14 Yorum

İstanbul’da turist olmak mı, yaşamak mı?

Amerika’ydayken çalıştığım eski işyerimdeki en eski arkadaşım, 11 yaşındaki oğluyla ziyarete geldi bizi geçen ay. Kendisini görmeyeli 10 seneden fazla olmuştu; oğlanı gördüğümde ise henüz iki aylıktı.

Lisa benim, ilk STK tecrübemi edindiğim iş yerimdeki arkadaşımdı. O zamanlar en sevdiğim de oydu. Benimle en çok ilgilenen, Türkiye ile ilgili en çok sorular soran hep o olmuştu.

Çalıştığımız dönemde hamile kalmış, oğlunun doğumundan sonra da işi bırakmıştı. Sonra bir oğlu daha oldu, sonra kendini ‘tap dance’e verdi, şimdi çocuklara tap dansı öğreten bir şirketi var. Önce e-mail, ardından Facebook derken biz hiç kopmadık Lisa’yla… Türkiye’ye (İstanbul’a) gelmek istediğini hep söylerdi, geçen Eylül’de ‘Ucuz bilet buldum, atlayıp gelsek?’ deyince ‘Koş’ dedim, koştu geldi.

Bir Pazar akşamı uçaktan hasta indi. Ateşli ve halsizdi. Meğer uçağa binmeden birkaç gün önce kampilobakter kapmış (ama biz bunu da, kampilobakterin ne olduğunu da birkaç gün sonra öğrenecektik). Uçağa binmeden önce (Amerika’da) gittiği doktor şikayetlerini ‘Virüs’ olarak adlandırıp geri göndermiş. Uçuş sırasında kötüleşince, bize gelip yatıp ertesi gün düzelmeyince Pazartesi sabahı, önümüzdeki iki günü geçireceğimiz Academic Hospital’da aldık soluğu…

IMG_3673

Orada geçirdiğimiz iki gün, ‘Beni Türk hekimlerine emanet ediniz’ sözünün sağlaması gibiydi. Lisa, gördüğü ilgi ve alakadan memnun kaldı desem yeterli olmaz, inanamadı. Haksız değildi, Amerika’da -benim de orada yaşadığım dönem boyunca şahit olduğum kadarıyla- doktoru yakalamanız çok zordur… Gerek doktorların ilgisi, gerek diğer sağlık personelinin takibi Lisa’yı çok etkiledi. Üstelik Amerika’ya kıyasla faturayı çok çok az buldu (ki sigorta şirketi hepsini karşılayacaktı). Bu da Lisa’nın gezisinin kayda değer bir notu olarak burada kalsın.

İlk iki günü hastanede geçirince gezmek için geriye iki günümüz kalmıştı. Hastaneden çıktığımız akşam Deniz’in doğum günüydü. Aslında planımız hep birlikte yemek yemekti; annem ve kayınvalidem yemekler yapmışlardı. Ancak Lisa hala nekahat dönemindeydi, yemekleri biz yedik o seyretti gibi bir şey oldu. Pastadan bile yiyemedi.

IMG_3682

Lisa gelmeden çok önce en az bir gün çocukları da yanıma almak üzere plan yapmıştım ben. Bayılıyorlar İstanbul’u gezmeye… İlk günkü durağımız Galata Kulesi’ydi. Yürüyerek Kadıköy, vapurla Karaköy, ardından tünelle Galata…

O Galata’da ne güzel dükkanlar, butiker açılmış öyle! Müzik dükkanları zaten çok keyifliydi, araya serpiştirilen küçük dükkanlar harika bir doku katmış oraya… O kadar keyif aldık ki tünelden Galata’ya kadar yaptığımız yürüyüşten, aniden başlayan yağmur bile tadımızı kaçıramadı.

IMG_3697

Neyse ki çok hazırlıklıydım. Derin’in yorulacağını tahmin ederek pusetini, havanın, bizim gezeceğimiz günü fırsat bilmiş gibi soğumasını göz önüne alarak battaniyesini, kimse üşümesin diye eldiven/atkı/berelerini, ıslak mendilimi, abur cuburlarımı, her şeyimi almıştım. Biri ‘Acıktım’ deyince eline leblebi tutuşturuyor, ‘üşüdüm’ diyeni sarıp sarmalıyor, ‘Yoruldum’ diyeni pusetine oturtuyordum (ki bu kişi çoğunlukla Derin’di. Deniz artık birçok anlamda kendi başının çaresine bakıyor, ki zaten kendi çantasını kendisi taşıyor).

