19 Yorum

Neden organik?

Aşağıdaki yazı, ‘Organik Seçen Anne’ kod adlı bir Blogcu Anne okuru tarafından kaleme alındı. 

***

Neden Organik?

Öncelikle kavramlar üzerinde uzlaşmak adına bazı tanımları yapmak gerektiğine inanıyorum. Organik Gıda, üretim süreçlerinin (ekim, dikim, hasat, işleme, paketleme, depolama, taşıma gibi aklınıza ne gelirse) hiçbirinde kimyasal ilaç ya da zirai tarım ilacı kullanılmayan gıdadır. Kesinlikle otoban kenarındaki bir arazide organik tarım yapılamaz. Veya ağır sanayi tesislerinin, suyu kirleten fabrikaların yakınlarında organik tarım yapılamaz.

Organik gıda, izlenebilir gıdadır. Örneğin 10 mandalina ağacınız varsa her birinden yılda 150 kg mandalina alıyorsanız 150*10=1500 kg. mandalina satabilirsiniz bir sene içerisinde. Organik gıda konusunda denetimler çok sıkı. Evet, burası Türkiye ama bu konuyu oldukça ciddiye alan ve canla başla çalışan Buğday Derneği var. Bu konudaki sertifikasyonlar da çok ciddi. Toprak erozyonunu engellemek için sınırlarınızı ağaçlandırmanızı bile isteyebiliyorlar. “Geçen yıl tarlamda zirai ilaç kullandım, hadi seneye de organik tarım yapayım” diyemiyorsunuz. Ayrıca bazı belediyeler, ilçelerinde kurulan organik pazarlardan rastgele numune alıp incelemeye gönderiyorlar. Hem de her hafta. Organik/ekolojik pazarlarda satılan tüm ürünlerin de sertifikası bulunmak zorunda.

Bu konuda anlatılacak çok şey var. Bir ilgi uyandırdıysam ne mutlu, daha fazlası internette mevcut.

Ben, tüm bunları araştırıp, çocuğunu organik beslemeyi seçen bir anneyim. İlk 3 yıl çocuğumla (şu anda 4 yaşında) neredeyse markete bile gitmedim. Gittiğim nadir zamanlarda da asla abur cubur reyonlarına girmedim. Karı koca fast food batağına saplanmış genç (öhöm, orta yaşlı da diyebiliriz) bir çift olarak sağlıklı beslenmeyi hayatımızda bir merkez haline getirmeyi hedefledik. Biz, ebeveyn olarak ne kadar başarabiliyoruz tartışmaya açık ama ilk 3 yıl harcadığımız çaba, verdiğimiz emek için kendimizi takdir ediyorum.

Son günlerde gerek bu blogda gerek internet üzerinde farklı mecralarda çocuğunu organik gıda ile beslememeyi seçenlerin, organik gıdayı seçenlere karşı eleştirel bir yaklaşım sergilediğini görüyorum. Örneğin; kendimizi kandırdığımız, organik gıda üreticilerinin bizi kandırdığı, nafile bir çaba içinde olduğumuz gibi… Öncelikle hepsine katılıyorum, hepsi olabilir. Tıpkı gıda seçimi dışında hayatımızın başka alanlarında da olabileceği gibi. Ben organik gıda seçerken bunun bütçemizin gider hanesinde ekstra bir kalem olacağının farkındaydım. Ancak sağlık harcamalarının daha büyük bir meblağ oluşturabileceğini de biliyordum. Konuyu araştırdım. Nedenlerimi ortaya koydum. Herkesin kendi sebepleri farklıdır tabii ki ancak yine de organik seçenleri anlamak adına bir vizyon ortaya koyabilirim belki diye düşündüm. İşte organik kararımı etkileyen gerekçelerim:

1. Kanser

Ailemde kanser geçmişi var. Babamı bu hastalıktan kaybettim. Daha sonra  da dayımı. Giderken bana çok şey kazandırdı dayım. Evdeki ketçapların, teflon tavaların, plastik kap kaçakların kanserojen olduğunu ilk ondan duymuş, o zamanlar çok da önemsememiştim. Hamile kaldığımda hayatımda duymadığım bir sorumluluk duygusu kapladı her yerimi. Önce plastik kap kaçaktan kurtuldum. Teflonları attım, fast food’u bıraktım. (Ne yazık ki tamamen değil ama çok kontrollü tüketiyorum.)

