogcu anne gerçekten beş yıldızlı bir söyleşi olmuş, sevgiler her iki süpper anneye de :))

  6. Blogunun takipçisiyim ..yazılarını okumak çoook keyifli.. Esprili pozitif..ist da olsa kesin görüşmek isteyebileceğim biri 🙂

  7. Ağzım açık soluksuz okudum yazıyı,hatta bazı paragrafları tekrar tekrar okudum inanın…Sabrınıza sevginize hayran kaldım -… ne kadar inanılmaz bir işi başardığınızın farkında mısınız ?bence değilsiniz..Bizim gözümüzle kendinizi görmenizi isterdim.Sevgiler…Sabırlar 🙂

  8. allah sabır sabır sabır versin 2.5 aylık bir kızım var ben ona zor yetişiiyorum

  9. “Çocuklarına epeşit bölünüp kendine hiç kalmayan ve böyle bir hayattan sonsuz mutluluk duyan varlığa anne denir…” nasilda dogru bir tanim 🙂

  10. merhabalar bir kaç gün önce bu yazı için yaptığın yorumun yayınlamama sebebini öğrenebilirmiyim aslında iyi bir takipçinizim henüz 2 ay oldu tanışalı çokta sevmiştim sayfayı.

    • Kusura bakmayın… Sadece yorumları onaylamakta gecikebiliyorum bazen. Başka hiçbir sebebi yoktu. Sizinki bekleyen tek yorum değildi, diğerleriyle birlikte şimdi onayladım.

  11. Semacımmm, süper anne, tatlı, deli dolu kadın! Çok seviyorum kendisini. Onu yeri ayrı. Çok güzel bir röportaj olmuş, tebrik ederim her ikinizi de! <3

  12. Incir'in Annesi

    Her yazi guzel ama bu Bes Yildizli Soylesiler hep icimde bir yerlere dokunuyor. Kolay gelsin Sema Hanim’a. Su orgu isini ben de cok severim ama duz orgu ormekten fazlasini beceremiyorum. Kac kere heves ettim, hep yarim kaldi.

    Sevgiler