17 Yorum

Bıraktığın gibi bulamamak…

İlk olarak 12 sene önce gelmiştik San Francisco’ya, yanlış hatırlamıyorsam eğer… O zamanlar Amerika’da yaşıyorduk, senede bir gittiğimiz İstanbul’a hasrettik. Hayran kalmıştık bu İstanbul’a benzeyen tepeli şehre… Golden Gate Köprüsü bize Boğaz’ı hatırlatıyordu, köprünün diğer tarafındaki Sausolito ise Bebek’in aynısıydı. İnişli çıkışlı yolları İstanbul’un ta kendisiydi sanki… Elbette farklılıklar çoktu: Temizlik, düzen, medeniyet… Ancak fiziksel olarak San Francisco bize İstanbul’u hatırlatmıştı, ki bizim de buna çok ihtiyacımız vardı.

Sar ileriye 12 sene, yeniden toplanıp geldik bu tepeli şehre… Aslında adresimiz San Francisco değildi bu sefer, onun bir saat güneyindeki San Jose’deyiz üç haftadır. Silikon Vadisi de deniyor buraya, teknoloji şirketlerinin burada konumlanmış olmasından dolayı… Ancak hiç öyle silikon gibi renksiz falan bir yer değil burası. Yemyeşil, dere tepe dağ bayır, havası insanın içini açan (yer yer oldukça üşüten) harika bir yer…

Üç haftada çok şey gördüm, çok şey yaşadım, çok şey hissettim paylaşmak istediğim. Burada yaşayan annelerle bir araya geldimFacebook ve Google’ı gezdim, dünyanın en uzun ağaçlarını gördüm, çocukları burada yaz okuluna verdik (hepimiz için çok öğretici bir deneyimdi), BlogHer konferansına gittim (başlı başına en az bir yazı konusu), okyanusa ayaklarımı soktum (yüzemedim, çok soğuktu) ve bir sürü yer gezdik, gördük, beğendik, bayıldık.

Ama bende en çok iz bırakan yine San Francisco’nun İstanbul’a ne kadar benzediği ve fakat aslında ne kadar hiç benzemediği oldu.

San Francisco’ya 12 sene önce geldiğimde Amerika’da yaşıyordum. Türkiye’ye senede iki haftalığına, ziyarete gittiğimden çoğunlukla güzellikleri görüyordum. Ama daha da önemlisi, 12 sene önce İstanbul’un bu kadar içine edilmemişti. (İstanbul’un son on iki senede ne hale geldiğinin bir özetini şurada okuyabilirsiniz. Bilmediğimiz şey değil ama böyle alt alta görünce ”insan gerçekten hayret ediyor”)

Kısacası daha önceki San Francisco ziyaretimde caanım İstanbul’u özlemekten başka bir şey hissetmemiştim.

Ama şimdi… Şimdi sahip olmadığım İstanbul’u özledim. Giderek elimden alınan İstanbul’u… Bir daha hiç geri gelmeyeceğini bildiğim, sevgilimle sayısız film seyrettiğimiz Emek Sineması’nı, çıkışta profiterol yediğimiz İnci’yi, el ele gezdiğimiz kaldırım taşlı (şimdi yarım saatlik bir yağmurda Venedik’e dönen) İstiklal Caddesi’ni, henüz bir senedir yaşıyor olmama rağmen geri dönülemez bir değişime kurban gittiğini gördüğüm Moda’yı, Gezi’den sonra kurulan ve geçen hafta yine dozerlerin girmeye kalkıştığı Moda Gezi Bostanı’nı özledim. Elimizden alınan, bir daha geri gelmeyecek olan İstanbul’u özledim.