Galata Kulesi’nden çok etkilendi Lisa, öyle böyle değil. Ben de her çıkışımda etkilenirim istisnasız. Bu sefer yarım kaldı etkilenmem, çünkü tam ortasında Derin’in çişi geldi (çocukla gezmek…). Biz inip işini bitirinceye kadar onlar kulenin tepesinde üşümüş, inmişlerdi bile…

IMG_3702

Ardından vurduk Taksim’e. Acıkmıştık, Ara Kafe’de oturup bir şeyler yedik. Çok sevdiler. Şansımıza Ara Güler de oradaydı, ondan da çok etkilendiler.

Ertesi gün tarihi yarımada günüydü. Lisa’lar, bu hastalık işi çıkmadan önce son iki günü otelde geçirmeyi planladıklarından ben de o güne bir toplantı koymuştum ve değiştirmem mümkün değildi. Deniz’in doğum günü akşamı oturup ‘Nasıl yapsak’ diye konuşurken, Deniz’e hediyesini vermek üzere gelen Ferhan ‘Sen toplantına git, ben çocukları, Lisa’ları alır giderim Ayasofya tarafına. Sen işin bitince gelirsin’ dedi. Harika bir teklifti (fahri teyzelik böyle bir şey), ancak yakın arkadaşlar bunun için değil miydi? Lisa bunu bu memlekette insan ilişkilerinin ne kadar olağanüstü oluşuna dair yorumladı: ‘Türkiye’ye mi taşınsam?!’

IMG_3711

Bizim ekip toplanıp tarihi yarımada gezisine giderken…

Ertesi gün Ferhan ve benim iki oğlan, Lisa ve onun oğlan Ayasofya, Sultanahmet ve Yerebatan’ı turladılar. Ben onlara katıldıktan sonra geriye Kapalı Çarşı kalmıştı. Kapalı Çarşı’yı daha önce de gezdim ama ilk kez turist gözüyle gezdim ben. Çok ilginçti. Lisa’ya ayrı, bana ayrı fiyat çekmeleri bir yana (Haa, bayanın arkadaşı mısınız, o zaman fiyatımız şu) esnafın ilgisi, bilgisi gerçekten takdire şayandı. Lisa hem kendine, hem evdekilere tüm hediyelerini oradan aldı. Benim de bir sürü şeyde aklım kaldı.

IMG_3720

Kapalı Çarşı’dan çıkışta Mısır Çarşısı, ardından Eminönü’ne yürürken karnımızı balık ekmekle doyurmaktan daha otantik bir fikir olamazdı. Çok ilginç geldi onlarla bu olay, bizim oğlanlar da bayıldı (daha önce yemişlerdi ancak Derin küçüktü). Yine vapur, sonra tramvay derken tıngır mıngır eve geldik.

Lisa’yla özellikle de hastanede geçirdiğimiz iki gün boyunca bolca sohbet etme imkanı bulduk (Ben onunla hastanede, oğlu bizimkilerle evde kaldı). O günler, Ferguson’daki davanın da sonuçlandığı günlerdi. Mike Brown isimli genci vurarak öldürmekten yargılanan polis memuru suçsuz bulunarak serbest bırakıldığında Lisa’nın tepkisi bana çok tanıdık geldi. Ethem Sarısülük’ü herkesin gözü önünde, sonradan kameralara ‘Çektim sıktım üç tane’ diyecek şekilde vuran polis memuru daha bundan birkaç ay önce ödül gibi ceza almıştı. Ve ertesi gün Ali İsmail Korkmaz davası vardı, ki gelişmeler beni de -Lisa gibi- isyan ettirecek türdeydi.

İşte burada, biri dünyanın en ”gelişmiş” ülkelerinden biri olan Amerika’dan, biri ise son senelerde (dün Birgün Pazar’daki şu yazıda söylediği gibi adeta darbe hukukuyla yönetilen) Türkiye’den iki kadın, benzer şeylerden dert yanıyorduk: Yoksa adalet hiçbir yerde mi yoktu? Belki vardı, belki yoktu, ama ortada olan şuydu ki Türkiye her açından Amerika’nın kötü bir kopyasıydı.

