24 Yorum

Yüreğimin götürdüğü yere gittim: Prag

Interrail’i ilk duyduğumda ortaokul son yıllarımda ya da lisedeydim herhalde… Böyle, bi tane tren varmış, bütün Avrupa’yı dolaşıyormuş, biniyormuşsun, istediğin şehirde iniyormuşsun. Gittiğin yerlerde hostel denilen bir şeyde kalıyormuşsun. Çok temiz olmuyormuş ama çok ucuzmuş, idare ediyormuşsun. Böyle böyle istediğin yerde, istediğin kadar, istediğin gibi geziyormuşsun…

Ben de yapacaktım. Üniversiteye gelince… Sonra, üniversiteden sonraya kaldı. Sonra… İşte hayat sen planlar yaparken başına gelenlermiş ya, birden Amerika’da buldum kendimi. Evlenip üstelik… Eh, bir yandan öğrenci hayatı, bir yandan çalışma hayatı derken senede hepi topu iki haftalık tatilimiz oluyordu. Onu da bütün sene görmediğimiz ailemizi görmek için Türkiye’de geçiriyorduk. Bizim Avrupa gezisi başka bahara kalmıştı. Belki de başka hayata…

Amerika’dan Türkiye’ye dönmeye karar verdiğimizde bir heyecan yaptım. Bebemizi annemlere bırakıp gezecektik artık. Yedi saatlik zaman farkı, on saatlik uçuş mesafesindeki Amerika’dan sonra Avrupa çok yakın sayılmaz mıydı? Hem artık biletler de çok ucuzlamıştıydı. Eh, artık her tatilde başka bir Avrupa şehri bizi beklemekteydi…

E yine olmadı. Vakit olmadı, vakit olduğunda nakit olmadı, hepsi olduysa bebeler oldu, sonra onlar büyüdü, sonra okula başladı, ya da başka bir şey… Amerika’ya yaptığım uçuşlardaki aktarmalarım dışındaki ilk Avrupa gezim kız kardeşimin düğünü için Lisbon’a oldu. Bırak Avrupa’ya gitmeyi, karı koca başbaşa ilk tatilimiz bile çocuk sahibi olduktan tam altı sene sonra gerçekleşti. Ne yapalımdı, sağlık olsundu. Buna da şükürdü.

Derken geçen hafta, her sene Avrupa’nın farklı bir şehrinde düzenlenen bir eğitim fuarı için bu sene Prag’a hareket eden kocamın peşine takıldım. Bundan önceki gezilerinde çocukların okuluydu, yok taşınmaydı derken bin türlü sebebim olmuştu gitmemek için. Ama Prag benim ‘kırmızı çizgi’mdi. Canım Günsel Halam söylemişti ilk bana, ‘Mutlaka görmelisin Elif.’ Şimdi halamla paylaşamıyorum gördüklerimi, ama oradayken hissettim onu, ‘Biraz da senin için geziyorum’ dedim.

Şanslıydım, zamanlama olarak her şey denk geldi; çocukların ikisi de okullarında ara sınıftalar, kızkardeşim henüz doğurmadı, annem gelebildi, babam yardım edebildi, vesaire… Kısacası evren benim Prag’a gitmemi istiyordu. Ben de isteğini geri çevirmedim.

İnternet bana bu konuda çok yardımcı oldu. Sosyal medya dostlarımdan Murat Meriç bana harika bir yazısını gönderdi, altını çize çize okudum, üzerine notlar aldım. Facebook ve Instagram’dan gelen önerileri de alt alta koyunca ortaya değme bir turist rehberi çıktı!

Öyle böyle derken geçtiğimiz hafta Deniz’i okuluna başlattım, Derin’i bir hafta önce başlayan okuluna uyum sağlattım, annemi babamı ayarladım, ve bir sırt çantası bir çekçekle birlikte Prag’a doğru yola çıktım.

Ben gideceğim bir yer, seyredeceğim bir film, okuyacağım bir kitap hakkında çok fazla bilmek istemem önceden. Birisi okumayı düşündüğüm bir kitap hakkında konuşmaya başlayınca kulaklarımı kaparım, vizyona girecek bir filmin fragmanı çıksa karşıma kanalı değiştiririm. İstemem görmeyi, sürpriz olsun.