Bu ziyaretimde içime oturdu bir şeyler… Fotoğraflarla anlatmaya çalışayım:

Bunlar San Francisco’nun meşhur evleri.

photo 2

photo 1

 

photo 2photo (3)

photo 3

photo 5

photo 4

 

photo 3

Ve benim favorim:

photo 2

 

Ve sokaklar:

photo 3

 

photo 2

photo 1

photo 4

 

photo 3

Biz elbette en güzel, en turistik yerlerini gezdik San Francisco’nun. Bir üstteki yeşilli cadde örneğin, her sene bilmem kaç yüzbinmilyon turist çeken Lombard Street. Zikzak şeklinde bir cadde, ve anladığım kadarıyla öyle olmasının tek sebebi de her sene bilmem kaç yüzbinmilyon turist çekmesi. Bu anlamda oldukça başarılı olduğu söylenebilir. (Yok, aslında öyle değilmiş. Yani, caddenin öyle zikzaklı olmasının sebebi turist gelsin değilmiş. Caddenin eğimi çok fazlaymış, gerek araçlar, gerekse yayalar için tehlike teşkil ediyormuş, o yüzden zikzak şeklinde yapmışlar diyor Wikipedia. Neyse canım, ne fark eder?)

Bu tür evler, benim gibi Kadıköy’de orada burada karşısına çıkan bakımsız, köhne konakların fotoğrafını çekip duran bir eski ev hastası için bulunmaz nimetti. Dibim düştü bu evlere bakarken, ne hayaller kurdum, neler geçirdim aklımdan. Allah sahibine bağışlasın, ne diyeyim…

İçimi burkan bu evlerin bu kadar güzel olmasından ziyade (İstanbul’da da bunlar kadar ve çok daha güzel evler, yalılar var ne de olsa), bu kadar temiz, bakımlı ve KORUNMUŞ olmasıydı. 12 sene önce gördüğüm San Francisco neyse 12 sene sonra gördüğüm de oydu. Ben bu fotoğrafları 12 sene önce çekmiş olsaydım değişen bir şey olmayacaktı. Oysa ben şimdi üç hafta önce bıraktığım İstanbul’da nelerin değişmiş olabileceğini tahmin bile edemiyorum. Örneğin Taksim’e en son gittiğimden beri (ki hepi topu bir ay oldu) İstiklal Caddesi YİNE değişti, tamamen asfalt kaplandı. Aaaah ah…

San Francisco’ya bu gidişimde içimi acıtan bir başka yer de Golden Gate Köprüsü oldu. Buraya da 12 sene önce geldiğimizde gitmiş, köprünün üzerinde yürünebiliyor olmasını ilgiyle karşılamıştık. Ancak bu sefer daha fazla gezdik, köprüye girmeden önceki park alanını ve ziyaretçi merkezini gördük. Ve işte orada ben yine hayıflanmaya başladım.

Golden Gate Köprüsü 1937 yılında tamamlanmış. Adının Golden (Altın sarısı) olması, kırmızı köprüyü görünce bıdıklarımda bir şaşkınlığa sebep oldu: ”Anne bu köprü Golden diil kiiii!” Yüksekliği 227 metre, uzunluğu 2,737 metre (Kıyas yapabilme açısından, bizim Boğaz Köprüsü’nün yüksekliği 165 metre, uzunluğu 1,510 metre). Yani Golden Gate oldukça ihtişamlı bir arkadaşımız. Ama ihtişamı sadece boyu posundan kaynaklanmıyor. Turuncumsu-kırmızımsı rengi de bir o kadar etkileyici. İnsan gerçekten merak ediyor: Neden bu köprünün rengi böyle? Meğer sen bizim köprünün mimarı tut, San Francisco’nun havası hep sisli, hep gri diye, köprü de dikkat çeksin diye  köprüyü kırmızı yap. Bak bak…

photo 1photo 3

 

photo 2

Köprünün altından geçen bir yelkenli…

 

photo 1

Köprünün üzerinde, aşağıyı dikizleyebildiğin delikler var. Her ne kadar damacana kapağından küçük de olsa, ne kadar yüksekte olduğunu fark edince dizleri titriyor insanın…

 

photo 2

Bizim neden Boğaz Köprümüzün etrafı böyle değil ki?..