2. Tat

Yine hamile kaldığımda sağlıklı beslenmeye özen göstermeye başladım ancak organik fikri henüz kafamda yoktu. Bir gün eşimin ailesinin yazlığına gidiyorduk. Yoldan da bahçeden yeni toplanmış; domates, salatalık falan almıştık. O salatalık kesildiğinde ortaya yayılan kokuyla birlikte çocukluğum gözlerimin önünden geçmişti. Yıllardır, tüm evi kaplayan bu güzel salatalık kokusunu duymamıştım. Tadından bahsetmeye lüzum yok sanırım zira başlığın müsebbibi.

3. Besin değeri

Organik gıda açık ara konvensiyonel tarımla yetiştirilen gıdalardan daha faydalı. Bu konuda pek çok araştırma var. Örnek olarak bu tabloyu gösterebilirim. Araştırma ile bilgiler tablonun altında yer alıyor.

Tablo

 

4. Çevre, ekoloji, sürdürülebilirlik vs.

Çocuğuma, çocuğumun çocuklarına, diğer annelerin çocuklarına karşı sorumluluk duyuyorum. Kendi çocuğumu organik beslerken tüm çocukların gelecekleri için iyi birşey yapıyorum. Çünkü organik tarımda zirai tarım ilaçları kullanılmadığından toprağı, suyu kirletmez. Gelecek nesillere daha temiz bir çevre bırakırız vs.

5. Denkleme katkı

Organik gıda tükettikçe, talep artacak, organik gıda ucuzlayacak ve yaygınlaşacak. Hepimiz hak ettiğimiz bu güzel gıdaları yeme şansına kavuşacağız.

6. Hormon, GDO

Bu konuda ahkam kesmek istemiyorum ancak çocuk endokrinologları son yıllarda pek yoğun. Sebebi erken ergenliğe giren çocuklar. Elinde cipsle gezen çocuk benim için sigara ile gezen çocukla aynı, çok üzgünüm.

Ben kişisel hikayemde bu 3 yılın yarısında çalışmış yarısında çalışmamış bir anne olarak;

  • Her hafta dengeli bir menü oluşturdum
  • Her Cumartesi saat en geç 07:00’da organik pazarda alışveriş halinde oldum. (okula başladığı için artık eskisi kadar sık gitmiyorum)
  • Pişirme yöntemlerini bile araştırdım (konuk yazar kıyağı: brokoliyi buharda haşlayın, besin değerini koruyun.)
  • Yoğurdumu kendim mayaladım, mayalıyorum.
  • Her haftasonu fıldır fıldır gezmemize rağmen, yiyeceklerimizi yanımda taşıdım.
  • Tatile giderken en azından yoğurdumuzu yanımda götürdüm.

Bazılarınıza eminim çok zor görünüyordur. Ama bana görünmüyor. Ben de, anneliğin farklı yerlerinde tökezledim. Çünkü farklıyız, farklıyım. Ancak “takıntılı” değilim. Bu da aslında benim yaşam tarzım. Ben de herkes gibi yaşam tarzıma saygı duyulmasını istiyorum. Saygı, sadece kendimiz için talep edebileceğimiz bir imtiyaz değil zira. Ben gibilerin gıda konusundaki hassasiyetini lütfen “takıntı” olarak tanımlamayın.

Son olarak; çocuğum şu anda 4 yaşında. Büyümesinde en önemli dönemeçlerden biri olan 3 yaşı geride bıraktık. Okula gidiyor. Tabii ki okulda, bazı gıdalar dışında genel olarak organik gıda tüketilmiyor. Biz de artık daha esnek seçimler yapıyoruz. Çikolata da -pek sevmese bile sırf meraktan- şeker de yemeye başladı. Duyup, görüp öğrendiği ve istediği hiçbirşeyi ulaşılamaz kılmadım. (Dürüst olayım. Hiç istemedi ama cips istese vermem gibi geliyor. Ama anlatırım nedenlerini.)

Otokontrollü olmasına çabalıyorum şimdi de. Bunların abur cubur ve sağlıksız olduğunu biliyor ve önünde sonsuz bir çikolata dağı olsa, tüm dünya ısrar etse bile reddedebiliyor. (Çikolatanın bir besin olarak faydalı olduğunu biliyorum. Ancak bu nitelikte piyasada çok az çikolata var. O da niteliğin ne olduğunu bilmediğinden kelli, TV’de gördüklerinden istiyor tabii.)

Bunun böyle devam edebilmesini umuyorum. Büyüdüğünde değişebilir, abur cubur delisi bir çocuğa da dönüşebilir. Ama bu risk tüm çocuklar için var. Ben en azından doğruyu göstermekle mükellef bir ebeveyn olarak üzerime düşeni yapmış olduğumdan emin olmak istiyorum.

Sözlerimi bitirirken, umarım bir gün sağlıklı gıda kimse için bir seçim olmaz ve herkes için ulaşılabilir olur.

Sevgilerimle,

Organik Seçen Anne

***

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

19 yorum

  1. yazi super olmus elinize saglik. bende son donemde bunu dusunuyorum. bademin, sam fistiginin kilosu 50-60 lira bir avuc yesen nerdeyse 5-10 lira arasi. bakkala gidip bir gofret alsa cocuk sadece sadece 1 lira :((((( zararli seyler daha ucuz ve daha cok ama saglikli gidalar niyeyse o derece pahali ve ulasilmaz durumda bazi aileler icin…bence organik tarim ne kadar cok desteklenir artarsa fiyatlarda super dusmese bile bir dusus saglanacagi da asikar…

  2. Hah! Tam da düşüncelerim böyle. Elleriniz dert görmesin, çok güzel yazmışsınız, teşekkürler.

  3. 9 yaşındaki kızım daha bir hamburger, cips, yememiştir. Ben de çabalıyorum sağlıklı besinler tüketmesi ile ilgili en önemli yaptığım şey , kendim de yemiyorum …..

  4. Elinize sağlık, çok güzel bir yazı olmuş. “Bazılarınıza eminim çok zor görünüyordur. Ama bana görünmüyor. Ben de, anneliğin farklı yerlerinde tökezledim. Çünkü farklıyız, farklıyım. Ancak “takıntılı” değilim. Bu da aslında benim yaşam tarzım. Ben de herkes gibi yaşam tarzıma saygı duyulmasını istiyorum. Saygı, sadece kendimiz için talep edebileceğimiz bir imtiyaz değil zira. Ben gibilerin gıda konusundaki hassasiyetini lütfen “takıntı” olarak tanımlamayın.” paragrafı altına da imzamı atıyorum. Ve ekliyorum:
    Hamileliğim boyunca dengeli ve diyetisyen kontrolünde beslendim ama “organik” konusunda çok bilgili değildim henüz. Kızlarım ek gıdaya geçince ne markette gördüğüm kabak-havuç-patates ne de pazardakiler kızlarıma yedirebileceğim kadar masum görünmedi bana. O sebzeler plastik gibi semsert ve parıl parıl parlıyordu. Ben biliyorum ki hamilelik ve sonraki üç yıl boyunca kızlarımın mevcut bedenlerinin, organlarının yapıtaşları yiyecekleri besinlerdeki proteinlerden oluşacak. Beyinlerinin, kalplerinin bilimum organlarının bu plastik görünümlü sebze-meyvelerden gelecek proteinle(içinde varsa) oluşmasına nasıl göz yumardım? O nedenle muhakkak ilk üç yıl en azından yediklerinin %90ı organik olmalı diye düşünüyordum.Bu sayede araştırmaya, ek gıdaya geçişte alternatif ve sağlıklı gıda arayışına girdim ve güvenli besin alabileceğim bir yer buldum. İpek Hanım Çiftliği. Merak edenler internetten araştırabilir. O gün bugündür ikiz kızlarımın (19 aylıklar) yedikleri-içtikleri %90 İpek Hanım Çİftliğin’den. Ürünlerine %1000 güveniyorum. O koku o tat o lezzet nasıl da çocukluğumdaki gibi… Anne-babamın öğretmenliği sebebiyle bebeklik-çocukluk yıllarımı köylerde yaşamış şanslı biri olarak tavukların altından sıcak sıcak alınmış yumurta, sağılıp sıcak sıcak getirilmiş sütlerle büyüdüm. O sütün kokusunu bilen var mıdır? Tüm evi sarar. Ya o tavuklar? Anneannem pişirirdi, saatler sürerdi pişmesi, kokusu-tadı her şeyi ile şimdikilerden bin kat farklı idi. Tavuk diyemeyeceğim maalesef günümüzde “endüstriyel yaratık” desem bile az gelir, tamamen bir yazı konusu.
    Biz eşimle yıllardır, düzensiz hayatla, hep dışardan yedik, eve sipariş, makarna-kahvaltı-hep geçiştirdik akşam öğünlerini. Kızlarıma ayrıca yemek yapıyor oldum o nedenle 18 ayları bitene kadar. Kendi yediklerimizden vermedik. Sadece kızlarım için çiftlik ürünü alırken bunu daha kolay yönetebiliyordum. Sağlık her şeye değerdi, maliyeti ne olursa olsun. Başka yerlerden kısarak önemsediğim bu konuya yatırım yaptım. Ama son zamanda biz ne yersek ondan istemeye başladılar. Tabii beş kişilik bir aileye (kızlara bakan anneanne ve babaanne de bizde kalıyor) çiftlikten ürün yetiştirmek oldukça masraflı olurdu. Sağlıklı gıdanın bu kadar pahalı olmasına çok bozuluyorum açıkçası. Sonra hem kendimiz hem de kızlarımın yiyebileceği şekilde marketlerin organik ürün raflarına şans vermeye karar verdim, evde hepimize bunlarla yemek pişirmeye başladım. Kötünün iyisidir dedim ve tabii kandırılıyor da olabilirdik ama denemeye değerdi. Ne pişirirsem pişireyim en azından içine kattığım temel ürünler un, salça, yağ vs çiftlikten oluyor. Yine de HASSASİYETİME RAĞMEN TAKINTILI OLMAYAN biriyim. Bu sebeple organik gıdaya önem verenlerin parmakla gösterilip “vah sana takıntılı ebeveyn” denmesini rahatsız edici buluyor, kınıyorum. Benim seçimim benim kararım. Kaldı ki aynı kefeye konulmamalı kimse. Takıntılı olsam asla vermezdim ama çubuk krakerin tadına baktılar mesela kızlarım. İçine şeker katıp pişirdiğim hiç bir besin olmadı bugüne kadar, muhallebi dahil, ama şekeri de hiç tatmadılar değil. Babaannesi helva yapınca azcık tattırdık veya aşure yaptığımızda azcık yedirdik. Tutup önlerine kase dolusu koymuyorum. Kızlarımın ulaşabilecekleri noktalarda organik olmayan besin bulundurmamaya gayret ediyor, en azından diyetisyen önerili güvenebileceğim markaları tüketiyorum (marka vermeyim markette bulunan bağzı paket süt ve peynir ürünleri alabiliyorum). Şimdilik işliyor. İleride ilk harçlıkları ile koşa koşa şeker-cips almaya giderler mi bilemem, onu da o zaman düşünürüz.
    Genel olarak annelerin birbirini “etiketleme” ve “ötekileştirme” tutumlarından rahatsızım. Burada denildiği gibi “hepimiz anneliğin farklı noktalarında tökezlemiş olabiliriz”. Bir önceki yazıda uzman olan birisi hem de çıkmış vermiş veriştirmiş; onun gibi düşünenler de sıralanmış yorumlarda hep birlikte taşa topa tutmuşlar. “organikçi” annelerle “anti-organikçiler” atışması olmuş. Anneliğin kapsadığı bir çok alan var; uzmanın da dediği gibi; sezeryan-normal doğum, emzirme-emzirememe, aktivite yapma-yapmama, çalışan anne olma-evde çocuğuna bakan anne olma… Her hangi birimiz her hangi birinde tökezlemiş ama bir diğerinde daha başarılı olmuş olabiliriz. Bazen maddi sebepler, bazen sağlık durumları, bazen şans birine gülmüş diğerine gülmemiş olabilir. Kaldı ki doğa kanunu herkes kendisinin pozitif taraflarını yüceltmek, negatif taraflarını geri planda tutmak ister. Makyaj yaparken bile gözleriniz güzelse gözlerinizi ön plana çıkarmaya çalışırsınız, dudaklarınız güzelse dudaklarınızı. Pozitif tarafını ön plana çıkarmaya çalışan insanı sırf o sizin için o nokta bir negatiflik diye ötekileştirmenin, “tü kaka” demenin özgüven yoksunluğundan başka şey olduğunu düşünmüyorum. Birbirimize saygı duymak zorundayız anneler. Birbirimizin pozitif taraflarından örnek almalıyız. Yoksa herkes kendi negatif tarafını, annelikte tökezlediği tarafı yazsın konuşsun. Ortalıkta hep kötü örnekler dolu olmaz mı o zaman? Blogcu anneleri eleştirmiş birisi, yok kendi dünyası ile hava atıyormuş falan. EEE yorum yazdığın ortam da bir Blogcu Anne’ye ait ve onun da ortalama bir Türk annesine göre bir çok artısı, farklılığı, ulaşılması zor imkanları var (Normal doğurmuş olmak, Amerika’da doğurmuş olmak, kitap yazarı olmuş olmak gibi); onları da çekemiyor olmalısın o zaman? Elif de mesela “pozitif doğum hikayeleri” adı altında kendi pozitif tecrübesini blog’unda yaymaya duyurmaya farkındalık yaratmaya çalışıyor. O zaman sezeryanla doğurmuş ben ve diğer binlercesi de Elif’i topa mı tutalım şimdi??? Biz incinmeyelim, buluttan nem kapmayalım diye böyle güzel bir çalışmayı yapmasın, normal doğumu konuşmasın mı Elif? EEE aynı şekilde kendi çocuğuna bisküviyi evde yapan yapmasın mı sırf yapamayan kırılmasın, üzülmesin, incinmesin, “kendini eksik anne hissetmesin” diye. Biraz özgüven biraz sakinlik biraz bulunduğunuz nokta ve şartları kabullenerek kendi artılarınıza odaklanma lütfen. Başka anneler ile uğraşmayın anneler.
    Mesela ben de normal doğum yapamadım, isterdim ama iki yaşına kadar kızlarıma anne sütü veremedim. Ama ne normal doğurana aman bu da normal doğumla kafayı bozmuş diye laf attım ne de anne sütü verene.Bunlar da benim annelikte tökezlediğim yerler. Ama Elif’in her normal doğum hikayesini okur sevinirim yaşayan adına. Öyle arkadaşlarım var, hem içimden hem de cümlelerimle takdir ederim onları. Ben de anne sütünü sekiz aydan sonra verememenin eksikliği ile belki bu kadar önemsiyorum organik beslenme şeklini, kim ne diyebilir??? Buradan telafi ediyorum belki. Şükür ki pozitif sonuçlarını gördüm; kızlarım hem fiziki gelişim olarak erken doğmalarına rağmen yaşıtlarının %75-90 yüzdesinde oldular hem de şimdiye kadar ne grip, ne de başka bir antibiyotik kullanmamı gerektirecek bir hastalığa yakalanmadılar (dilimi ısırayım). Somut sonuçlar aldım tutumum karşısında. Demek ki var bir sebebi. Demek ki iyi yapmışım hoş yapmışım.
    dubleanne

    • Çok güzel yazmışsınız, elinize sağlık. Yapabiliyorsak ne alaa ama yapamıyorsak ta taş atmayalım kimseye. Kimse kimseyi ötekileştirmesin .

    • Gülin, yazdıklarının her bir kelimesine tek tek hak veriyor ve katılıyorum. Bu kadar güzel ifade edilemezdi herhalde 🙂

  5. Merhaba,

    güzel ve faydalı bir yazı olmuş. organik tercih eden insanların bu tercihlerini, nedenlerini, artılarını eksilerini yazması ve farklı mecralarda söylemesi taraftarıyım zira günümüzde herşeyde olduğu gibi bu konuda da bir kulaktan dolma bilgilerle konuşma ve konuyu dejenere etme durumu var. Organikle ilgili hiç bir bilgisi ve ilgisi olmayan insanların kandırıldığımızı iddia etmelerine açıkçası çok ama çok bozuluyorum. Kendileri marketlerden aldıkları sözde gıdalarla nasıl ve ne şekilde kandırıldıklarından bahsetmiyorlar tabii. Bilmiyorlar çünkü. O yüzden de böyle şeyleri gerçekten paylaşmak ve bıkıp usanmadan anlatmak lazım ki en azından organik beslenmeyi çeşitli nedenlerle tercih etmeyen insanlara enayi/takıntılı vb muameleler yapılmasın.

    Ben de bu konuyla ilgili bildiğim, deneyimlediğim ne varsa blogumda anlatmaya çalışıyorum.