Öte yandan, kısıtlı zamanda gezeceğin bir yer hakkında araştırma yapmak da lazım sonuçta. Ve sadece seyahat siteleri değil, Instagram da bu konuda çok işe yarıyor. Gideceğin yerin ismini hashtag olarak Instagram’a yaz -örneğin #KarlovyVary- oraya gidip de paylaşım yapanların fotoğraflarını görüyorsun. Bayağı bir fikir veriyor insana. Bu dahiyane (!) buluşumu San Francisco turu sırasında kullanmıştım. Şimdi de bir miktar öyle yaptım, ama o kadar çok gezecek görecek yer var ve o kadar çok ayrıntı var ki bir süre sonra başkalarının gözünden tatmin olamayacağımı fark ederek bıraktım.

İlk iki buçuk gün yalnız gezdim Prag’da. Doğan’ın konferansı bitince sevgili olduk. Her iki türlüsü de ayrı güzeldi…

Şimdi nasıl anlatsam?.. Prag’ı anlatan bir kitap aldım gittiğim gün, içinde ”Avrupa’nın en güzel başkenti biziz, üzgünüz Paris ve Londra…” yazıyor. Ben Paris ve Londra’yı görmedim, ancak buradan onlara sesleniyorum: Prag standardı çok yükseltti, haberiniz olsun. Bundan sonra bende cidden iz bırakmak isteyen bir şehrin çok, çok, çok güzel olması lazım. Her şeyi Prag’la kıyaslayacağım. Görmemişin biri Prag’a gitmiş…

Havaalanında inince ‘Bohem cennetine hoş geldiniz. Burada gördükleriniz rüya değil, bir peri masalı’ yazısıyla karşılaşıyorsunuz. Gerçekten de öyle… Tamam, o kadar çok şehir görmedim belki ama gördüklerim arasında da bu kadar güzel bir şehir görmedim ben.

En çok ne güzel biliyor musun? Hiçbir şey yapmacık değil… Mesela Alaçatı’ya gittiğimde oradaki güzellik de beni etkilemişti. Carmel desen öyle… Ama onların makyaj olduğu çok belli. Prag’ın güzelliği, zarafeti çok samimi. Sokak lambalarından kaldırım taşlarına, kapılardan tramvayın içindeki pencerenin kulbuna kadar her şey özenli. Her şey uyum içinde… Ama hiçbiri sahte değil. Hiçbiri makyaj gibi durmuyor. Doğal hali öyle o şehrin, anlıyorsun.

Hüzünlü, karışık bir tarihi var Prag’ın. Geçmişi savaşlarla dolu… Son olarak 1938’de işgal etmiş Hitler. Ama şehri o kadar çok seviyormuş ki, yakıp yıkamamış. Savaştan sonra yazlık mekanı olarak kullanacakmış hem. Yahudi tapınaklarını ‘bile’ bozmamış, o ırkı yok ettikten sonra müze olarak kullanmakmış dileği… İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyet İşgali, sıkı bir komünist rejim, sonra 90’lardaki Kadife Devrim, Slovakya’yla ayrılık derken bugünkü renkli görüntüsüne kavuşmuş Prag. Bütün bu dönemlerin izlerini tek tek görmek mümkün şehirde…

Sözler anlatmaya yetmiyor, biraz fotoğraf paylaşayım… Sonra da naçizane notlarıma yer vereyim.

IMG_2247

Old Town Square


IMG_2259

Gelişigüzel çektiğim binalar bunlar…

IMG_2261

IMG_2279

IMG_2289

IMG_2298

Rudolfinium. Prag’daki bir sürü konser salonundan bir tanesi…

 

IMG_2355

Gulaş (goulash) Çorbası. Prag’a gidip de yemeyeni dövüyorlarmış. Biraz ezogelin, biraz başka bir şey, çok lezzetli, etli sebzeli bir çorba. Bir Gulaş var, bir de Gulaş Çorbası var. Çorbasını daha çok sevdim ben.

