3 Yorum

Yazılmışı var

Geçtiğimiz hafta Zekeriyaköy’de bir arkadaşımızın evine gittik çocuklarla… Dönüşte babalarını aldık Mecidiyeköy’den, tam trafik saatinde… Garanti Bankası’nın oradaki kavşaktan ana caddeye girmeye çalışırken trafik bir arapsaçı. Ve trafik polisi yok…

155’i aradık. Önce emin olamadık doğru numara o mu diye… Eskinden trafik için 154’ü arardık ya, artık öyle değil sanki? Neyse, aradık. Çaldı, çaldı, çaldı… Bir 7-8 kere çaldı. Sonra ”Operatöre bağlanıyorsunuz, lütfen bekleyin” dedi kayıt. (O sırada mesela hırsız girdiyse evine, ya da adamın biri kafana silah dayadıysa falan operatörü bekleyeceksin). Neyse, açtı görevli memur, söyledik: ”Kardeş böyle böyle… Mecidiyeköy birbirine girmiş, tek bir trafik polisi yok. Gönderin gözünüzü seveyim.” Gönderdiler mi, göndermediler mi, bilmem… Ama tam o sırada ben şu fotoğrafı çektim.

Mecidiyeköy bence İstanbul’un en dayanılmaz yerlerinden biri. Büyükdere Caddesi’nin o gürültüsü, o egzozlardan nefes alınmaz hali… Ve şimdi oraya üç tane dev gibi gökdelen dikiyorlar. Ve o gökdelenlerdeki daireleri milyonlarca liraya satacaklar. Ve insanlar alacak ve orada yaşayacak? O egzozun, o gürültünün üzerinde? Vallahi Allah akıl fikir versin.

De işte, dün 10 kişi öldü orada. Asansör düşmüş ya, 32. kattan..? 10 kişi, ikisi kardeş, en az biri üniversite öğrencisi… Kim bilir kaçı aile babası, ana kuzusu… Öldü.

Cumartesi gecesi başladı ben yatarken dört ölümden bahsediliyordu. Bir saatten sonra dayanamayıp yattım. Sabah uyanır uyanmaz telefona baktığımda 10 kişi olmuştu. Ben bu filmi daha önce görmüştüm.

Dünden beri yaşananlarda iğrenç bir tanıdıklık hissi… Pişkinlikler, yüzsüzlükler silsilesi… Sanki insanlar 32. katta bir Şirinler Köyü’nde yaşıyorlarmış da ecelleriyle ölmüşler gibi dua siparişleri… Bir tekme tokat eksik diyeceğim ama onu da polis yaptı zaten.

Neyse, benim gene sinirlerim bozuldu. Kaşım gözüm ayrı oynadı falan. Pazar günü geçti gitti çocuklarla… Onları yatırdıktan sonra yazmaya koyuldum. Aslında bambaşka bir yazı vardı aklımda ama, kısmet işte… Blog yazmanın ‘fıtrat’ı…

Yazımı yazacaktım, ve sonunu da Yüzüklerin Efendisi’nden bir alıntıyla bitirecektim. Çünkü hissettiklerimi ancak onunla anlatabilecektim. Ama o da ne, meğer ben bu yazıyı daha önce yazmışım! Çünkü henüz birkaç ay önce çok benzer şeyleri zaten yaşamışım!

E n’oldu şimdi? Tarih bu kadar çabuk tekerrür eder mi? Ederse bu tarih midir, kader mi, yoksa bitmek tükenmek bilmeyen bir lanet mi?

3 yorum

  1. Ve muhtemelen bir daha yazacaksın, bir daha, bir daha… Hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor bunlar. Asla düzelmeyecekmiş gibi. Ve hepsini normalleştirecekler, kulakarkası edecekler, gözardı edecekler. Normal bunlar, olur, onların kaderinde vardı diyecekler, şehit oldu diye parlatacaklar. Susturacaklar. Bence bu ülkede hiçbir şey düzelmez, bizden bi cacık olmaz. Çok karamsarım, üzgünüm. 🙁 Umut ettikçe, güzel bir şeyler bulup görüp sevindikçe kendimi aptal gibi hissediyorum.

  2. Ne diyecegimi bilemiyorum, gozlerim yas, ben de ofke doldum. Cincuce Banu’ ya katiliyorum… Turkiye’ nin gelecegindem umudum sifir. Bir adim one iki adim geriye…

  3. Agzina saglik Elif’im.