İşte bana en çok koyan bu son fotoğraf oldu… Golden Gate Köprüsü’nün etrafı… Koca bir park… İnsanlar bisiklete biniyor (ve isterse o bisikletlerle köprüyü geçiyor), yürüyor, koşuyor, geziyor, köpeğini gezdiriyor, aşağıdaki fok balıklarını görüyor (evet, biz de köprüden yürürken 200 metre aşağıdaki fokları selamladık). Golden Gate’in etrafındaki bu yeşillikleri gördükçe Boğaz Köprüsü’nün etrafında olmayan yeşillikleri, neredeyse yola çıkacak kadar yakın yapılan evleri, kütle kütle kondurulan siteleri, şimdi üçüncü köprü için katledilen ağaçları hatırladım.

photo (4)

Golden Gate’ten San Francisco’ya bakış…

Golden Gate Köprüsü etrafında koca bir kültür de yaratmışlar. Kocaman bir mağaza, içinde Golden Gate ile ilgili her türlü hediyelik eşya… Köprünün üzerindeki metal kabartmaları andıran kırmızı magnetlerden tutun da, köprünün fotoğrafının olduğu her türlü defter, giysi, çanta, bebek tulumu… Aklınıza ne gelirse…

Bu yazıyı yazarken köprünün neden kırmızı olduğunu sordum Google’a (Yukarıda verdiğim yanıtı ben köprü üzerindeki bir tabelada okumuştum ancak bir de buradan bakmak istedim), karşıma Golden Gate Köprüsü’nün resmi sitesinin sık sorulan sorular sayfası çıktı. Bizim Boğaziçi Köprüsü’nün bırak sık sorulan sorularını, resmi sayfası bile yok! Yüksekliğini Wikipedia’dan buldum ben!

photo 3

Golden Gate gelenleri böyle karşılıyor

Velhasıl San Francisco gezim burnumdan geldi desem yeridir. Bir yandan ”Ay şu evlere bakın ne güzel” dedikçe, bizim yıkıp yerine apartman diktiğimiz nice konaklara, yanıp yerine otel yapılan tarihi yalılara, Haydarpaşa’lara, Galatasaray Liseleri’ne ağladım. Golden Gate Köprüsü’nde yürüyüp etrafındaki yeşil alanları gördükçe, şimdi ÜÇÜNCÜ KÖPRÜ için katledilen milyonlarca ağaca ağıt yaktım.

Ben Boğaz Köprüsü’nden her geçtiğimde ranta kurban gitmiş ve gitmekte olan alanlar için üzülmek zorunda mıyım? Her sabah uyandığımda memleketin bir doğal beldesinde HES yapılacağını, Validebağ Korusu’nun imara açılma ihtimalinin olduğunu (ve belediye otobüsünün durakta bekleyen insanları biçtiğini, Acıbadem’deki son lisenin yıkılmış olduğunu, benim yaşımdaki bir gazetecinin görevini yaparken demir kapıya sıkışıp öldüğünü, Göztepe’de bir lisenin de kaşla göz arasında imam hatibe dönüştürüleceğini…) okumak zorunda mıyım?

12 sene önce geldiğim dünyanın bir ucunda bıraktığım şehri bıraktığım gibi bulmak, öte yandan yarın şehrime döndüğümde çocuklarımı her gün götürdüğüm parkın otoparka dönüşme ihtimaliyle karşı karşıya kalmak bana çok koyuyor…

Başka bir ülkede, seneler önce geldiğim bir şehir, kendi yaşadığım şehirden daha tanıdık geliyor.