Lisa, Amerika’da (siyahi bir başkana ‘rağmen’ ya da belki de bu yüzden) yükselen faşizm ve ırkçılık trendinin kendisini ne kadar rahatsız ettiğini anlattı. ‘Beyaz’ olduğu için, fiziksel görüntüsünden ötürü ayrımcılığa uğramasının söz konusu olmamasından, iki oğlunun da ‘white privilege’ (Beyaz ayrıcalık) denilen bu istemeden de olsa elde ettikleri ayrıcalığın farkında olarak büyüyeceğinden ve onları, sırf derilerinin rengi farklı diye kendi çocuklarının yaşındaki başka çocukların ne tür zorluklar çektiklerini anlatarak büyütmeye çalıştığından bahsetti. Lisa’nın söyledikleri de çok tanıdıktı, çünkü Gezi’den önce biz de bilmiyorduk ya hani medyanın neyi ne kadar sakladığını. İnsanların -Amerika’daki gibi keskin bir renk farkı olmadığı halde, belki de bu yüzden, ama en çok da bizden sakladığı için- görmediğimiz, bilmediğimiz bir boyutta ayrımcılık ve katliama tabi tutulduklarını… Biraz karşılıklı günah çıkarma, biraz dertleşme ama genel olarak her şeyin daha farkında olduğunun bilincinde olmanın kabulüydü sohbetimizin ana konusu…

Ortak noktalarımız bu kadardı ama farklılıklar daha fazlaydı. Sokak kedileri, daha doğrusu genel anlamda sokak hayvanları çok ilginç geldi onlara… (Benim çocuklarım Amerika’ya gittiklerinde sincap görünce çığlık atıyorlar, Amerika’dan gelenler burada kedi görünce). Bozacının gece bas bas bağırmasını çok enteresan buldu, ‘Kimse şikayet etmiyor mu?’ dedi. Eminönü’ndeki dükkanlar, sünnet kıyafeti satan mağazalar onca fotoğraflanmayı hak eden şeylerdi. Ve bir şey daha vardı fotoğraflamak istediği… İskender Giray‘ın, Berkin Elvan için Mehmet Ayvalıtaş meydanına diktiği Ekmekçi heykeli…

IMG_3696

Ne olduğunu sordu, anlattım. Artık bir kişi daha biliyor, dünyanın bir ucunda üstelik…

Lisa’nın burada geçirdiği dört gün, birçok açıdan aydınlanma süreciydi benim için:

Sağlık olsun. Gerçekten de, her şeyin başı sağlıktı. Dünyanın öbür ucundan gezmek için kalkıp geldiğin bir şehirde, sağlığın olmasa hiçbir şey yapamıyordun. Dilini bilmediğin insanların hastanesinde kalakalıyordun.

Hayat adil değil. Maalesef…

Değerler. Evet, birçok açında boktan bir ülkeyiz, hele de şu son dönemlerde yaşananlar için ‘utanç verici’ demek yeterli değil. Evet, hırsızımız, yolsuzumuz, arsızımız var; ve evet her şey -mış gibi, ve fakat insanlık yine de ve her şeye rağmen var.

Cuma günü Lisa’yla oğlunu havaalanına bırakıp eve döndüm. Eve döndüğümde, eve girmek istemeyeceğimi, odalarına giremeyeceğimi düşündüm önce… Bu, Amerika’da yaşadığım dönemde çok yaşadığım bir histi. Ne zaman Türkiye’den biri gelse (annem, kızkardeşim, halam) onun evdeki varlığını öyle kabullenirdim ki gidişleri acayip koyardı. Ece döndükten sonra birkaç gün odasına girememiştim. O kadar yalnız hissediyordum orada, o kadar ihtiyacım vardı birilerine… (Bu benim tecrübemdi, herkes için böyle olmayabilir).

Lisa’ları bıraktıktan sonra eve döndüm. Odalarına girdim, yatağı topladım. Evet, birlikte geçirdiğimiz birkaç gün gerçekten çok keyifliydi ve yetmemişti ve lütfen bu sefer kocası ve diğer oğluyla yine gelselerdi, ama o kadardı. İyiydim.

Evden çıktım. Çocukları almama birkaç saat vardı. Kadıköy sokaklarında gezmeye başladım. Yürürken kendime sordum: ‘İstanbul’da turist olmak mı? Yoksa bu şehirde, bu kalabalık, karışık, trafikli, ama benim şehrimde yaşamak mı?’

Kadıköy sokaklarında yürürken, havayı içime çekerken, her şeye rağmen kendimi evimde hissederken buldum sorumun yanıtını: ‘Ben ikincisini alayım’ dedim. Şimdilik…

Doğan’ı aradım… ‘Biz burada iyiyiz’ dedim.

Sonra oturdum, kendime bir kahve ısmarladım.

Ben burada iyiydim.

