29 Yorum

Ödül yok, tanıklık var. Ceza yok, sonuç var.

Geçtiğimiz hafta Özgür Bolat’ın verdiği bir seminere katıldım: Eğitimde Doğru Bildiğimiz Yanlışlar.

Aslında geçtiğimiz hafta birçok seminere katıldım, hatta Cumartesi günü bir seminere daha katılacağım ve sırf bu bir hafta içinde katıldığım seminerler sayesinde bir sonraki hayatımda mükemmel bir anne olmayı garantiledim bence. Ama önce ölüp küllerimden yeniden doğmam lazım, başka türlü olmaz bu iş.

Özgür Bolat’ı Hürriyet gazetesindeki yazılarıyla tanıdım ilk olarak. Sonradan yakın bir arkadaşımın yakın arkadaşı olduğunu öğrendim. Yakın arkadaşım “Elif sizi tanıştırmam lazım, çok benzer şeyler söylüyorsunuz!” deyip duruyordu. Kısmet geçtiğimiz Cumartesiyeymiş.

Ozgur Bolat

Tablet Seminerler‘in daveti üzerine katıldığım seminerin adı “Çocuk Eğitiminde Doğru Bilinen Yanlışlar” idi. İtiraf edeyim, “başarı” kelimesinin “iyi bir işe sahip olma ve çok para kazanma”yı çağrıştırdığı şu günlerde “mutlu ve başarılı çocuk yetiştirmek” gibi söylemler bende bir ürperti oluşturuyor. Ne ilginçtir ki, seminer de “mutluluk” ve “başarı” kelimeleri sorgulatarak başladı.

Özgür Bolat’ın kendisi zaten oldukça “başarılı” biri. O kadar başarılı ve ailesi de onu o kadar başarı odaklı yetiştirmiş ki, ÖYS’de Türkiye 56.sı olduğu haberini babasıyla paylaştığında babası “Canın sağ olsun” demiş. Özgür’ün akademik hayatı da başarı odaklı geçmiş: Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesini birincilikle bitirmiş. Ardından burslu olarak psikoloji eğitimi aldığı New York Üniversitesi’nde “Üstün Başarı Ödülü” kazanmış. Fulbright ve Türk Eğitim Vakfı bursu ile yüksek lisans yaptığı Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 4 üzerinden 4 ortalama ile mezun olmuş. Türkiye’ye dönüşünde Boğaziçi’nde iki yıl öğretim üyeliği yapmış, ardından Cambridge Üniversitesi ve ‘MIT Sloan School of Management’ta doktora yapmış. Halihazırda Hurriyet.com.tr’de köşe yazarı ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi kendisi.

Kısacası, “Başarılı” insanın özeti kendisi. Mutlu mu? Öyle görünüyor.

Seminere ilk olarak katılımcıların çocuklarından beklentilerini sorgulatarak başladı Özgür Bolat. Nedir çocuğunuzdan beklentiniz? İleride iyi bir işi olması mı? Mutlu bir evlilik yapması mı? Dünyayı gezmesi mi? 

İki mutlu ve başarılı insan örneği verdi bu noktada: Birincisi, bütün sınavları birincilikle tamamlayan, henüz üniversitede okurken global bir firmaya alınan ilk kişi olarak bilinen, şu anda Rusya’da yine global bir firmada oldukça yüksek bir pozisyonda, milyon dolarlık bütçeleri yöneten hiper başarılı bir arkadaşı. İsmini verdi de ben şimdi vermeyeyim.

Diğeri ise dedesi. Köyde yaşayan dedesi ve anneannesi. Oldukça küçük bir çevresi olan, çevresiyle olan ilişkileriyle mutlu olan, paylaştıkça çoğalan dedesi.

Sizce hangisi daha mutlu? Ya da böyle bir kıyas yapılabilir mi?

Önemli olan “sürdürülebilir mutluluk” dedi Özgür Bolat. Bu iki örnekte, Özgür’ün hiper başarılı arkadaşı başarı odaklı mutluluk sürerken, dedesi ise mutluluk odaklı başarı yaşıyor. Kısacası, yönetici arkadaşımız başarılı olduğu ölçüde mutlu, dede ise mutlu olduğu ölçüde başarılı. İlla bir tercih yapmamız gerekiyorsa ben ikincisini alayım, teşekkür ederim.

Bu noktada biz ebeveynlerin çocuklarımızdan olan beklentileri devreye giriyor. Nitekim bizler kendi ellerimizle çocuklarımızın mutluluğunu tasarlıyoruz. Aslında sadece biz değil, sistem bu şekilde çalışıyor. Not odaklı bir eğitim sistemi, karne olayı, kıyamet gününe eş değer bir sınav, bütün bunlar çocukları “başarılı olduğu ölçüde mutlu olmaya” itiyor.

Okullar, bilişsel beceri üzerine kurulu müesseseler. Çocukları bilişsel başarılarıyla değerlendiriyorlar. Çocuk diyelim müziğe çok yatkın. Ya da spora. Ve fakat okulda bu fark edilmiyor/değerlendirilmiyor. Her koyun kendi bacağından asılmıyor, herkes, sanki ilgi alanları, öğrenme becerileri ve kapasiteleri birbirinin aynıymış gibi aynı değerlendirme kriterlerine tabi tutuluyor. Bu noktada olan ortamalanın az dışındaki, “farklı” çocuklara oluyor. Kısacası kahrolsun baĞzı kitlesel eğitim sistemleri (Bkz. Devlet okulu hata mıydı?).

Seminer notlarımıza geri dönecek olursak, okul bu hayattaki tek başarı kriteri değil sevgili anne babalar. Bunu aklımızda tutalım. Kaldı ki, okuldaki “başarısızlık” ve ona verdiğimiz tepki, çocuğun, aslında başarılı olacağı diğer alanlarda da başarısız olmasına sebep olabiliyor. Dikkat.

Seminer boyunca çokça örnek verdi Özgür Bolat. Göz açıcı örneklerden biri de, daha önce de karşılaştığım “marshmallow test” idi. Çocukların otokontrol mekanizmasını değerlendirmeyi amaçlayan bu testte, farklı yaşlardaki çocukları, Amerika’da pek makbul bir şekerleme olan “marshmallow” ile bir odada 15 dakika boyunca yalnız bırakıyorlar. Çocuğa isterlerse marshmallow’u hemen yiyebileceklerini, ancak beklerlerse bir tane daha alabileceklerini söylüyorlar. (Testi buradan izleyebilirsiniz)

Beklemeyi becerebilen, kendini kontrol edebilen, “mutluluğu erteleyebilen” çocukların hayatta daha başarılı oldukları söyleniyor. (Öte yandan, sarışın oğlan süreç boyunca neredeyse kendini yerken, beklemekle uğraşmadan doğrudan midesine indiren küçük kızın mutluluğu da gözden kaçmıyor hani!)

Çocuklarımızın mutlu yetişkinler olup olmayacakları, onların başarıyı nasıl tanımladıklarıyla çok alakalı. Bu tanımlamalar, günümüzde standart anlamıyla başarıya giden yoldaki birçok unsurun da yeniden tanımlanmasına yol açıyor aslında.

Kelime anahtarı şu:

Yetenek yerine çalışma
Övgü yerine kişisel kontrol
Ödül yerine geri bildirim
Rekabet
yerine gelişim
Ceza 
yerine sorumluluk

Bunları uygulamak kolay değil. Hepimiz aferinlerle büyüdük. Çok iyi hatırlıyorum, lisedeyken veli toplantılarından dönüşte annem öğretmenlerimin ortak şikayetini iletirdi bana: “Çok zeki, ah bir de çalışsa…” 

Ne güzel bir şey zeki olmak. Çalışmaya hiç gerek yok!.. mu acaba? Çocuklarımıza “ne kadar akıllı” olduklarını söyledikçe, başarılarını zeki olmalarına bağladıkça başarısız olma riski olan işlere girmelerini engelliyoruz aslında. Çocuk onu şöyle algılıyor:

Ben çok akıllıyım. (Annem/babam öyle dedi.) Bu sınavda başarılı olacağım.
Bu sınavda başarılı olamadım. Demek ki aptalım.

ya da

Ben bu sınava girersem ve başarısız olursam zannettikleri kadar akıllı olmadığım ortaya çıkar. İyisi mi hiç uğraşmayayım.

Bir araştırmada bir grup çocuk ikiye ayrılıyor. Birinci gruba (zeka grubu) çok akıllı oldukları, ikincisine ise (çaba grubu) çok çalışkan oldukları söyleniyor. Her iki gruba da aynı değerlendirme sunuluyor. Zeka Grubu sonucu “Başarısızım” diye değerlendirirken, Çaba Grubu durumu “Başarısız oldum” olarak ifade ediyor. Birinci grup performans odaklı (o esnadaki performansını değerlendiriyor) ikinci grup ise gelişim odaklı (bir sonraki denemede nasıl başarılı olabileceğini düşünüyor. Şahsen ben, çocuğum bankacı da olsa, aşçı da, kendini ikinci grupta görmesini isterim hep. Kendini sürekli geliştirmek kadar güzel bir çaba var mı dünyada? Başarısızım, aptalım dediğin noktada zaten hayata dair umudu kalmaz ki insanın?..

Peki ödül motive etmiyor mu? Hem de nasıl ediyor. Ama neye ediyor? Daha fazla ödül almaya… O davranışı ödül almak için yapıyor çocuk. Ve ödül verilmekten vazgeçildiği noktada da yapmayı bırakıyor.

Peki ne yapacağız? Çocuklarımıza ödül vermeden (karnen iyi gelirse sana gitar alırım), “Aferin” demeden onları nasıl motive edeceğiz?

Bir kere zekalarını değil, çabalarını değerlendireceğiz. “Övgüsüz söylem” geliştirecek, “tanıklık sistemi”ni benimseyeceğiz. Şöyle örnekledi Özgür Bolat:

Ayça sınavdan 100 almış. Ayça bu sınava çok çalıştı.

değil

Ayça sınavdan 100 almış. Ayca bir haftadır odasında ders çalıştı.

Bu “tanıklık sistemi” benim için anahtar bir kelime oldu. Çocuğun yaptığı şeyin sürecine tanık ol, nasıl yaptığına değil. “Çok güzel boyamışsın!” değil, “Mavi boyamışsın!” Kolay mı? Değil. Hele de hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz okullar bu tür övgü ve ödül (not) üzerine kurulmuşken hiç değil.

Nitekim bu noktada Özgür Bolat’a tam da bunu sordum. Deniz geçen gün “Anne ara karnemizi aldık, hepsi 5” diye geldi. Şimdi ben ne diyeyim? Ağzımdan “Aferin benim aslan oğlum!” çıkıyor otomatik olarak. Hem bunu söylemeye, hem de buna sevinmeye koşullanmışım bir kere. Özgür burada sistemin yanlış olduğunu söyledi. “Not sistemi yanlış.” Evet, yanlış. Ama gerçek. Ne yapacağız? Ben istediğim kadar “Sen buna çalıştın” demekle yetineyim, çocuk benden “aferin” beklemeyecek mi? Ya da diyelim beklememesini sağladık, bu çocuk bundan birkaç sene sonra bütün başarısının değerlendirileceği bir sınava girmeyecek mi?

İşte buna yanıt verebilen, daha doğrusu çözümleyebilen bir uzmanla ben henüz karşılaşamadım. Nitekim hepimiz, uzman ya da değil, sistemin büyüklüğü, çarpıklığı ve yanlışlığı karşısında eziliyoruz. #dirençocuk

Okulun, çocuğun öğrenmesine olan katkısının %24 olduğunun ortaya çıktığı bir araştırmadan bahsetti Özgür Bolat. Sadece yüzde 24. Ben yana yakıla “o okul mu bu okul mu, devlet okulu mu özel okul mu? diye sorgularken “Okul hayatın merkezine konmamalı” diyerek evinin en yakınındaki okula gönderen ve bu kararından da oldukça mutlu olan arkadaşım geldi hemen aklıma. İlkokulda biz de bunu yapabildik, bakalım ileride ne olacak?..

Seminerden iki kazanımla ayrıldım: Birincisi, evet sistem çarpık ve bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yok belki ama, çocuğum her ne kadar dışarıda o sistemin kriterleriyle değerlendirilecek olsa da benim ondan beklentilerim bu yönde değil. Bunun adını tekrar koyabildim, bir.