IMG_2309

IMG_2333

Vltava Nehri’nin karşı yakasından Charles Köprüsü ve Old Town’a bakış.

IMG_2231

IMG_2239

Prag’ın en gösterişli binalarından Municipal Building’deki restoranın içi… Burası ortalamanın üzerinde fiyatlı, kapıdaki görevli de size bunu hissettiriyor. Tam karşısındaki Kavarna, benzer hissi çok daha uygun fiyata yakalayabileceğiniz bir mekan. Alfredo kahvesi de mükemmel.

IMG_2331

 

IMG_2186

Trdelník. Bakma öyle ismini yazdığıma, aradım da buldum. Akılda tutması da, söylemesi de zor. Ama unutması daha zor. Ben ki tarçınlı tatlı çok sevmem, bunu çok beğendim.

IMG_2332

Uzakta Prag Kalesi

IMG_2371

Sovyetler’in Prag’ı işgalini protesto etmek için Wenceslas Meydanı’nda kendilerini yakan iki gençmiş bunlar…

IMG_2386

IMG_2406

IMG_2411

IMG_2415

IMG_2417

IMG_2425

IMG_2438

Prag Kalesi’ndeki Başpiskopos Sarayı. Çek halkının çoğu dinsiz olduğundan pek işlevi yokmuş.

IMG_2448

Prag Kalesi’ndeki St. Vitus katedrali. Hayatımda gördüğüm en muazzam binalardan biri. Yapımı yüzyıllar sürmüş, o kadar ki, arada çağlar değiştiğinden dönemin farklı mimari efektleri görülüyor kulelerinde…

IMG_2455

St. Vitus Katedrali’nin içi.

IMG_2467

St. Vitus Katedrali’nin içi.

IMG_2485

IMG_2522

Dali’nin atları

IMG_2527

Son gün gittiğim Mucha müzesindeki Dali koleksiyonundan… Dali eserlerini ilk kez bu kadar yakından görme fırsatı buldum ve ‘keşke daha fazla vaktim olsaydı’ dedim. Her resmin önünde ayrı ayrı durup düşünüyor insan…

Bunlar benim görsel gözlemlerim. Fotoğraflarda yakalanamayan ayrıntılara gelince:

Daha önce gitmiş olanlardan uyarı almıştım: İnsanları çok suratsız, servis çok kötü diye. Hem evet, hem hayır. Yani genel anlamda bir ‘soğuk mizaç’ olayı var, kesin. Göz göze geldiğinizde gülümsemiyor size insanlar, ve restoranda diyelim, derdinizi anlatmaya çalışırken iyi anlatamazsanız -ya da onlar anlamazlarsa- garsondan azar işitmeniz, en azından size gözlerini devirmesi işten bile değil. Ama sineye çekiyor insan. Hoş, çekmeyip de n’apacaksın, kavga çıkaracak halin yok ya…

Yeme içme konusunda İstanbul’a oranla oldukça ucuz kalıyor Prag. Gerek yemek olsun, kahve olsun, alkol olsun, çok daha uygun fiyatlı. Bira kelimenin tam anlamıyla ”sudan ucuz.” 20 kron bira, 40 kron su.

Tahta oyuncak cenneti Prag. Kuklalar, iç içe geçen bloklar, zıplayan oyuncaklar. Fiyatları, yine Türkiye’ye göre, daha erişilebilir. Bir de pazarlık payı var anladığım kadarıyla. Ben pazarlık yapmakta çok iyi değilimdir, ancak şöyle anladım bunu: Pazartesi günü gittiğimizde, Pazar günü verdiği fiyatı hemen indiriverdi birkaç tezgah. Pazar en kalabalık ve bol satışlı günlerinden biri, Pazartesi nisbeten sakin geçiyor olsa gerek…

IMG_2292

Aynı şekilde kristal cenneti de… Bohem kristali. Onun da fiyatları çok uygunmuş, beğenene… Ben sevmem kristal. Bana ahşapla, seramikle falan gelin.

Her şey çok ‘özgün.’ Hani bizde, mesela Ortaköy’de kumpirciler yan yana dizilir ya… Prag’daki meydanlarda her şeyden hemen bir tane var. En fazla birkaç tane… Esnafı korumak için olduğunu düşündüm ben. Biz aynı krepçiye gidip durduk nitekim…

Öte yandan aynı oyuncaklar, süsler, biblolar birden fazla tezgahta satılabiliyor. Ya da çok benzeri… Bir şeyi almadan önce bakınmak iyi bir fikir olabilir. Aksi halde ‘Aaa negzelmiş!’ diye dükkandan aldığın bir broşu başka bir tezgahta yarı fiyatına bulabiliyorsun mesela. Yok canım, benim başıma gelmedi… Kuzenime olmuş, kuzenime…

Tarihlerine inanılmaz sahip çıkıyor, müthiş saygı duyuyor Çekler. En azından benim gördüğüm yerlerde edindiğim izlenim bu. Yani öyle Gezi Parkı’nı yıkalım, yerine AVM yapalım diye bi şey yok. Var olan eski binaları AVM’ye dönüştürmüşler, ruhunu yok etmeden. Yeni bina yok denilecek kadar az, inşaat zaten yok, olanlar restorasyon. (Prag’ın merkezinden bahsediyorum, civarında yapılaşma varmış). Ulusal Tiyatro’dayken ben, görevli kadın ‘Bu ara gezdiniz gezdiniz, gezmediniz, beş yıl boyunca gezemezsiniz’ dedi. Ha? Evet, restore edilecekmiş. Düşünsene adamlar beş senede anca aslında uygun olarak restore edebiliyorlar. Beş sene. BEŞ.SENE.

Çok temiz. Turistik yerleri yani… Binaların üzerinde reklam, tabela, ıvır zıvır yok. Çanak anten görmüyorsun, klima suyu üzerine akmıyor yolda yürürken… Huzurlu çok…

Sanatsal açıdan çok doyurucu… Her yerden bir konser, bir bale, bir jaz kulübü yükseliyor. Gösteri sanatlarının bazıları turistik açıdan yontulmuş belki ama ortam öyle güzel ki, acayip iyi geliyor.

Kafka, Dvorjak, Alfons Mucha, Pavlov Çeklerin gururla ön plana çıkardıkları ünlü isimler… Hemen her birinin müzesi var. İlginç bir şekilde Kafka yakın zamanda kabul görmüş Çek Cumhuriyeti’nde… Çeklerin milliyetçi duygularının ön plana çıktığı dönemlerde Kafka daha Alman ekolünü benimsemiş, kitaplarını da Almanca yazmış hatta… Kafka’nın tüm eserlerinin Çekçeye çevrilmesi 2005’i bulmuş.

IMG_2263

Bu heykelin dibinde, Kafka’nın ‘Dönüşüm’ romanına gönderme olarak bir böcek figürü var.

Binaların hepsi oymalı kakmalı değil. Komünist dönemden kalan, kutu gibi, gayet tipsiz binalar da var. Ama bak onları da nasıl dönüştürmüşler (en azından benim gördüklerimi)… Bir boya, bir ahşap kapı ve bir iki çiçeğe bakıyor aslında zarafet dediğin…

IMG_2512

Yukarıdaki bina, aslında bu:


IMG_2514

Toplu taşıma müthiş gelişmiş. Raylı sistem harika. Araba kullanımı şehrin içinde çok az. Metro kadar tramvay da işlek ve hızlı. Hemen her yerine tramvay ya da metroyla gitmek mümkün. Tramvay özellikle etrafı görmek açısından çok zevkli… Havaalanından çıkışta bir ‘Toplu taşıma haritası’ alıyorsun, bir iki saat içinde sisteme uyum sağlıyorsun. Ondan sonra seni tutabilene aşk olsun.

Çok sigara içiliyor. Her yerde. Kapalı alanlar dahil. En büyük eleştiri noktalarımdan biri buydu. Hoş, içilen-içilmeyen ayrımının yapıldığı, yüksek tavanlı ve geniş mekanlarda çok sorun olmuyor. Küçük mekanların çoğunda içilmese de içildiğinde sıkıntı yaşadım ben.

Her yerde ücretsiz wifi var. Esnaf alışmış zaten, gelir gelmez wifi istiyorsun, veriyorlar. Bir tek Cafe Louvre’da yoktu, eh orada da olmasın artık. Çok havalı orası, çok eski, nostaljik falan. ‘Oraya gidip de wifi peşinde koşacaksan gitme kardeşim’ der gibi… İşi olmaz Cafe Louvre’un wifi’la falan… Ayıptır, otur da etrafı seyret orada…

Hiç sokak hayvanı yok ama herkesin köpeği var. Yani, herkesin yok tabii de, çok var. Ve serbest geziyor köpekler, sahiplerinin yanında yürüyorlar sokakta… (Avrupalının köpeği bile medeni şekerim). Sahipleriyle metroya biniyor, kafelere giriyorlar. Kimse de ‘Köpek giremez, yasak’ demiyor.

Sokak hayvanının olmaması yolda gördüğüm kakaları açıklamıyor. Demek ki köpeğinin kakasını toplamayanlar var, ıyk. Avrupalı’nın köpeği medeni ama insanının kaka toplama konusunda öğrenecekleri var demek.

Gezecek, görecek çok yer var Prag’da… Müzeler, galeriler… Ben daha çok sokak gezisi yaptım. İster deli danalar gibi de, ister boş boş de, sabahtan akşama kadar o sokak senin bu cadde benim gezdim. Hava o kadar güzeldi, sokaklar öyle büyüleyiciydi ki, içeriye girmek istemedim. Son gün Doğan’la ayrıldık yine, o Komunizm Müzesi’ne gitti, ben Murat’ın ‘Mutlaka gör’ dediği Mucha Müzesi‘ne gittim. Bir katında Dali, bir katında Mucha, bir katında Warhol sergisi vardı. Zamanım kısıtlıydı, ”Warhol’u İstanbul’da gördüm ben olm, siz İstanbul’u ne sandınız, hmph!” diye kimsenin umursamadığı bir hava atarak ilk ikisini gezdim. İçeride olduğuma gerçekten değdi. Hoş, beş gün boyunca günlük güneşlik olan hava dün 12 dereceye düşerek dışarıda gezmeyi zor hale getirmeye başlamıştı, orası ayrı…

Tavsiyelere gelince… Prag’a gideceğimi duyurup tavsiye istediğimde bir sürü öneri geldi. Hatta o kadar çok geldi ki sonuna doğru artık kafam karıştı, strese girdim ben bunların hepsini nasıl göreceğim diye. En sonunda yüreğimin götürdüğü yerlere gitmeye karar verdim. Onlar bunlardı:

Old Time Hotel – Murat’ın tavsiyesiyle kaldık orada. Lüks arayışınız yoksa, şehrin en ortasında olmak zorunluluğunuz yoksa çok güzel bir yer… Bir kere fiyatı, Stare Mesto’daki (Bizim Sultanahmet ayarındaki merkezi, turistik yer) otellerin yarısı… Temiz. Nostaljik. Aşırı romantik. E daha ne olsun? Yatakları biraz rahatsızdı sadece… Bir de biraz şaşkın tipler, bize koridor anahtarını vermemişler, bi gün kapıda kaldık falan, gelip açtılar. İşte bunlar hep dil bariyeri. Ama genel olarak çok keyifli bir otel.

IMG_2224

IMG_2503

IMG_2506

IMG_2507

IMG_2508

IMG_2511

U Dvou Sester – Doğan’ın konferansı boyunca, ilk iki gece kaldığımız apartın hemen yanındaydı burası. Stare Mesto denilen bölgede. Yemekleri oldukça güzel, gulaşı harika, birası buz gibi. Fiyatları İstanbul’a göre uygun.

IMG_2536

Cafe Slavia – Nazım Hikmet’in çok sevdiği, sıklıkla gittiği bir kafeymiş burası. ‘Duvarda fotoğrafı var, mutlaka gör’ dediler. Gittik, gördük, bayıldık. Çok keyifli. Harika bir yerde… Hemen yanında Prag’ın en güzel binalarından biri olan Ulusal Tiyatro, tam karşısında Vltava nehri ve Prag’ın karşı yakası… Görülmeli…

IMG_2401

Mike’s Burger Station – Adı ne kadar Amerikanvari olsa da gerek yemeklerinin lezzeti, gerekse yemeğe eşlik eden müzik sayesinde tam bir Prag tecrübesi yaşıyorsunuz. Müzik o kadar güzel ki, garsonun asabiyeti bile keyfinizi kaçırmaya yetmiyor.

Tur – Bunu tam tavsiye niteliğinde değil ancak tecrübe paylaşımı olarak aktarmaya çalışacağım. Biz otobüsle şehir turu yapmadık, dedim ya, sokaklar öyle güzeldi ki yürümeyi, dükkanlara girip çıkmayı tercih ettim ben ilk iki gün. Sonraki günler de öyle gezdik. Ancak bir ‘ücretsiz tur’ vardı, önce onu aldık. Tripadvisor sponsoruymuş anladığım kadarıyla bu turun. Güzeldi, aferin. Bu ücretsiz tur size ‘Royal Walk’ yaptırıyor, Stare Mesto (Eski Şehir, en görülesi yerlerden biri) civarındaki anıtları gezdiriyor. İki buçuk saatlik, keyifli bir tur. Ertesi gün de Prag Kalesi civarını gezdiren turu satın aldık. Üç saatlik bir turdu o da, adam başı 300 Çek kronu (yaklaşık 30 TL). Şart mı? Çok bilgilendirici değil, yani gönül isterdi ki içeriği daha tarihi gerçeklerden ibaret olsun. Ancak kaleye çıkmak kolay değil, nereden nasıl çıkacağınızı bilemeyip yokuşlarda vakit kaybedip yorgunluktan bayılma kıvamına gelebilirsiniz. O açıdan iyi oldu tur. Bizi yukarı çıkardı, azıcık gezdirdi, sonra biz dolana dolana indik aşağı.

IMG_2267

Eğlenceli tur rehberimiz Ashley, Kafka heykelinin önünde…

Klasik müzik konseri – Bu da bir sosyal medya tavsiyesiydi. ‘Mutlaka konsere gidin.’ Her köşede bir konser var. (Çek halkının yüzde 80’i ateist, daha doğrusu dinsizmiş. Bizi gezdiren tur rehberi söyledi bunu… Öyle ki, son nüfus sayımında yüzde 20 oranında insan ‘din’ hanesine ‘Jedi’ yazmış. Hangisi daha ilginç bilmiyorum, insanların dinini Jedi olarak tanımlaması mı, yoksa bunun resmi formda kendine yer edinmesi mi…) Neyse, ne diyorduk? Evet, konser… Eh kiliseler boş duruyor. N’apsın adamcağızlar, çoğunu mini bir konser salonuna dönüştürmüşler, daha doğrusu oralarda konseri mümkün kılmışlar, oda orkestraları konserler veriyor. Biz Prag’daki yüzmilyonbin konser salonundan Rudolfinium’dakine gittik. Ve ilk etapta öyle ihtişamlı bir konser salonunda küçük bir salona tıkıldığımıza bozulduk. Ancak konser çok güzeldi, hatta kemancının bir ara teli koptu, gitti, geldi, güldük eğlendik, çok samimiydi ortam… Eşsiz bir deneyimdi. Evet, şiddetle tavsiye ederim konseri, fakat eğer büyük bir orkestra arayışındaysanız bunu mutlaka dile getirin.

IMG_2346

Bir astonomik saat, bir de dans eden evler... Herkesin ‘Mutlaka gör’ dediği, görünce ‘E ne var ki bunda?’ dedirten şeyler. Tur rehberimizin söylediğine göre, Astronomik Saat Avrupa’da, Danimarka’daki deniz kızı heykelinden sonra en abartılan anıtmış. Evet, mekanik olarak çok büyüleyici değil, eğer bugünün gözüyle bakarsanız. Ne de olsa artık saatler, dönümler, her şey telefonumuzda, bir dokunuşa bakıyor. Öte yandan, bunun 1300’lerde yapıldığını düşününce saygı duymadan edemiyor insan… Korunmuş olması ise başlı başına saygı duyma sebebi…

Bunların dışında gez gez gez… Yürü yürü yürü… Her sokak ayrı bir sürpriz. Her yerde bir pasaj, bir geçit, yeni bir sokak, minicik bir dükkan, ufacık bir kafe.. Keşfedecek çok fazla şey var. Gelen tavsiyeler arasında ‘Önüne gelen tramvaya bin’ vardı. İlk gün tam öyle yaptım. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ında otobüse bin, otobüsten in yapıyordu ya… Nereye gittiğini sorgulamadan, karşıma çıkan ilk tramvaya atladım. Sonra inip ters istikamette gittim. Sonra bir inip bir başkasına bindim. Ne güzelmiş böyle umarsız gezmek…

Zaten Prag da çok müsait böyle gezmeye… Her sokakta ayrı bir sürpriz var. Bazen de girdiğin sokakta, tam arkanda saklanıyor köprüler, duvarlar…

IMG_2207

İlk gittiğinde -ve aslında gezi boyunca- ister istemez karşılaştırmalarda bulunuyor insan. ‘Adamlar ne güzel korumuşlar, biz niye böyleyiz?’ Bir an fark ettim ki bunu o kadar çok yapıyorum ki, gezdiğim yeri görmek için değil, bizde olmayana hayıflanmak için geziyorum sanki. ‘Eeee be!’ dedim, yeter! Karşılaştırmayacağım artık. Evet, ne güzel yapmışlar harika. Biz yapmıyoruz, olanı korumuyoruz, tamam. Yok, bizde yok bu zihniyet. Ama ne yapayım? Tadını çıkaracağım gördüğüm güzelliklerin!’ Öyle de yaptım ondan sonra…

Kusursuz değil Prag, onu güzel yapan o belki de… Sarhoşlarla karşılaşıyorsun, insanlar suratsız ve oldukça kaba, turistik mekanlar tertemiz olmakla birlikte sokaklarda köpek kakasına basman mümkün, güzelim binaların üzerinde duvar yazıları var… Çok zengin bir şehir de değil, ve bu da onu ‘erişilmez’ ve ‘itici’ olmaktan kurtarıyor, ‘davetkar’ bir hava veriyor aksine… Şaşalı olduğu kesin, ama paradan kaynaklanan bir ihtişam değil bu… Tarih kokuyor buram buram. Samimi bir güzelliği var, ‘sonradan görme’ değil hiç.

Prag gezmek için çok güzel bir yer… Yaşamak ister miydim? Bilmem… Orada doğup büyümüş olsam, belki… Ama gördüğüm en güzel şehir olarak hafızama taşındı Prag. Dün akşam üzeri ayrılırken ‘Yine görüşeceğiz’ dedim. ‘Gerçekleşmesini istediğin şeyi yazıp evrene gönder’ diyorlar ya… Öyle yaptım ben de…

Sonra da döndüm kendi küçük keşmekeşime…

İyi ki geri dönecek bir keşmekeşim var. Çok şükür…

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

24 yorum

  1. Viyana ve Paris’e gittim, Viyana açık ara önde, Paris hayal kırıklığı biraz. Prag’a gidemedim, görmeyi en çok istediğim yerlerden biri, gidip Viyana ile karşılaştırmak istiyorum

    • Viyana’dan Prag’a otobüsle geçtim, ikisi karşılaştırılamaz. Çok farklılar. Viyana çok daha elit, zengin, gösterişli, şık. Prag çok daha tarih kokan, insanları kaba, ama büyüleyici bir şehir.

  2. ne güzel bir sehire gitmissin ama sana bir de İtalyaya git diyecegim 🙂 hele kocayla sevgiliyle Roma ,Floransa enfes enfessss…

  3. ben sizden bir roman bekliyorum..ooylesine içimden geldi söylemek :))

  4. Rehber cok dogru soylemis. Denizkizi tam bir hayalkirikligi gozunde buyutenlere 🙂
    Yazi cok cok guzel, samimi her zamanki gibi. Prag’a gitme istegim kabardi 🙂

  5. Ben de hafta sonu sizin bıdıkları gördüm bir kitapçıda babanneleriyle 🙂 sanki kendi yeğenlerimi filan görmüş gibi sevindim; o kadar tatlı, o kadar cana yakın çocuklar ki.. Maşallah!

  6. ne kadar güzel anlatmışsın,gezdim,gördüm,büyülendim adeta..

  7. Merhaba,güzel paylaşım için teşekkür ederim.Prag gitmek istediğim bir yer beli de ikinci yurtdışı tatilim olmaya aday bir yer..Fikir verdi yazın ..Sevgiler..

  8. Güzel, çok güzel anlatmışsın Elif. İtalya, Viyana, Prag Avrupa seyahati yaparsam ilk üçte. Paris nedense çok ilgimi çekmiyor. Darısı başımıza.

    Not: Şu kocalara sevgili deme modasını başlatan Ayşe Arman’a gıcık oluyorum:)

  9. en cooook gitmek istediğim yer darısı basımıza diyorum 😉 yazdıklarınla gitmis kadar da oldum cok güzel fotograflar cekmişsinnnn

  10. Caz bar, bir sonraki sefer mutlaka. Agartha bizim gittiklerimiz içinde en iyisiydi.

  11. Ortaçağ da yaşıyormusum hissi vermişti Prag. Sanki sokaklarindan her an bir atli ordusu cikacakmis kadar Ortaçağ. Ama bisiklet yollari olmayışı ve biraz dağınık gelmesi sebebiyle karsilastiracak olursak asil duruşuyla Viyana her zaman gönlümün efendisidir

  12. Prag’a oğlum olmadan iki kız arkadaşımla gitmiştim, çok keyifliydi, sayenizde tekrar andım:)

  13. Prag benimde cok cok etkilendigim bir sehir Parisi gorup Londrada da yasamama ragmen :))) en cok muzeleri konserleri etkiledi beni. gun icinde bile muzeler doluydu, konser icin aylar oncesinden bilet alman gerekiyordu. Evet insanlar cok zengin varlikli olmayabilir ama cok sanat duskunu ve tarihlerine cok sahip cikiyorlardi bu cok etkilemisti beni. Sehrin hicbir dokusu bozulmamisti savasta …Dali muzesi icinde Barcelonadaki Dali muzesini oneririm gecen hafta ordaydim ve orasi da muthisti. Insanlar ve parklar acayip bir dinginlik veriyor insana. O parklari cok ama cok kiskandim….

  14. Gitmiş kadar oldum. Bir gün gidersem benim için de bu yazı iyi bir kaynak olacak 🙂

  15. Merhaba Elif,
    Eger bir sonraki tatil rotaniz cocuklu-cocuksuz Italya olursa blogumdan nerde kaca kalirim, nerde ne yerim, icerim, Italya dedigin sadece Roma, Floransa, Venedik midir yoksa daha duymadigim bilmedigim nereler var dersen ve daha bir cok tuyolari blogumda bulabilirsin.
    Italya’yi gezmeden gormeden olme Elif 😀
    Cenova’ya da yolunuz dussun de tanisalim goruselim burda, hatta cok iyi bir tur rehberiyimdir 😉
    http://aboutmyitalia.blogspot.it/
    Sevgiler
    Deniz

  16. Her an kıskanabilirim 🙂 iyi gezmişsiniz be, güzel deneyimler kazanmışsınızdır. İşte bende bunu diyodum kendini salıverecen 🙂

  17. İlk göz ağrınız Prag’ın yerini tutar mı bilmem ama bir gün imkanınız olsun da Annecy, Bruges ve Strasbourg’u da görün dilerim.

  18. Süper biz yazı olmuş valla gidesim geldi 🙂

  19. Bizede nasip olacakmı acaba ? ailemizi alıp gidelim diyoruz ama ülke şartları nedeniyle hep hayalda kalıyor.