10 Yorum

Kafanızı kaldırıp bakın

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Papatya Papadopoulos tarafından kaleme alındı. 

***

Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Geçen gün kızımı farklı bir doktora götürdüğümde; ilk ziyaretimiz olduğu için bazı sorular sordu:  Ne zaman yürüdü?  Ne zaman konuştu, ilk cümlelerini kurdu? gibi…

…düşündüm de, şimdi ne kadar uzun zaman önceymiş gibi geliyor. Neredeyse 11 yıl olacak.

Çocuklar gözlerimizin önünde büyüyor ve biz bunun farkına varmakta gecikiyoruz. Ta ki onlar artık kucağımızda oturmayacak, bizimle alışverişe çıkmak istemeyecek, ne giydiğine ne yiyeceğine karışılmasından hiç mi hiç hoşlanmayacak kadar büyüdüklerinde, hayatlarının bizimle paylaşacakları diliminin sonuna geldiğimizi anlayacağız.  O zaman yalvarsak da kalmayacaklar yanımızda. Bambaşka bir dünyaları olacak, kendilerine ait. Olsun da zaten..

Ve tüm bunlar olup biterken ve biz farkında olmadan, neler kaçırıyoruz neler? Nasıl mı kaçırıyoruz? Olmayacak şeylere gereğinden fazla vaktimizi harcayarak. Bunun başında cep telefonları geliyor ve internet tabii ki. En sömürücü haliyle de, her fırsatta cep telefonundan girilen internet kaçamakları. Artık otobüste, durakta, plajda, doktorun bekleme salonunda, market kuyruğunda, hatta parklarda, hiç etrafına bakınan, düşünüp taşınan, yanındakiyle sohbet eden insan yok! Herkesin elinde bir cep telefonu, bakışlar o minicik ekrana kilitlenmiş. Herkes “çok meşgul”! İşin iç yüzü aslında herkes çok yalnız, herkes asosyal olup çıkmış. İtiraf etmeliyim ki en takdire layık olanları da jimnastik salonunda koşu bandında bile mesajlaşabilenler! Nasıl bir yetenektir bu! Ben bir kere acil telefon beklediğim için, gelen mesajı okumaya kalktım koşu bandından kayıp düşüyordum. Bu insanlar herhalde ellerinde cep telefonuyla yaşıyorlar, uyuyorlar, belki de öyle sevişiyorlar.

Şu sosyal medya yok mu? Ne kadar faydalıysa bir o kadar da zaman törpüsü. Ömrümüzden alıp gidiyor dakikaları, saatleri… Başka şekilde olsa asla bizi ilgilendirmeyen konularla ilgileniyor olarak buluyoruz kendimizi, en çok buna şaşıyorum. Üstelik her şey o kadar hızlı akıp geçiyor ki sosyal medya ortamlarında… yazılan düşünceler, yapılan yorumlar, sanki suyun üstünde yazılı. Bu boşa kürek çekmek gibi bir şey. Yanımıza çok çok az şey kâr kalıyor, uzun lafın kısası. Öte yandan, zaman yalnız sanal olarak değil, gerçek anlamda da geçip gidiyor. Çocuklarımız büyüyorlar. Bugünlerini asla bir kez daha yaşama şansımız yok, yaptıkları “ilk”lere bir daha tanık olmak mümkün değil. İlk adım, ilk kelime, ilk çorba, ilk kaza, ilk arkadaş, ilk okul derken bir de bakıyoruz elimizden uçup gitmiş minik kuşlarımız.

Çocuğu parkta oynarken ona bakmak yerine cebinde oyun oynayan, yan yana oturduğu  (!?) arkadaşlarıyla mesajlaşan ya da can sıkıntısından face’e girip kim ne yapmış, nereye gitmiş, kimle gitmiş takibinde olan anne-baba sayısı ne kadar çoğaldı, siz de fark ettiniz mi? Eminim içlerinden bazıları, arkada salıncakta sallanan çocuğuyla selfie çektirip, “çocuğumu, bilmemkimle birlikte bilmemnere parkına götürdüm” diyerek caka atıyor ama kafasını çevirip çocuğuna bakmıyordur bile. Çünkü onu bu selfie’sine kaç tane LIKE alacağı daha çok ilgilendiriyor çocuğunun o sırada ilk kez kendi kendine sallanmayı başarmasından…

Nasılsa her şey sanal, her şey hayali bu ortamda. Arkadaş sayın 1000’e varsa ne olur, canın sıkılınca “geliyorum” diyerek çat kapı gidebileceğin 1 tanesi bile yoksa eğer?!… Sonra yalan söylemek de kolay, yüzyüze olsa asla yapamayacağı yorumları yazıp postalamak da… Gerçekten, yap(a)madığına tek ayak üstünde “yapıyorum” diye yazmak öyle kolay ki… üstüne üstlük o yap(a)madığın şey için çok geçmeden LIKEları saymak da mümkün. Nasılsa çoğu anlamadan, okumadan basıyor LIKE’a. “Bilmem kim ölmüş! Başımız sağ olsun…” LIKE!  Adam ölmüş, diyosun, seviniyorlar… tuhaf çok tuhaf bu sanal ortam… içtenliksiz.

Yanlış anlaşılmasın; bunları yapmak yerine parkta oynayan çocuğuna “bakmak” derken, gidip onu düşmesin diye kollamak, sürekli gözü üstünde olmak değil kastettiğim. Hatta tam tersi, parkta bile annesini dizinin dibinde isteyen çocuk, özgürce oynayabilen çocuk değildir. Siz telefonunuzla meşgulken “aman,  çocuğunuz düşebilir, mazallah” demeye de çalışmıyorum. Çocuktur. Tabi ki düşecek. Ceple oynasanız da oynamasanız da.

Söylemeye çalıştığım, çocuğunu parka, havuza, partiye, bisiklet sürmeye, paten kaymaya götüren anne-baba, gerçekten “baksın”, “görsün” çocuğunu. Bir çocuğu olacak kadar şanslıysa, çocuğu parka, havuza gidebilecek, bisiklet/paten sürebilecek kadar sağlıklıysa, o anne-babanın yeterince şükredecek sebebi vardır zaten. Bu şansına şükretsin ve her anının tadını çıkartsın…

İşte şimdi, şu an, her ne yapıyorsa çocuk, onun farkına varsın, takdir etsin ve tüm bunları yapabiliyorken tadını çıkarsın. Bunun herkese nasip olmayacak bir mutluluk olduğunu da bilsin kıymetini de…

Siz, bilmem kimin selfie’si kaç Like aldı diye meraklanırken, çocuğunuz “Anne, bak! Kaydırağa çıkabildim!” veya “Anne, salıncaktan tek başıma indim!” diye sizden destek, takdir, en azından bir “aferin” bekliyor olabilir.

Kafanızı kaldırıp bakın ve bir gülücükle “Aferin”i çok görmeyin çocuklarınıza…

***

Papatya’nın yazılarını Komşuda Pişer blogundan takip edebilirsiniz. 

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

10 yorum

  1. “ego, kibir ve kendini pazarlama dünyası” tabir doğru olmasa bu kadar sarsıcı olmazdı heralde..çuvaldızı kendime batırdım gitti..

  2. çok güzel bir yazı olmuş. çok etkilendim.
    özellikle sonu içimi acıttı.
    o kadar haklısınız ki.
    teşekkürler paylaşım için.
    sevgiler..

  3. Müjgan Günaçtı

    Papatya Hanım ne güzel yazmış yine..Sanal dünyada egolar bir anlık için tatmin oluyor ama sonrası hep yanlızlık,hep mutsuzluk..

  4. Çok güzel bir yazı. Taşı gediğine koymuş. Bu yazıyı şu video ile taçlandıralım: http://n99.org/yukari-bak/#_

  5. Çiğdem-Üzüm

    Çok haklı ve yerinde bir yazı. Kızım daha 16 aylık, şimdiden ne çabuk geçti bu zaman derdindeyim. O uyuyana kadar mecburen yapılan telefon görüşmeleri dışında her türlü elektronik alet yasak bizde. Sessizde veya kapalı. Kızım uyuyor ve biz aç kurtlar gibi bilgisayara telefona saldırıyoruz, o da ayrı vahim mesele elbette!!!

  6. Tabii ki bişeyleri kaçırmadan yaşamak önemli ve her anı zihnimize kazımak ama artık böyle bir dünyadayız bunu da sindirmek gerek. sindirmek ve ilerlemek ancak böyle ilgiyi de eskitiriz verilen önemi de. Diyeceğim o ki korkarım bu halimizi bile, yeni ilgi dağıtacak oyuncaklar ya da alanlar yüzünden mumla arayacağız. En azından o zmn parka gidiyorduk ya da bir kare selfiemiz oluyordu diyeceğiz.

  7. çok doğru bir yazı

  8. Genel olarak çok haklı bulmakla beraber bunlarda hayatın gerçeği, kendimizi kontrol edebildiğimiz sürece diyebiliyorum yazınıza. Bende Facebook yok tweet öylesine var tanıdığım hiçkimse yok olmasınıda özellikle istemiyorum kendi kendime konuştuğum aynaya bakar gibi hissettiğim güncel olaylara göz attığım ona, buna, şuna sinirlendiğim zaman üç beş kelamda bulunduğum bir yer. Sizinde dediğiniz gibi çocuklarımız hızlıca büyüyor özellikle ikinciler olduğunda büyük çocuğun peşinde koşmaktan diğerini tamamen kaçırıyorum. İlk oğlum büyürken daha yavaş geçiyordu zaman şimdiyse onun dersleri, arkadaşları şu bu derken ikincisi kendiliğinden büyümüş oldu. Arkadaşsızlığı pek bu sosyal medyaya bağlayamıyorum. İlişkilerin tamamı nerdeyse yozlaşmış durumda zaten. Bu sosyal medya denen şeyde çanak tutmuş olabilir bu duruma. Ancak asıl sebep kişilerin karakterlerinin oturmayışı, vicdan muhasebesi yapılmaması, duygu yoksunluğu. Insanlar sevgilerini verirken bile cimrileşiyorlar. Tamamen çıkar ilişkisine dayalı hayatlar. Bencil insanlar dopdolu. Dominant herkes. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Sadece bir bahane sosyal medya. Bunu sıklıkla yorumlarıma yazıyorum 8 yaşındaki oğlumun komposizyonunda dile getirdiği şey… Çoook etkilendim. ” Annelerimiz, babalarımız anlatır; eskiden hep sokakta oynadıklarını. Şimdi bizler sokakta dilediğimiz gibi oynayamıyoruz. Teknolojiye bağımlı hale geldik. Tabletler, televizyonlar… Tabiki tek uğraşım bunlar değil, müzik dinlemek,kitap okumak, gezmek, piknik yapmak daha birçok şey. Bunlarıda seviyorum. Ancak elimde beni ne zaman tabletle görseler çok kötü birşey yapıyormuşum gibi bahsediyor amcalar, teyzeler. Sanki onların zamanında tablet internet vardı da onlar oynamadılar. Yani isterdim ki bazı teyzeler, amcalar biz çocukları anlayabilsinler.” Oğlum bunları yazmış komposizyon için. Pek haksız diyemedim çocuğun elinde ne zaman tablet görseler zaman zaman bende çocuğa suçlu gibi davranıyoruz. O kadar etkilenmiş ki dersine konu etmiş. Tabii sizin anlattığınız daha çok yetişkinlerin tavrı. İşte o yetişkinler daha kendilerini bile kontrol edemezken böylede davranabiliyor. En azından bilinçli ebeveynler çocuklarını sevgiyle beslesinler ki bu sosyal medyayıda artık hayatın bir alanı gibi kabul gören ancak hayatının ekseni yapmayan bir nesil gelsin ah! O eski zamanlar dediğimiz, eski dostlukların özlemini çektiğimiz halleri çocuklarımız yaşayabilsin.

  9. Evet, bazı gerçekleri inkar edemeyiz. Teknolojik gelişmeyi tamamen reddedemeyiz üstelik.
    Şu bir gerçek ki hepimiz kullanıyoruz, kimimiz daha yoğun ve vazgeçilmez bir parçası olarak hayatımızın, kimimiz de aklımıza estikçe vakit geçirmek için, olsa da olu olmasa da…
    Önemli sizin de değindiğiniz gibi, bunu hayatın ekseni ve tek amacı haline getirmemek.
    Biz böyle kullanırsak, aynı zamanda çocuklarımıza da kötü örnek oluyoruz. Bizim hayattan kaçırdıklarımız endişelenecek boyuttaysa, bu hızla gelişen teknoloji ortamına doğan yeni nesillerin neler neler kaçıracaklarını düşünün artık.
    Amacımız değil aracımız olmalı 😉