Çok yazık…

17 yorum

  1. İçime oturdu yazınız vallahi Ağlıyorum sinirimden … ve hala bu millet koyun gibi bizi al-asagi çeken kişinin peşinde daha da geriye gitmek için oy veriyorlar

  2. acı çoookkk acı ama GERÇEK,ne yazık ki

  3. Elif meraba,umarim beni yanlis anlamaz kotu dusunmezsin ama gercekten eskiden yazdigin o keyifli bol denizli derinli yazilarini ozledim.seninle tarafimiz ayni bende gezide bulunmus kolunda biber gazi kapaulu patlamis biriyim bu yolda cok caba sarfettim duyarliligini ve seni cok iyi anliyorum ama gercekten bazi kelimesini bazi olarak yazdigin icinde hukumet ya da sitem gecmeyen ucundan kiyisindan gundeme bulasmayan ‘tarihe not'”larini ozledim.yasananlari gormezden gelelim demiyorum ama bunlara da ihtiyacimiz var.
    Sevgiler

    • aksine ben ısrarla ve her halde bu baĞzı konuların üstüne gidilmesini ve unutturulmaması yönünde her küçük çabanın bile baş tacı yapılmasından yanayım ancak keşke ve keşke birazcık umutlanabilsem iyiye ve güzele dair, elif hanımı da bu açıdan tebrik ediyorum, takipteyim…

  4. Ne guzel bir yazı olmus…
    Keske bizde herseyi ayni bulabilsek, cocuklarımıza bırakacak guzel seylerimiz kalabilse,elimizdekilere sahip cıkabilsek ve en acısı bu yıkarak keserek yapılan degisikliklere engel olabilsek:(( ben bir mucize bekliyorum
    Sevgiler

  5. Beni 8 sene geriye götürdünüz. O zaman San Francisco’yu görüp İstanbul’a ne kadar benziyor diye sevinmiştik. Keşke bizim başımıza gelenler de tarihin, yeşilin, doğanın ve insanın kıymetini bilseler.

  6. Yeni donduk Turkiye’den. Iki senedir gitmemistim. Iyice beton yiginina donen, insana nefes aldirmayan sehrime -Ankara- bakip bakip sinirlerim harap oldu. Uzun aralikla gidince insanda romantik dusunceler, varsayimlar olusuyor: ulkem soyle guzel, boyle guzel…. Ama gidip de her yerde usulsuzluk, mutsuzluk, suratsizlik, tahammulsuzluk gorunce o gencligimizin sehirlerinin ne zaman geri gelecegini dusunup dusunup isin icinden cikilmiyor.

    Ne var ki San Francisco da eskisi gibi degil. Cocuklu aileler tercih etmiyor/edemiyor. Ev fiyatlari manasiz derecede artti. Son kriz nedeniyle daha cok evsiz var, sokaklar daha bakimsiz. Evet Amerika cok medeni ama butun dunya farkli seviyelerde curuyor….Amerika da nasibini aliyor.

  7. Ah Elif, SF’ya giden her Turk gibi, ben de orda Istanbul’u buldum, gideli 6 sene olmus, benim cektiklerimle senin cektigin fotograflar ayni, Istanbul ise her gittigimde farkli 🙁 Bu arada Golden Gate ismini Halic’ten aliyormus (Golden Horn, http://en.wikipedia.org/wiki/Golden_Gate), ben de tekne turundaki rehberden ogrenmistim, SF’da Istanbul’u bulmamiz bosa degil 🙂

  8. SF – Istanbul karsilastirmasinin ne kadar dogru oldugu ve burada paylasmadiginiz, cok az insanin bildigi, onun icin size cok iddia kazandiracak bir bilgi: Golden Gate Koprusu ismini Halic’ten aliyor. Ispanyollar ilk geldiklerinde bu korfezi Golden Horn’a benzetip, Golden Strait demisler, sonra Golden Gate olmus, sonra da koprusunun adi Golden Gate Bridge…inanmayacaksiniz di mi? Google edin, goreceksiniz. Yazinizi cok guzel olmus, elinize saglik.

  9. Benim içimde bir umut var; çok yakında güzel günler göreceğiz. Bu kadar karanlık ancak aydınlıktan önce olabilir. Biraz ergence oldu benzetme ama içim sıkıla sıkıla daha sıkılacak yer kalmadı inanın. Artık umut etmek istiyorum.