IMG_3734

Moda’da 180

14 yorum

  1. Harika bir yazi olmus, soluksuz okudum. On sene Abd sonrasi burada yasamak güzel♡ sevgiler

  2. masal okur gibi okudum 🙂

  3. Istanbulda 3yil yasamis hafta sonlari dahil 9:00-19:00 calismis bir dershane ogretmeni olarak Kesinlikle istanbulda turist olmak diyorum. Simdi Anadoludayim huzurlu mutlu saglikli rahat ve stressiz ve en onemlisi trafiksiz hayatin tadini cikariyorum.

  4. Yine ben. Galata kulesi diyince aklima geldi. Ogrencilerimle gitmistikte ilgilerini ceken hoslarina giden tek sey adini feriha koydum daki emir le (cahilligimi hosgorun gercek adini bilmiyorum soylemislerdi aslinda ama unuttum)karsilasmak olmustu. Yeni neslin bu halleri beni sinir ediyooo

  5. O kadar iyi geldi ki yazdıklarını. Orda okudum, büyüdüm bile diyebilirim.orda evlendim. Hala da aklım orda. Tayin dilekçesi verdik ilk üç e istanbul yazdık. Trafikti oydu buydu korkmadim değil. Bi de yavru var şimdi. İşten çıkıp yetişme kaygısı vs..ha bir de 6 yıl oldu istanbuldan gideli bıraktığım şehri bulamayacagimi biliyorum ama ben orda beni bulacağım diye çok umitleniyorum..

  6. İyiki Varsın….

  7. Türkiye’le Amerika’nın Amerikan mallarını sevmemiz dışında nasıl bir benzerliği var çözemedim. Bence gece gündüz kadar farklı iki kültür. En temel farklılık ise bizim kültürümüzde devlete biat vardır, insan devlet içindir. Onlarda ise mülkiyet hakları ve kişisel özlük haklarının korunması önceliktir, devlet ya da 3. şahıslar bu alanlara dokunmaktan mümkün olduğunca kaçınmalıdır. Bu yüzden vergi, alt gelir gruplarının desteklenmesi, silahlanma vb. konular sürekli hassas gündem maddeleri olarak kalır.

    Adalet konusuna gelince, herhalde dünyanın hiç bir yeri 100% adildir diyemeyiz. Heryerde mahkeme kararında hata da olabilir, ırkçılık vb. sebeplerle gölgelenmiş kararlar da verilebilir ya da mesela bir siyasi gösteri sırasında birileri haksızca vurulabilir. Bizim durumumuzu maalesef çok vahim kılan adaletsizliğin sistematik hale gelmiş olması ve devletin en üst makamındakiler tarafından bağıra bağıra savunuluyor olmasıdır. Zaten bu da “devlet için insan” anlayışının bir tezahürüdür.

  8. Yaşamak güzel 🙂 Turistlik ayrı.

  9. Asli Togan-Egrican

    Harika bir yazi olmus ve bizim ailemiz icin cok zamanli olmus!! Goruslerinizi paylastiginiz icin cok tesekkurler. Ayni karsilastirmalari ben de hep bu siralarda yapiyorum. Bir de okul karsilastirmasi hakkinda gorusleriniz varsa onlari da duymak isterim. Sevgiler.

  10. Hani neredeyse İstanbul’u özletecektin bana 🙂

  11. Pierre loti, Büyükada buralara da gitseydiniz keşke belki de gittiniz bilemedim. Ben de her gelen misafirlerimle İstanbul’u büyük bir keyifle turlarım. Ankara’da doğup büyüyen ve sonrasında sekiz yılını İstanbul’da geçiren biri olarak, şimdilerde diyebiliyorum ki artık Ankara bana dar geliyor. Istanbul hem büyük hem de olağanüstü görkemli. En kuytu köşede bile kafanızı kaldırırsınız, martıları görürsünüz, martı sesleriyle uyanırsınız. Olumsuz yönlerini buraya yansıtmak istemiyorum Gül diken misali.

  12. Çiğdem-Üzüm

    Mesele İstanbul meselesi olmanın ötesine geçmiş sanki Elif? Konu senin vazgeçtiklerinden kazandıklarına, nerede nefes alıp sen olabildiğine kadar uzamış bana kalırsa. Her halükarda tüm duyguyu okuyana geçiren harika bir yazı olmuş. Bir dahaki “acaba mı” mevsimine kadar kafan rahat anlaşılan, harika:)

  13. Incir'in Annesi

    Istanbul’a sevgim ayri. Her yerini, kokusunu, denizini vs. Ozlemek de ayri ama o Amerika’daki yalnizliginizi anlattigin bolum var ya bunu bana yapmayacaktin Elif.

    O duygulari yasamayana anlatmak zor. Oldugum yerde mutluyum ama yalnizim ben de. Care yok n’apalim!

  14. Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler.