10 Yorum

Yolu Bilmekle Yolda Yürümenin Farklı Olduğunu Anne Olunca Anladım.

Beş Yıldızlı Söyleşiler’in bu seferki konuğu Adana’dan Elif Pınar Çakır. 

Güncel Anne blogunu keşfedeli bayağı olmuştu. Pediatrist bir annenin yazdığı bu blogdaki özellikle de çocuk sağlığı ve hastalıkları yazılarını ilgiyle okuyor, Güncel Anne’yi sosyal medyada takip ediyordum.

Söyleşilere katılmak için e-mail gönderen Elif’le de uzun zamandır yazışıyorduk, plan program derken ancak denk getirebildik. Bir de ne göreyim, meğer bu Elif, Güncel Anne’nin ta kendisi olmasın mı? Ay ben bir şaşır, bir hayret et! Hemen oturduk, yazıştık, söyleştik ve ortaya aşağıdaki sohbet çıktı. Bence güzel de oldu.

Bize Anne olmadan önceki Elif’i anlatır mısın?
Adana’da doğdum. Liseyi bitirene dek 5 ayrı şehirde 7 farklı okulda okudum. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre özel sektörde pratisyen hekimlik yaptım. Daha sonra çocuk doktoru olmak istediğime karar verdim ve bu isteğimi gerçekleştirdim. Asistanlığa başladığım ilk gün kendisi de pediatrist olan eşimle tanıştım ve ilk görüşte aşkın ardından yıldırım hızıyla evlendik. Maalesef aynı hızda çocuk yapamadık. Ve oğlumuz Çağın Aras,ancak  evliliğimizin 5. senesinde aramıza katılabildi.

Anne olmadan önceki Elif, günü gününe plansız- programsız yaşayan, ruhu göçebe, kendi göçebe, sakin, mesai saatleri dışında kendi kendinin patronu, dünyanın en önemli ve zor işlerinden birini yaptığını düşünen bir kadındı.

Anne olduktan sonraki Elif?
Anne olduktan sonraki Elif, her dakikası planlı, olduğu yere kök salmak isteyen, daha da sakin bir Elif’e dönüştü. Daha önce hiç bilmediği yetişememe duygusuyla tanıştı. Ve artık hayatında yaptığı en önemli, karmaşık ve zor işin annelik olduğunu düşünüyor.

BesYildizliSoylesi35

Ne iş yapar anne Elif?
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanı.

Çocuk doktorluğu ve annelik… Nasıl etkileniyor birbirinden? Anne olduktan sonra mesleğine bakışın, mesleğini icra edişin değişti mi?
Orhan Pamuk’un bir  romanı ‘‘Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti’ diye başlar ya… Ben de bir gün hamile kaldım ve -pek çok kadın gibi- tüm hayatım değişti. Neredeyse 3 yıl süren uğraşıdan, bir düşükten, onlarca boşa giden beta hcg tahlilinden (kanda gebelik testi), bi dolu jinekolog vizitinden sonra  35 yaşımın kıyısındayken oldu. “Tamam artık ben normal yollarla hamile kalamıyorum tüp bebek yapayım”diye düşünürken, aramıza katılmaya karar verdi oğlum.

Çok duyuyoruz bunu… Tam vazgeçmişken bebeğinin yolda olduğu haberini alan müstakbel ebeveynler… Demek siz de o gruptansınız…
Anne olduktan sonra sadece hayatım değildi değişen. Mesleğime, hastalarıma ve hastalıklara bakış açım da değişti.  Annelik insanın tüm ünvanlarını sıfırlıyor bence. Ya da en azından bende öyle oldu.

Mesela?
Okumaya hastalık derecesinde düşkün biri olarak, tüm hamileliğim boyunca bebek bakımı ile ilgili hiçbir şey okumadım.  Pediatrist olmanın, bebeklerle ilgili her şeyi bilinir kıldığını düşünüyordum. Niye okuyayım ki ben bir çocuk doktoruydum. Başkalarının ihtiyacı olan şeylerin hepsini ben zaten biliyordum. Hayatım zaten koca koca pediatri kitapları arasında geçmişti, Geçmişti ama o kitaplarda bebeklerin yatağa koyunca uyumayabilecekleri, memeye tutunca emmeyebilecekleri, uygun teknik ve büyük bir istekle emzirdiğiniz halde sütünüzün hiç gelmeyebileceği ve daha nicesi yazmıyordu. Hasta olmadığı, altı temiz üstü pak ve uykusu da varken bir bebeğin niye uyumadığı ya da 40 dakika sonra neden uyandığı konusunda hiçbir pratik bilgi öğretilmemişti bana. Biz pediatristler, yıllarca çocukları hayatta tutmak için  o kadar çok çaba göstermişiz ki, uyku, beslenme, öğrenme gibi sosyal konuları ihmal etmişiz. Oğlumun doğumuyla sosyal pediatri konularına olan ilgim arttı. Bu da hastalarıma yansıdı. Empati yeteneğimi artırdı anne olmak. Artık ”burnu tıkalı veya kaka yapmıyor ” diye gece üçte acil servise gelen aileleri anlıyorum. Çünkü biliyorum ki burnu tıkalı bir çocuk bir ailenin bütün gecesini mahvedebilir. Çağın’la mesleğimi yeni bir eksene daha oturttum. Özetle yolu bilmekle yolda yürümenin farklı olduğunu anne olunca anladım.

Ne güzel, ne mutlu hastalarına… Aslında bu farkındalık insanla ilgilenen her meslek grubu için geçerli belki ama en çok da çocuk doktorları ve kadın doğum doktorları için gerekli olduğunu düşünüyorum. Öyle yerlere koyuyoruz ki bazen doktorları -haklı olarak belki de, ağızlarından çıkacakları tek bir kelime öyle güçlü ve önemli olabiliyor ki biz ebeyeveynler için, en ufak bir empati eskikliği mahvedebiliyor insanı… 

Sen işteyken kim bakıyor oğluna?
Gündüz bakıcı, gece ben nöbetçiyken baba bakıyor. İlk 3 yılı bakıcı ile atlattık, arada işler sarpa sarınca anneanne/babaanne desteği aldık. Hem annem hem de kayınvalidemle aynı şehirde yaşamıyor olmayı büyük eksiklik olarak görüyorum. Annesiyle aynı şehirde yaşayanları kıskanmıyor değilim. Şimdilerde ise uygun okul arayışına girdik.

Adana’da hayatı anlatır mısın biraz? Gerçi ben biliyorum ama…
Adana, benim doğduğum ve çocukluğumun ilk yıllarının geçtiği şehir. Doğdum, 7 yıl yaşadım ve ayrıldım. 30 yıl sonra, hem de doğduğum hastaneye doktor olarak geri döndüm. Döndüm dönmesine de çocukluğumun Adana’sından eser kalmamıştı. Portakal bahçeleri sökülmüş, yerlerine koca koca binalar dikilmiş; o ucube yapılar dikilirken de çocuklarımıza koşup oynayacakları, ayaklarını yalınayak basabilecekleri yeşil bir alan yaratmak; sırtlarını dayayabilecekleri ağaçlar dikmek kimsenin aklına gelmemişti!? Türkiye’nin bu en bereketli topraklarında insanlar bir avuç yeşile hasret bırakılmıştı.

Aynısını Mersin’de yaşadık biz…
Ama Adana gene de herşeye rağmen içinden hayat akan bir şehir. Gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı… Adanalı, yazın iki ayında sıcaktan kavrulmanın ödülünü Türkiye, soğuktan kırılırken tüm kışı bahar havasında geçirerek alıyor. Bu şehirde sürekli bir şeyler yenilip, içiliyor. Kebabın başkenti burası. Gelsin ciğer, içli köfte; gitsin adana kebap. Sokak kültürü gelişmiş bir şehirdeyiz. Yazın gece olup, hava biraz serinleyince millet hoop sokakta. Fırsat buldukça biz de sokağa atıyoruz kendimizi. Nisan ayında portakal çiçeği kokan Ziya Paşa’da dolaşmayı, gelen her misafirimi ayağının tozuyla eve değil kebapçıya götürmeyi, hayatın yaz kış sokaklarda geçmesini, nisan itibarı ile şıpıdık terlik, askılı elbise moduna geçmeyi seviyorum. Ve de tüm ülke soğuktan kırılırken, göl kenarında piknik yapmayı….

Çok tanıdık şeyler bunlar benim için… Ve nostaljik… Devam edecek olursak, çocuk yetiştirmenin seni en çok zorlayan tarafı ne dersin?
Çocuk yetiştirmenin şimdiye kadar beni en çok zorlayan tarafı hamilelik ve lohusalık dönemi oldu. Çocuk doktoru olmanın getirdiği mesleki kötü tecrübeler ve yüzlerce prematür bebek izlemenin etkisiyle bütün hamileliğim gün sayarak, aklımdan bebekle ilgili kötü şeyler geçirerek geçti: Ya düşük yaparsam, ya erken doğarsa, ya doğumdan sonra ortaya önemli bir hastalık çıkarsa…

Ardından, biraz da sütsüzlüğün etkisiyle şiddetli bir lohusa depresyonu geçirdim. Mama kelimesini telaffuz etmekten bile hoşlanmayan bir pediatrist, nasıl bebeğine mama verirdi? Depresyon kelimesi hafif kalır gerçi. Saatlerce ağla ağla….O dönem en çok takıldığım şey ben uyurken boğulup ölür mü? Hastaneden monitör getirip bağlamayı bile düşündüm. Ben uyurken çocuğun kalp atımı ve solunumunda bir düzensizlik olursa uyanıp müdahale edeyim diye internetten ev tipi monitör araştırdığımı hatırlıyorum. Tam bir manyaklık hali senin anlayacağın.

Ama bu sadece doktorlara özgü değil, merak etme… Hepimizde oluyor o “Ya babeğime bir şey olursa?” korkusu…
Evet, sonradan öğrendim ki doğanın bir proglamlaması olarak, ilkel atalarımızdan kalma bir güdüymüş yeni doğum yapmış annede bebeğim ölürse korkusu. Böylece anne daha alert oluyor, daha az uyuyor  ve yavrusunu da böylelikle tehlikelerden koruyormuş. Günümüzde de çocukluk çağında görülen ölümlerin en sık yaşamın ilk bir ayında; bu bir ayda da en sık ilk bir haftada olduğunu düşünürsek bu ilkel içgüdü hala işe yarıyor olduğunu görürüz. Demek ki ilkel çağlardan bu yana annelik içgüdülerinde değişen bir şey yok.

BesYildizliSoylesi36

En zorlandığın konu?
Sanırım uyku konusunda ciddi çuvalladım. Çocuk yetiştirirken en zorlandığım, ikinci çocuğu yapmaktan beni alıkoyan mesele; uyku sorunu. Çağın’ı uyutmada ve uyur halde tutmada ciddi zorlandım.Çağın’ın düzgün uyku alışkanlıkları kazanması ve sağlıklı bir uyku uyuması için doğduğu ilk günden itibaren çok çaba sarfettim. Sanki başıma gelecekler içime doğmuş gibi daha Çağın doğmadan onu hangi uyku ritüeliyle uyutacağıma karar vermiştim: Sıcak bir banyo yaptıracak, gevşek bir kundak yapacak ve ışıksız bir ortamda yumuşak bir ninni söyleyerek onu uyutacaktım. Yani ben öyle planlamıştım. Ama Çağın’ın bu konuda başka planları olduğu doğumdan kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Ben ne kadar Çağın’ı uyutmak için bilimsel, gayribilimsel, duygusal, sezgisel çalışmalar yaptıysam o da uyumamak için o kadar titiz ve özenli bir gayret gösterdi. İlk 2 yıl hiçbir gündüz uykusu 40 dakikadan uzun sürmedi. Akşam 8′de yatıyor, sabah 7′de kalkıyordu ama uyuyana kadar ağlama krizleri, kendi kendine agular, şarkılar devam ediyordu. Ve yatağa girişten, uyuyana kadar geçen süre 1,5 saati buluyordu. Saat kaçta yatırırsam yatırayım, ne kadar hasta, yorgun ve uykusuz olursa olsun uykuya dalış süresi bir saatten az sürmüyordu. Çok uzun bir süre bu durumu kabullenmekte zorlandım. Ferber hariç pek çok uyku eğitimi modelini denedim. Okumadığım kitap, pubmedde taramadığım literatür kalmadı. Bir dönem eşimle en büyük tartışmalarımız bile Çağın’ın uyku ritüeli ve uyuyamama sorunu yüzünden çıktı. Ama gerek Çağın’ın kararlılığı; gerek benim ve eşimin motivasyonunun zaman zaman düşmesi nedeniyle bu ”uykuya dalma süresindeki uzunluk” sorununu çözemedim.

Şimdi nasılsınız?
Gece uyanmaları bitti çok şükür ama uykuya dalma güçlüğünü maalesef hala aşamadık. Uyku vakti geldiğinde ”acıktım, kakam geldi,susadım, karanlıktan korktum” gibi klasik üç yaş numaraları çekildikten sonra yatağa giriş ve uyku arasında minumum bir saat geçiyor ve kaçta yatarsak yatalım bu değişmiyor.

Çocuksuz hayatına dair en çok neyi özlüyorsun?
İş çıkışı eve dönmeden önce çarşıda pazarda aylak aylak dolaşmayı. Hiçbir şey yapmadan, sadece kanapeye uzanıp, aylak aylak tavanı seyretmeyi çooook özledim. Bir de gece dışarı çıkmayı özledim.

Anne Elif’in en iyi yaptığın şey ne?
Eşime göre ”’sabretmek ve sakin kalabilmek” en iyi yaptığım şey. Saatlerce sıkılmadan ya da sıkıldığımı belli etmeden oyun oynayabiliyor ve aynı soruya onlarca kez aynı tondan cevap verebiliyormuşum.

Seni hiç tanımıyorum ama her nedense anlattığın kadarıyla buna çok şaşırmadım. Belki de doktorluğun getirdiği bir sükunet ve “aklıbaşındalık”?
Ay sevdim bu ”aklıbaşındalık” tanımını. Şaka bir yana iltifat için teşekkürler. Sukunet ve sabır biraz meslekten, biraz yaradılıştan diyelim. 

Neyi daha iyi yapmak isterdin?
Uyku konusunda yaptığım yanlışları yapmamış olmayı isterdim.

Asla yapmam” deyip de yaptığın şeyler var mı?
Ayakta sallamayı. Evet yaptım. Yapmam dedim ve yaptım. Çünkü ben yokken bakıcı/anneanne/baba/babaanne yaptılar. E siz yapmazsanız kaç yazar?

Hiç. Bir günün nasıl geçiyor?
Sabah 06.45-07.00 gibi kalkılıyor. Her sabah istisnasız ilk soru: Anne bu gece gelecek misin? Türkçesi “nöbetçi misin?” Yanıt hayırsa ben evden çıkana kadar her şeye mızırdanılıyor. Evetse ondan mutlusu yok. Beraber kahvaltı hazırlıyor, kahvaltımızı yapıyoruz. Akşama kadar çok yoğun ve stresli bir iş temposu. Öğlen tatillerinde bloga yazı yazmaya çalışıyorum. Akşam nöbetçi değilsek saat 5 gibi evde oluyoruz. Yemek saatine dek başka hiç bir şey yapmayıp oyun oynuyoruz, parka/havuza gidiyoruz. Yemek sonrası kitap, masal, ninniden oluşan uzun bir uyku ritüeli sonrası 9-9.30’da uyunuyor. Çağın uyuduktan sonra ertesi günün yemeklerini yapıp, ortalık topluyorum ve her akşam yatmadan önce mutlaka facebook/twitter veya blog hesaplarından Güncel Anne’ye sorulan soruları yanıtlıyorum. Gece belirsiz bir saatte tüm kemiklerim sızlayarak uyuyorum.

En son ne zaman kendine vakit ayırdın? Ne yaptın?
Sayılırsa geçen ay kuaföre gittim. Boya, manikür, pedikür yaptırdım. Ama 3 yıldır sinemaya gitmedim, eşimle başbaşa yemeğe çıkmadım.

Daha da çoğalmak istiyor musun?
İstiyorum ama yapmaya korkuyorum açıkçası. Tekine zor yetişiyorum. İkinciyle ne yaparım bilmiyorum.

Anne olunca neyi anladın?
Bir başka canlının varlığının sizi ne kadar güçlü kılabileceğini… Ve 15 dakika banyo yapabilmenin ne büyük nimet olduğunu

Cümleyi tamamlayalım:  Şimdiki aklım olsa…
Daha erken evlenmezdim ama daha erken çocuk sahibi olurdum.

Boşluğu dolduralım: Anne olmadan önce … derdim/zannederdim/düşünürdüm.
”İnsanlar niye bu kadar çok çocuklarından bahsediyor” diye düşünürdüm.

Tek cümleyle: sence kime ANNE denir?
Vücudunun dışında atan ikinci bir kalp taşıyan canlıya anne denir.

Prima

Bu söyleşi Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in tamamını buradan okuyabilirsiniz.

10 yorum

  1. Iki Elif i de opuyorum. Guncel Anneyi ve Blogcu Anneyi takipteyim…

  2. çok güzel ve çok gerçekçi bir söyleşiyi okumaktan büyük zevk aldım.

  3. güncel anneyi takip ediyordum. daha yakından tanıdığıma sevindim. tşk.

  4. Annegazetesi Pelin

    Güncel Anne’yi takip ediyorum. Onu daha yakından tanıdığıma sevindim. 🙂

  5. Çok samimi bir yazı olmuş:) keyifle okudum.Çağın’a sağlık dolu bir hayat dilerim.Sevgiler

  6. Daha anne bile değilken takip etmeye başladığım, neredeyse her gün ”Elif bugün ne yazmış” diye uğradığım Blogcu Anne’de yer almak; seninle sanal da olsa sohbet etmek çonk keyifliydi. Teşekkür ederim.

  7. Güncel Anneyi twitterdan uzun süredir severek takip ediyordum. Şİmdi de prematüre bebeklerle ilgili bir söyleşi yaptık ve yakından tanıma olanağı buldum… Bu yazı öyle içtenlikle yazılmış ki, aileden biri gibi, arkadaşım, sırdaşımmış gibi hissettim Elif Hanımı… Yoğun hayat temposunun altındankolaylıkla kalkabilen bu başarılı ve özverili anneye en içten sevgilerimi gönderiyorum…

  8. Bu söyleşiler çok keyifli

  9. Ne kadar içten yazmış. Sevgiler…
    Ben de bu söyleşilerde yer almak isterim,
    Elif hanım.nasıl belirliyosunuz?
    Sevgiler