7 Yorum

Şimal’in İkiz Gebelik Günlüğü, 17. hafta

Ankara’dan yazan ikiz gebesi Şimal, tüp bebek sonrası gebelik sürecini anlatan günlüğüne devam ediyor.

***

“Modern zamanlarda aşk bu mudur?” diye başlar hepimizin bildiğini düşündüğüm şarkı. Cümlenin ana cümlesi “Modern Zamanlar”dır. Hani şu, ah nerde o eski yoğurtlar, ah elmaların tadı bile değişti vb. cümlelerini hepimizin kurmasına sebep olan zamanların üvey kardeşidir. Gerçi her zaman diliminde hep birileri geçmişe özlem duyar ama bu genelde dönemin ruhunadır, yedikleri elmaya değil elbet…

Simal17

Çocukluğum Ankara’nın merkezinde, ama okuldan eve yürürken ağaç kokularını duyduğum, ilkbaharda yağmur yağdığında toprak kokusunu doyasıya aldığım, kapımızın önüne omuzlarında yoğurt tepsileri asılı yoğurtçu amcaların, sütçü amcaların geldiği mahallelerin birinde geçti. Yediğimiz-içtiğimiz “çok” doğal olmasa bile annem yoğurt yapamadığında yoğurtçu amcadan aldığımız yoğurt neredeyse anneminki ile aynı tadı veriyordu. Kısacası annemin “acaba çocuklarım yediklerinden, içtiklerinden, çevrelerindeki radyasyondan etkilenirler mi?” derdi yoktu. Kaldı ki televizyon bile renkli olalı birkaç yıl olmuştu.

Aradan çok değil 30-35 yıl geçti. Çoğunlukla yatar-oturur pozisyonda olduğum için yoğurdu çoğunlukla marketten alıyoruz. Sağ olsun teyzeler vs. müsait olduklarında yoğurt mayalayıp getiriyorlar, o da her zaman değil. Düzgün elma yemek için organik pazar araştırıyorum, bırakın marketlerin reyonlarına güvenmeyi, haftalık pazarlardaki ürünlere bile güvenemiyorum. Zaten eve hiç tavuk girmedi. Eti ancak belli yerlerden, ince eleyip sık dokuyarak alıyoruz. Kısacası modern dünyanın nimetleri arasında, mengene arasındaymış gibi sıkışmışlığı yaşıyoruz (Sanırım filmin devamında sokağa çıkamayan çocuklar yüzünden bir geçmişe özlem gelecek).

Yediklerimizde ve diğer tüketim tercihlerimizde belki daha çok seçenek var önümüzde ama aslında bir o kadar da yok. Dünyadaki artan nüfusu doyurabilmek ve isteklerine cevap verebilmek adına oluşturulan endüstriyel yaşam bizi kapsadığından beri bu küresel yaşam hayatın tadını-tuzunu aldı. Hani bir reklam müziği “hayatın rengini alın geriye ne kalır ki!” diyor ya, o renk bende bir süredir yok zaten. Hatırladığım tüm güzel renkler, kokular bir yerde azalıp bir elin parmaklarını geçmiyor.

Bu endüstrileşmiş hayatımız içinde, daha yeni yeni “acaba bunu yersem bana bir şey olur mu?” düşüncesine evrilmişken şimdi daha korkunç bir girdabın içinde buldum kendimi. “Bu yediklerim-içtiklerim-hayat konforum sonucunda doğmamış çocuğuma bir şey olur mu?” korkusu.

Hoşgeldimiştim “kaygılı anneler klübü”ne.

Bu kaygılarımın son bombası bu hafta patladı, hem de ne gümbürtü ile (ki gelişi geçen haftadan belliymiş). Geçen hafta sakin sakin yazmıştım, “…radyasyon canavarı ve bunların yaydıklarını daha doğmamış çocuğa nüfus etmesine gönlüm razı gelemez” diye.

Radyasyonun verdiği/vereceği zararlar konusunda hep kafamın bir kenarında kuşkular barındırıyordum. Modern Dünyamızda artık wi-fi özellikli ya da 3G’li cep telefonlarımız, laptoplarımız, PC’lerimiz, HD yayınlı televizyonlarımız vs. sayesinde dalga boyları dalga dalga içimizden geçip gidiyorlar. Tek başımayken geçsinlerdi, hatta duble yol yapsınlardı, yapalım artık derken, artık içimde minnak canlar vardı, bir şey yapmalıydı.

Simal172

Bu battaniye ile belki biraz koruyabilirdim. Siparişte sıkıntı oldu, o oldu, bu oldu derken bir hafta gecikme ile elimize geçti battaniye, şu an göbeğim ile laptop arasında bariyer oluşturduğunu umuyorum.

Bu sırada, ya aradan geçen 17 hafta içinde bebeklere bir zarar verdiyse bu tüm teknoloji harikalarının sinyalleri!! fikri girdi ve oturdu kafamın içine.  Halbuki daha geçen hafta, “Sonuçta kanıtlanmış zararı olmasa da zararın olma ihtimali bile benim ondan korunmak için çabamı hak eder diye düşünüyorum” diyordum. Rahat mı batmıştı …

Üstüne gittim biraz konunun, okudum ne yapar ne eder bu radyasyon illeti diye. Niye okuyordum ki, bile bile ladesti işte!. Çok mu boş kalmıştım? Belki de…

Hiperaktivite bozukluğu ve duygu bozukluğu yazıyordu okuduğum yazılarda, kıyametti bu benim için. Daha doğurmadığım minnaklara bu zararı verme ihtimali beni derinden etkiledi. Doğum yapan arkadaşlarımı aradım, çoğunluk “yapıcak bir şey yok bu aletler hayatımızın parçası, kaçamazsın” fikrine tutunmuştu. Belki de doğru düşünce biçimi buydu, lakin beni henüz rahatlatamadı. Bu düşünce beni nefes alamayacak şekilde boğduğunda balkona çıkıp soğuk hava ile sarsılıp dönüp uyuyorum.

Bu arada güzel bir haberimiz de var, cinsiyetler kesinleşti. Ama eşim çekirdek aile ve yakın tanıdık birkaç kişi dışında cinsiyetleri “nazar olur” diyerek paylaşmamı istemedi. Bunu, bir değil birkaç kez söyleyince ben de soranlara ketum olmak durumunda kaldım, sonuçta bu minnakların babası olur kendisi. Bu sessizliği korumak Türk toplumunda o kadar zor ki! Evlen hadi, çocuk yok mu baskı grupları lobi olarak cinsiyet öğrenme lobisini de kapatmışlar. Elbette sevdiğim insanlarla mutluluklarımı paylaşmayı çok seviyorum, adı üstünde “sevdiğim insan(lar)”. Lakin bazı şeyler söylenmiyorsa sorulmamalı düşüncesindeyim. Bu onları sevmediğim anlamına da gelmiyor, sonuçta verdiğim bir söz var. Önümüzdeki haftalarda cengaver gibi bu taleplere karşı durmam gerekecek ki buradaki anahtar nokta “nasıl?” olacak.

Çok üstüme gelirlerse ağlatan hormonlarımı salmayı düşünüyorum üstlerine. Keza her şeye ağlıyorum bu ara. En çok romantik sayılabilecek bir aile filmine ağladım. Evlenen ve çok tatlı bir köpek edinen üzerine de 3 çocukları olan bir çiftin rutin hayatıydı aslında, ta ki filmin sonunda köpek ölene kadar. Ve ben yıkıldım. Yaprak yaprak peçete bitirdim. En son eşim bana su içiriyordu. İkinci sıraya “Curiosity: Life Before Birth” belgeselini koyuyorum. Bence her hamilenin izlemesi gereken bir belgesel. 3 anne adayının hamilelik ve doğum maceralarını anlatıyor. Anne karnındaki bebeğinde değişimlerini, zamanla değişimini, neler yaşadığını simülasyon olarak veriyor. Güzel ve bilgilendirici bir belgesel. Sonunda tabii ki hedef olan doğum sahneleri var, hepsi normal doğum yapıyor. Hamilelerden ikisi ortalama kolay denilebilecek normal doğum süreci gerçekleştirirken birisi 21 saatlik sancı sonunda neredeyse sezaryene alınmak üzere iken doğuruyor. 21 saatin sonunda bebek mosmor çıktı anne karnında ve ben yine gözyaşlarına boğuldum (neyse ki 1 dakika içinde bebek normal rengine döndü). Gerçi annelik serüveninde olan ya da bunu planlayan çoğu anneyi etkileyecek sahnelerdi, lakin benim kadar ağlamazlardı.

Ankara’dan hormonel sevgiler.

Şimal

***

Şimal’in tüm yazılarını buradan, diğer gebe yazarların Gebelik Günlüklerini buradan okuyabilirsiniz. 

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

7 yorum

  1. Bende artik birseyleri yiyip icerken korku icindeyim inanin. Hamile olmadan öncede öyleydim. Okadar para ödeyipte aldigimiz seyler in cogu hormonlardan ibaret. Ibrahim saracoglu’nun dedigi gibi’biberi aliyoruz eve getirdikten birgün sonra boyunun uzadigini görüyoruz, 1 elmanin vitamini ni almak icin onlarca elma yemek gerekiyor artik’. Bu arada bana göre ikizlerde en cok imrendiren kombination bir kiz bir oglan olmasi☺ ve bence nazar biz inandigimiz sürece vardir

    • Merhabalar,
      Yiyecekler konusunda söylediklerin doğru, bu hormon meselesi uzun bir konu zaten ki bugün organik gıda ile ilgili bir yazı da yayınlandı.
      GDO’lu gıdalar benim doktorada bir dönem boyunca aldığım bir derste incelenmişti. Aslında bu gıda zincirinin ortaya çıkışı artan insan nüfusunu doyurabilmek amaçlı endüstriyel olarak savunuluyordu, tabii bu kadar kontrolden çıkacağı düşünülüyor muydu diyeceksiniz, bunu kapitalizm ile açıklamak mümkün. Aslında organik gıda eğer lokal kaynaklar kullanılabildiğinde tüm dünya da mümkün. Ama biz X yerdeki Y ürününü yemek istediğimizde o bahsettiğiniz büyümeye devam eden biberi ya da muzu vs soframızda buluyoruz.
      Veya genetiği değiştirilmiş organizmalarda da insan sağlığı için önemli olanlar var ama biz ne yazık ki sadece şekerin yerine kullanılmaya başlanılan fruktoz ile karşı karşıya kaldık. Bunun sebebi doğal pancar şekerine göre çok daha ucuz olması. Maddi açıdan alım gücü az olanlarda ne yazık ki bu ucuz ürünlere yöneliyor.
      Diğer konuda tarım ilaçları, ki ülkemizde organik gıda kavramı burada devreye giriyor. Bunlar ürünlerin tarlada verimini artırmak ve haşerelerle mücadele için kullanılıyor. Böylelikle çiftçi zarara uğramadan daha çok gelir elde ediyor, bu da günümüz hayatında çiftçinin hayatta kalmak için uyguladıkları bir yöntem.
      Sonuç olarak, 1 birim ürün verimindeki azalma sebebi ile 1 elma eskiden yediğiniz bir elma değil. O artık tarım ilaçları ile şişirilmiş bir elma. O yüzden aynı gıdayı alamıyoruz. Bu sebeple vitamin kullanmak zorunda kalıyoruz.

      Nazar konusunda da, dediğinizde haklısınız. İnanıldığı sürece var, eşimde buna inanıyor, belki zamanla değişir de ben de paylaşırım, zaman gösterir.

      Sevgiler.

  2. merhaba, yiyecek içecek kaygısını ve aslında diğer tüm modern zamanlar kaygılarını o kadar iyi anlıyorum ki… aynen dediğin gibi kaygılı anneler klubüne hoş geldin.
    ben sana faydalı olabilecek bir link paylaşmak istiyorum, doğal/organik gıda arayışına çare olabilecek, kendim de alışveriş yaptığım bazı kaynakları paylaşmıştım bir süre önce blogumda, bir bak derim..

    http://mineoskay.blogspot.com.tr/2014/10/organik-dogal-gda-araysm.html

    • Mine hanım çok teşekkürler :). Bloğunuzdaki yazıyı okudum ve altına ben de imzamı atarım. Bu konuda ben de bir yazı hazırlamıştım. Eşim tarım iktisası konusunda çalışıyor ve o da hava, toprak ve su kimyasal atık taşıyorken gıda ne kadar organik olabilir diye düşünenlerden. Ayrancı pazarına çok ters oturuyoruz, bu hafta ümitköy pazarına gittik ama çok yetersizdi. Sanırım uzak da olsa ayrancı pazarına gidicez.
      Ankara’dan yazan biri olmasına sevindim 🙂

      Sevgiler.

  3. Nazar mı blogcu annedeki çoğu kişi emin olun çolulu çoçuklu hatta çocuklarından bayağı bunalmış kişiler.siz yeni anne baba olacağınız için hassassınız .kimsenin imreneceğini sanmıyorum.cinsiyeti sorup hamilelerin egolarını şişirenleri de ayrıca falakaya yatırmak gerekiyo ya neyse

    • Melek hanım bir yanlış anlaşılma oldu sanırım. Ben yaşadıklarımı yazıyorum, blogcuanne’nin okurları ben bu deneyimleri yaşadıktan sonra okuyor. Bu durumda, bu yazıda bahsettiğim konu buradaki okuyanları kapsıyor olamaz 🙂

  4. Hamile kalmaya çalışırken radyasyon konusu benim de inanılmaz kafamı kurcalıyordu. Hatta o dönem hamile olan arkadaşlarımın bu konudaki ilgisizlikleri beni oldukça şaşırtmıştı. Radyasyon geçirmeyen külot ve korseleri çok araştırdım. Fakat sonra bunun bende yarattığı stresin daha zararlı olduğunu düşündüm. Sonuçta radyasyon benim kolumdan bacağımdan vs. beni etkilemiyor mu? Sadece göbekten mi alınıyor bu meretin zararı dedim. Düşüncem doğru mu yanlış mı inanın bilemiyorum. Hatta bu konuda bilgisi, ihtisası olan biri varsa lütfen hepimizi aydınlatsın. Organik beslenme konusunda da kesinlikle aynı sayfadayız. Artık ne yiyeceğiz, nereden alacağız diye düşünmekten kafayı yemiş durumdayım. Bende Ankara’da yaşıyorum fakat pazara hiç gidemiyorum. Sağlıklı olmadıkları için hayatımdan o kadar çok sebze vs. yi çıkardım ki pişirecek bir şey bulamıyorum desem yeridir. Allah modern kadın kullarına kolaylık versin 🙂