İkincisi, “ödül”ün karşıtı olan “ceza”yı tekrar sorgulattı bana/bize Özgür Bolat. “Çocuklara ceza vermek yerine ceza vermenizi gerektirecek ortamları engelleyin” dedi. Nasıl? Aile değerlerinizi, beklentilerinizi, kurallarınızı devreye sokarak… Biz bu evde yemeği birlikte yiyoruz — evimizin kuralı bu. Arabaya bindiğimiz zaman emniyet kemerimizi takıyoruz — arabadaki kural bu. Derste ayakta durmuyoruz — sınıfımızın kuralı bu.

Bizim evdeki uygulaması: Saatin büyük kolu kaplumbağa gelince hep birlikte sofradan kalkıyoruz — bizim evde kural bu. Bu sana verilen bir ceza değil, ben senin önünden tabağını ceza olarak almıyorum. Kural bu. Bu konuda yapabileceğim bir şey yok; olsa dükkan senin.

Kısacası, bazı davranışların cezası yok. Doğal bedeli var. Bunu böyle kurgulayınca çatışmaları da önlüyorsunuz çocukla. (Okurum sana yazıyorum, Blogcu Anne sen anla).

Elbette burada çocuğun sizi model alması da çok ama çok önemli. Nitekim çocuk gördüğünü öğreniyor, söylediğinizi değil. Siz çocuğa “emniyet kemerini tak” derken takmıyorsanız, “kitap oku” derken sizi okurken hiç görmüyorsa kusura bakmayın ama ondan da farklı bir davranış bekleyemezsiniz. “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma”yla olmuyor yani bu işler…

“Ödül yok, ceza yok” kavramını ilk olarak Aletha Solter’dan duymuş, Tolga Erdoğan’dan dinlemiş, “Ah bu yeni nesil uzmanlar, hep kafamızı karıştırıyorlar” demiştim. “Nası ya öyle ödül yok ceza yok, bizim eve gel de yap bakayım” demek istemiştim. Düşündükçe, okudukça, benzer uygulamaları benimseyen arkadaşlarımla tartıştıkça aklıma yatmaya başlamıştı ancak pratiğe dökmek konusunda zorlanıyorum. Bu aşamada ödülsüz, cezasız bir ebeveynlik pratiğime katkıda bulunan Özgür Bolat’a teşekkür ederim.

Kendime not: Ödül yok, tanıklık var. Ceza yok, sonuç var. 

29 yorum

  1. Yine çok faydalı bir yazı olmuş teşekkür ederim.

  2. Sizi uzun zamandır takip ediyorum, 5 yaşında bir kız annesiyim. Evet hepsi zaman zaman tartıştığımız, bazen uygulamakta başarılı olduğumuz, bazen de fena çuvalladığımız durumlar…. En çok da kural koyma ve uyma konusundaki kabuller bu ara benim kızıma sökmüyor ne yazık ki. Kurallar da değişebilir anne, evin kurallarını şimdi ben koyuyorum herkes buna uysun şeklinde kendi işine gelecek haller yaratıyor, çok yönlü düşünebilen ve kendini iyi ifade edebilen çocuklarla durum biraz daha zorlaşıyor galiba, gurur duyduğumuz yönleriyle biz ebeveynleri zorluyor çocuklar……

  3. Elif ağızına sağlık! Tüm yazdıklarına aynen katılıyorum, aynı çelişkile rve zorluklarla büyüyoruz. benim de 2 oğlum var, 6 ve 9 yaşlarında. Biz şanslıyız zira İsviçre’ye geldik, oğlanlar international okuldalar. Burada bize notları söylemiyorlar. yaptıkları sınavlara bile sınav değil, öğrendiklerini anlayıp anlamadığını belirleyen bir değerlendirme diyorlar -şimdilik! Sınavlar ortaokulun sonuna doğru başlıyor. Bana sadece çocuğumun 4 farklı alanda yaşına göre nerede olduğunu söylüyorlar. Sınav olacağını çocuk da bilmiyor. Dolayısı ile sınav-not odaklı değil, “öğrenme” odaklı yetişiyorlar.
    sene sonunda ise bize 4-5 sayfalık bir rapor veriyorlar, her alanda çok detaylı bir kendi yaşına göre beklentinin neresinde ve neden değerlendirmesi, şeklinde.
    Yine de ceza ve ödül kısmında ben çok tipik bir anneyim! ve kendimi tutamayıp, “sınıfta kaçıncısın sence oğlum?” gibi gereksiz sorular soruyorum! Sonuçta bizim de dönüp geleceğimiz yer memleketimiz tabii ve sırf bu konu bile beni kara kara düşündürüyor!
    Hepimize kolay gelsin ama en çok da bu yeni jenerasyona sabır versin!

  4. Şu an en çok ihtiyacım olan bilgilendirmeydi bu.Teşekkür ederim Elif.

  5. Gülçin Tandoğan

    alışkanlıkları söküp atmak hayattan… çooook zor! olacak ama elbet! emeğinize sağlık yine bam teli yazı olmuş 🙂

  6. Ben de bu cizgide bir kitap okuyordum simdi, ustune iyi denk geldi. Adi Nurture Shock, sizinde ilginizi cekebilir.

  7. İlkokulda, arkadaşlarımdan görüp özendiğim için anneme “karnemin hepsi pekiyi gelirse bana şunu alın” diyordum ama her seferinde red ediliyordum. Annem hep “bizim için okumuyorsun ya, kendin için okuyorsun. Eğitimin ilerdeki hayatın için, yani senin için gerekli. Derslerine çalışmak istemiyorsan çalışma. Pekiyi getirdin diye sana hediye alacak değilim.” diyordu her seferinde. Bir kez bile karne hediyem olmadı. Sanırım bunda annemin ilkokul öğretmeni olmasının etkisi var, bilinçli davranmış. Zaten etrafına da bunu salık verirdi, duyardım, “Biz kızlarımıza karnesi iyi diye hediye almadık hiç. Bu, çocuğa zararlı, siz de almayın.” diye. Hiç bir zaman da “odana kapanma, dışarı çıkmama, vs gibi cezalarım da olmadı. Zamanı gelince yaptığımın sonucuna katlandım sadece. Şimdi düşünüyorum da gerçekten çok zor bir şey yapmışlar. Ödülsüz-cezasız 2 çocuk yetiştirmek…Ben de Özgür Bolat’ı okudukça, “iyi tamam da nasıl yapacağız?” demekten kendimi alamıyorum. Bakalım günler ne gösterecek, benim oğluşun büyümesine daha çok var diye kendimi avutuyorum şimdilik 😉

  8. Elif eline sağlık çok gitmek istediğim bir seminerdi. Özgür bey de eleştirdiği ve doğru bulmadığı bir sistem ve aile modeliyle büyümüş benim anladığım peki ortaya çıkan sonuç ne; oldukça iyi yetişmiş, farkındalığı had safada olan, kariyer sahibi, yeterince iyi para kazanan biri. Başarı odaklı büyümüş ondan hep en iyi beklemiş görülen bu. yine de kendini kurtarmış ve farkındalık sahibi olmuş.

    Sonuç güzel mi güzel. Yani bazen de “hata” dan harika şeyler doğabiliyor; babası, ailesi ve sistem onu bunca zorlamasaydı belki bugün bu noktada olmayacaktı. Dedesi gibi bir mutluluğa sahip olmak isteseydi emimin onu da başarırdı ama sahi çocuklarımız için bu dünyada bunu mu isteriz?

  9. Incir'in Annesi

    Avustralya’da ogrencilerin karnesi notlarla gelmiyor. 1 ile 10 arasinda degerlendirme cizelgesi var. Bu cizelgede her ders “derse katilim”, “odevini yapma”, “sinif arkadaslariyla paylasim” vs. tarzinda basliklarla iyi, ortalama, iyinin altinda vs. seklinde degerlendiriliyor. Her dersin ogretmeni de bu degerlendirmeyi bir paragrafin icinde sayisal notlarla degil, yorumlariyla yaziyor.

    Gordugum zaman etkilenmistim. Cunku ogretmenin her ogrenciyi tanimasi, o ogrenciyi donem boyunca incelemesi gerekiyor.

    Hala basari, basarisizlik olcutu ister istemez konu oluyor ama dusunce yapisini degistirmek kolay degil ne de olsa.

  10. Cok güzel bir yazi. Montessori egitimi de bu temeller üzerine kurulu. Ödül ve ceza yok. Icsel disiplini gelistirme var. Cok tesekkürler tekrar.

  11. Saate yaptığın uygulama bizim evde çok işe yaradı Elif, şimdi de henüz bir kaç gün öncesinde başladığım kurallar. Teşekkürler

  12. Çok güzel bilgiler ama ben nasıl bu uygulamayı evde gerçekleştirebileceğimi çözemedim.
    elif sınavdan iyi bir derece aldığında ve bunu benle paylaştığında aferin , çok sevindim yerine. 1 haftadır çalışıyordun tabi deyip dönecek miyim ?
    valla kafam çok karıştı ????

  13. seminerle iyi anne olunsaydı 🙂 şaka biyana kesinlikle çocuum şehirde kariyer peşindekoşan controlfreak bir kadın olmasın isterim biz zaten köye göçen ebeveynlerdeniz şanslıyızki ben ve eşim çalışmak zorunda diiliz 2 tanede çocuğumuz var, tavuğumuz ördeğimiz bahçemizde, meyve ağaçlarımız, bostanımız
    bunu isteyerek yarattık son 10 senede biz eşimle şimdi şehir bize çokuzak halböyleykende çocuğum için planlayacaksam geleceği tabiki nasıl mutluysa öyle olsunlar ama bence mutluluk apartmanda yada çokkatlı ofislerde para peşinde koşmak kim ne giydi nerde yemeğe gidicem sonmoda telefon falan diil bunlar hırs ego tatmini maddesel gelip geçici hevesler
    dünyayı gezsin isterim biz geziyoruz 2 çocukla daha yeni güneyamerikadan geldik mesela, okul konusunda esnek olabiliriz eğitimide kendimiz veririz nolucak ama şimdi önümüzde gene gezmek için fırsatlar var veben çocuklarıma maddi imkan bırakıcam isterse gezebilir çalışmak zorunda kalmasın özgür olsunlar istiyorum şanslıyımki imkanım var

    • Sanem Hanim,

      En begendigim yorum sizinki. Esimle kurmak istedigimiz hayati yansitiyor. Bizim de bir cocugumuz var 14 aylik. En buyuk endisemiz boyle bir karar alirsak ona haksizlik etmis olurmuyuz noktasinda.
      Insan hayatindaki en onemli kararlardan birini almis kisiler olarak size saygiliyim ve sizi ve kurdugunuz hayatinizi merak ediyorum. Bu konuda yasadiklarinizi paylastiginiz bir blog var mi?
      Sizinle iletisim kurmak isterim.
      Email adresim
      Ipcolalo@gmail.com

      Selamlar,

      Ipek

  14. BBOM okulunu bir görün bence 🙂 sınıfta ayakta durmak bir yana derse girme zorunluluğu bile yok, umarım böyle okullar artar, çünkü lazım, evokulu da olmalı, oda lazım, ben çocuğum dünyayı gezsin isterim şehirden uzak kafası rahat, mümkünsede başka ülkede büyüsün

  15. Demek ki neymiş insan baskı altında yetişse bile azmedince oluyormuş.Biz edindiğimiz bilinçle kendi iç dünyasında mutlu ve öz güvenli bireyler yetiştireceğiz inşallah .

    Emeğine sağlık harika bir yazı…

  16. Ben de bir suredir bu konuya kafayi takmis durumdayim. Sanirim gecmis kosullanmalarimiz nedeniyle aferin’i ya da ufak tefek odullendirmeleri tamamen rafa kaldirmamiz cok kolay degil.
    Ama kizim yapmasi gereken okuma egzersizlerini yapmadiginda (ki yasi daha 5,5 amerikan okul sistemi sagolsun) onu odulle kandirmaya calismak yerine, okuma yazmayi kendi icin ogrenecegini, istedgi herhangi bir kitabi bana bagimli olmadan rahatca okuyacagini soyluyorum. Veya bir resmi iyi yaptiginda, bir cumleyi yazmaya basladiginda ona gecen bir haftayi nasil tekrar edip calisarak gecirdigini hatirlatiyorum ki emek vererek bu noktaya geldini gorsun. Amaa kocaman bir opucuk ve aferin benim kizimi dayi ekliyorum. 🙂

  17. ya elif o degil de ben de gecen cumartesi bambaska bir seminere katildim ve ayni ornekler verildi bizde de:)) marsmallow testi kurbaga testi mutluluk ciftci dede felan? ne yapıyor bu seminerciler ayni kaynaklari mi ezberleyip geliyorlar acaba? bizim seminerci hardy griffin di:)

  18. elifcim iyi ki yazmissin, ben de bilmeme ragmen zorlaniyorum, illa ki aferin cok guzel yapmisin cikiyor agzimdan. ya da ceza olarak nadir de kullansak “time out” yapiveriyorum.
    hepsi 5 karne sorusuna soyle bir cevapla geldim: “denizcim sen buna ne kadar cok sevinmissin hepsi 5 pekiyi karnende goruyorum” seklinde onun duygularini yansitma olabilir belki? bilmiyorum bazen de abartiyor muyuz, aferin desek ne olur demesek ne olur, o bir kelime sonucta cocuk icin anlamsiz, onemli olan bizim ne hissettigimiz ve onlar bunu anliyor, sen o karneyi gorunce seviniyorssan, o da senin sevindigini anliyor…

  19. çok verimli bir yazı, teşekkürler

  20. bu tür yazıları okudukça zaten karışık olan kafam daha da karışıyor. çocuk yetiştirmek ne kadar zor… ne kadar büyük bir sorumluluk…

    ya biz nasıl yetiştik? annelerimiz babalarımız(en azından benimkiler) benim şu an olduğum kadar bilinçli değiller miydi acaba? bu kadar pimpirikli olmadıklarından eminim ama… güzel ve doğru bir şey yaptığımda “aferin”le karşılandım hep. zaman zaman küçük ödüllerim de oldu, cezalarım da… annemle babamla ergenlik yıllarıma dek karşı karşıya geldiğimi, çatıştığımı hatırlamıyorum. gayet de huzurlu bir çocuktum. başarılıydım da üstelik… demek ki bir şeyleri (belki de farkında bile olmadan) doğru yapmışlar. ya da insanın yaradılışında oluyor bazı özellikler. misal 4 çocuk yetiştirmiş aynı anne baba, sorsan kimine başarılı derler, kimine “bunu da biz yaptık ama olmadı bu!”…

    günümüzdeki gelişmeleri göz ardı edecek değilim elbette. zamane çocuklarının sahip oldukları koşulları bizim zamanımızla kıyaslamaya kalkışmak bile aptallık olur. daha 2-3 yaşındayken bile sorabildikleri, merak ettikleri konuları bizler neden daha sonraki yıllarda soruyorduk? zekada mı vardı bir problem yoksa algılarla mı ilgili? şimdikilerin antenleri hep açık, nedeni biz bilinçli(!) anne babalar mıyız? bilmiyorum işte, burda karışıyor ya kafam…

    yine de ne olursa olsun ben bazı şeylerin yaradılıştan geldiğine inanıyorum. insanın hamurunda oluyor bazı şeyler… ha sen olumlu yönde destekliyorsun ilerletip gidiyor. ama hamurunda yoksa o sihirli formül, olmuyor olmuyor olmuyor…

    ben şimdi bilinçli(!) bir anne olarak ne istiyorum? çocuğumun mutlu olmasını… şu an için sadece “mutluluk” aklımdaki… ama zamanla ben de çarklara kurban gideceğimi biliyorum… yani doktor da olsa ilerde, mühendis de… öğretmen de olsa saat tamircisi de… yeter ki mutlu olsun diyorum… yaptığı işi sevsin istiyorum… evini, yaşadığı şehri, çevresindeki insanları, eşini…. sevsin ve mutlu olsun… ama bunun için sisteme ezilmeden nasıl duracağımı bilmiyorum. bu aşamada ruhumu rahatlatıp evrene göz kırpıyorum… neden olmasın 😉

  21. Oğlum şuan da 15 aylık. 9 aylık iken Neşeli Saklambaç serisinden hayvan sesleri çıkaran bir kitap aldım. O gün bu gündür kitabın yırtılmaması için çaba gösteriyorum. Sayfa içlerindeki resimler çok dikkatini çekiyor ama sonunda gene yırtmak istiyor. Geçen haftalarda taktik değiştirdim. Akşam evde oğlumla daha fazla ilgilenmek için yanında kitap okumuyordum, artık o kendi kendine oynamaya geçtiğinde kendi okuduğum kitabı aldım elime yanında okumaya başladım. Önce alıp yırtmak istedi, annem eşim kızdı çocukla ilgilen diye. Ve bu hafta bilin bakalım ne oldu. Oğlum kendi kitabını aldı, yırtmadan parçalamadan incelemeye başladı. Bu kadar basitmiş yani çözüm. Bazen çok basit şeyleri fark edemiyoruz. Anneyiz ya her şeyi biz öğreteceğiz. Ama o gözlemleyip bunu rahatlıkla uygulayabilir.