  10. Önceki yorumlarda Golden Gate köprüsü ve Haliç’in İngilizce adı olan Golden Horn arasında bir bağlantı olduğundan bahsedilmiş. Haddim olmayarak iki yerin wikipedia maddelerinden ilgili bölümleri birleştirerek çevirdim. Aralarında bir yakınlık var tabii ama “Golden Gate adını Golden Horn’dan almış” demek tam olarak doğru değil…

    Golden Gate:
    1840’lara kadar bu boğaza “San Francisco Limanı’nın Ağzı” denirmiş. 1 Ocak 1846’da, California’da altın bulunmasından hemen önce bu girişe yani bir isim verilmiş. John C. Frémont, anılarında şöyle yazmış: “Bizans limanına ‘Chrysoceras’ yani ‘Altın Boynuz’ denmesiyle aynı sebepten dolayı, bu köprüye ‘Chrysopylae’ yani ‘Altın Köprü’ adını verdim.”

    Haliç (Golden Horn):
    “Horn” yani “Boynuz” kelimesi körfezin genel biçimine atıfta bulunurken “Golden” yani “Altın” kelimesinin kullanılma nedeni daha belirsizdir – tarihçiler bunun Haliç’te (Altın Boynuz’da) yer alan limandan şehre getirilen mallarla ilgili olduğunu düşünürler, daha romantik tarihsel yorumlar ise güneş şehrin üstünde batarken haliçin sularına yansıyan koyu sarı ışığı bu ismin kaynağı olarak görürler.

  11. Sitenin ismi blogcuanne olunca, istiyoruz ki hayatın gerçekliğinden kopuk yazılar olsun. İstiyoruz ki yazılar hep çocukların-bebeklerin fiziksel bakımına odaklansın. O bebekler, çocuklar gün gelecek büyümeyecek, hayata karşımayacak, gezi parkına gitmeyecek, betonlaşmış İstiklal’de sevgilileriyle el ele dolaşmayacak zannediyoruz.. O bebekler, çocuklar, hep emzirilen, kokulu şampuanlarla yıkanan, düzenli uyku saatlari olan, okula başladığı zaman derslerin başka birşey düşünmeyen çocuklar olacaklar zannediyoruz…. Bir anne anneliğini dört duvar arasında yaşasın, aman gezi parkıydı, betonlaşan İstanbul’du, bu tür konularla ilgilenmesin istiyoruz. Yahu Gezi parkı ile çocukların ne alakası var diyoruz! Diyoruz da diyoruz. Anneliği dört duvarın arasında sıkıştırmadığınız, annelik blogunda hayatın görmezden gelinmez gerçekliklerine de değilinilebileceğini gösteriyorsunuz bizlere! Teşekkürler!

  12. San Francisco, benim gittiğim ilk Amerika şehriydi. Bayılmıştım 2007’de, çok sevmiştim. Silikon Vadisi sebepli gezilerle hemen hemen her sene ailecek gittiğimiz bir yer oldu. Bloglarımda yaza yaza bitiremedim. Fakat o ilk sene görüp de aldığım tadı bir daha alamadım. Belki büyüsü geçtiği için.

    İstanbul’un hali konusuna girmiyorum bile. Gitgide tanıyamadığım bambaşka bir şehir oluyor ve ben üniversite yıllarımdaki o İstanbul’u çok özlüyorum.

  13. İyiki Varsın ……Dilime Tercüman Gönlüme Fermansın .Canım Elifim sarılıyorum sana sımsıkı.

  14. Istiklal’e asfalt mi doktuler??? Yazik 🙁

  15. Ah ah… oğlumu San Franciscoda doğurdum. Kısa bir süre de olsa UC Berkeley’de okudum. Artık İstanbul’a üzülme safhasını geçmiş biri olarak özlemle gözlerim dola dola okudum yazınızı. Çok güzel olmuş…