  22. Pedogog Adem Güneş’de yıllardır anlatıyor ödül ve cezasız eğitimi ama ödül ve ceza ailelere, okullara o kadar işlemiş ki maalesef… İnşallah değişir.

  23. Ödüldeki en buyuk tehlike dogru olani dogru oldugu icin degil sonunda bir sey ekde etmek istedigi icin yapmayi tesvik etmemiz, hatta daha iyi bir odul vaad edenin dogrusunu da uygulama ihtimali de var, ki buyudugu zaman bu deger yargisini nerelere goturebileceginis bi kestirin.. crza da ayni sekilde, neyi hatali buldugumuzu net olarak algilayamazlar, zaman meselesi mi, kisiden dolayi mi, nesneden dolayi mi vs.. Kizimi yetistirirken benim en hassas oldugum sey ahlaki degerlerde hata yapmamak, ahlaki degerlerde hata ne derseniz maddiyati menaviyatin ustunde tutmak, kendi cikari ve zevki icin cevresindekileri kullanmak, terbiyesizlik, simariklik ve nankorluk yapmak gibi.. cikokatayi gösterip de ‘bi kere opersen veririm’ diyenleri bogmak istiyorum o yuzden.. sen o cikolatayi vermesen de cocuk seni sevecek, sevgisini kazanmak istiyorsan once sevgi ver caba goster diyorum kibarca.. cocuk degil insan yetistirdigimi aklima getiriyorum sikca ve tum bu anlatilanlari cok degerli buluyorum o yuzden..

  24. montessori eğitiminin özü de aynı noktaya, ödül ve ceza olmadan çocuk yetiştirmeye işaret ediyor.

  25. Offf bu cocuk yetistirmek zor olacak gibi, yapmasam mi ne? : P. Aferin demeyelim de ya diger yontemi beceremezsem ya cocuk “anneme de hicbirsey yeterli gelmiyor herhalde, 100 aldigim halde cok sevindigini goruyorum dedi sadece” derse napcam? Yok yok, ben boyle yeni yontemi elime yuzume bulastiririm. En iyisi aferin diyim.

  26. elif hanım.. yine harika bir yazı olmus.. ellerinize saglık… bu konuda yukarıdaki yorumlarda da yazılmış olan Baska Bir Okul Mumkun (BBOM) girisimini hatırlatmamak olmaz.. Bodrum’daki mutlu keci ilkokulu aynı hedeflere sahip.. Su anda Ankara, Izmir, Kas ve Antalya velileri de kendi okullarını acmaya calisiyorlar. Ben de bu vesileyle Ankara’daki velileri 30 kasım cumartesi gunu yapılacak olan tanıtım toplantımıza davet ediyorum. Insaat muhendisleri odası, necatibey, ankara. cumartesi saat 12.00. Konuyla ilgili detaylı bilgilere web sitemizden ulasilabilir: http://www.baskabirokulmumkun.net/bbom/biz-kimiz/ sevgilerimle..

  27. Ya bizim 50-60 kişilik sınıflarda ders yapmaya çalışan zavallı öğretmenlerimiz? Toplantılarda hep müdürlerden şu azarı işitirdik. “Okulun sbs başarısı düşük, istenilen seviyede değil. İlçe müdürü ,müdür toplantılarında tek tek okulları sayıp başarıyı arttırmamızı istedi. Siz öğretmenler az çalışıyorsunuz, fedakarlık yapın, başarıyı arttıralım.”
    Hadi gel de kişisel farkları öne çıkarmaya yönelik sınıf içi eğlenceli aktiviteler yap.

    Hep dilimizde, sistem sistem sistem,.
    Neyse lafı uzatmaya gerek yok.
    Sahi ya, kızlı erkekli okul mu olurmuş??