    http://mineoskay.blogspot.com.tr/2014/10/organik-dogal-gda-araysm.html

    http://mineoskay.blogspot.com.tr/2012/11/guvenilir-gda-meselesi.html

  6. Benim oğlum şuan 3,5 yaşında. Ben onu 4 aylıkken annane ve babannesine bırakıp işe geri döndüm.. 6 aylık iken ek gıdaya büyük bir heyecan ve endişe ile başladım. Bora doğana kadar bende birçok anne gibi yediğime içtiğime bilinçli olarak dikkat etmemiştim. Ek gıda geçişi benim gözümü açmama sebep oldu diyebilirim.. Oğlum yiyecekti sonuçta borumu! En kaliteli en sağlıklı ürünlerden hazırlamalıydım yiyeceklerini. Bu yolda da çok emek sarfettim. Çok yoğun iş tempoma rağmen bu konuya maddi manevi mesai harcadım. Bir önceki yazının kahramanı cicibebeyi ağzına sürmedim. Pirinç unu ile asla muhallebi yapıp yedirmedim. Tane organik yulaf getirtip değirmende yulaf unu yaptırıp elmalı pekmezli muhallebilerle besledim. Tarım sektöründe çalıştığım için sütümü yumurtamı hep köylerden getirttim. Küçük şehirde yaşamamın avantajlarını sonuna kadar kullandım. Köylülerden tavuk dilendim 2-3 misli bedeller ödeyerek köy tavuğu temin ettim. Gece yarılarına kadar yoğurdun mayalanmasını bekledim dolabıma mis gibi yoğurdumu kaldırıp öyle uyudum. İpek hanımın çiftliğinden sıkıştıkça sebze meyve aldım.. (Ki bunun maddi yükünü fazla kaldıramadım) Çoğu müşterim olan pazarcılar abla sen bundan alma diyerek uyardılar verdiklerini tükettim sadece.. İlikli kemikleri koca koca tencerelerde kaynatıp kendi bulyonlarımı buzlukta oluşturdum çorbalarına ekledim.. Ve daha niceleri..
    Taki oğlumun 1 yaşına basmasını sabırsızlıkla bekleyen babanne ve dede faktörü büyüdü artık diyip eline masum! aburcuburları tutuşturmaya başlayana kadar.
    Emziği alsın diye reçele batırmalar erkek çocuk pipisi şişer diyerek çikolata vermeler.. Biz almadık parktaki bayan verdi zaten bir kerecik ısırdı diye diye 1 yılı da kavga gürültü ile geçirdik. Ciddi kavgasını yaptık aburcuburun.. Ben kötü gelin oldum çocuk büyütmeyi onlardan mı öğrenmeliydim korkudan sevemiyoruz torunumuzu boyutuna kadar geldi mevzular..
    Haftada ancak 2-3 defaya denk gelen bu kaçamaklara azar azar göz yummaya başladım. Sonuçta kaynağı sadece onlardı ben vermiyordum ki oğlumda benden değil onlardan istiyordu sadece.
    Ufak kaçamaklarla ben elimden gelen titizliği göstererek Borayı 2 yaşına kadar getirdim. 2 yaşından sonra daha fazla vaktini babannesi ile ve babannesinin evinde geçirmeye başlayan Bora ne olduysa tamamen kontrolümden çıktı ve artık ağzına sebze-meyve sürmeyen köfte makarna pilav ile yaşayan sabah kahvaltılarında çikolatalı ekmekten başka birşey yemeyen bir çocuk oldu çıktı. Yinede pes etmiyorum tek içtiği çorba olan şehriye çorbasının içine çaktırmadan ne bulursam tıkıştırıyorum. Yemediklerini yediklerinin aralarına gizliyorum. Çok şükür hala cips kola ile aramız yok.. (1 kez kola için çok ağladı tamam annecim diyerek kalktım o görmeden 1 bardak kolanın içine bolca acı sos döktüm bardağı boraya uzatırken cola biraz acı annecim dikkatli ol tamammı diyerek ikram ettim içti ve şükür son oldu) yediği çikolatalar en azından kaliteli markalar.
    Geçen gün kreşinde (sağlık görevlisi!) bir veli tarafından aile katılımı etkinliğinde üstünde çakıl yazan minik minik renkli drajelerle dolu kutuda markasını ilk kez gördüğüm şekerler dağıtılmış aldım çantasından göstermeden. Ama yetmiyor işte tek kişilik mücadele yetmiyor. Ben bu konuda o kadar doluyum ki sayfalarca yazsam yine anlatamam derdimi..
    Demem o ki ben çok uğraştım ama olmadı.. Olaylar kontrolümden çıktı.. İşimi bırakıp kendi istediğim gibi bakamadım oğluma. Bakanlardan da Allah razı olsun yeme içme dışında hiç bir sıkıntımız yok. Çok büyük bir sevgi yumağı ile babannesinin gözünün nuru olarak büyüyor kimsenin hakkını yemek istemem.
    Yediğimiz içtiğimiz kadar birde kullandığımız kap kaçak temizlik malzemeleri var ki o ayrı bir tez konusu benim için.. Beyaz sabunu rendeleyip kullanarak çamaşır makinası bozmuşluğum da var benim..
    Doğal beslenme ile uğraşan ve başarabilen herkeze saygı duyuyorum.. Uğraşılmalı diye düşünüyorum. Ben babamı kanserden kaybettim. Teyzemin rahimi kanserden dolayı alındı. Dedem göğüs kanseri. Bu illet bu denli aramızda yaşarken yediğimize içtiğimize çok ama çookk dikkat etmemiz gerekmekte. Ben bunu bilir bunu uygularım..

  7. Daha ilkokulda öğrendim “düşüncelerinize katılmıyorum ancak saygı duyuyorum” demeyi Ben çocuklarımı evde organik besleyen ancak dışarda herhangi bir kısıtlama yapmayan bir anneyim. Ve bu da sadece beni ilgilendirir. Birçok insanın beni kendilerine göre sınıflandırdığı, çoğu zaman küçümsediği oluyor. Zaman zaman bazı annelerin çirkin tutumlarına sinirlensemde o bunu dedi bu şöyle söyledi diye düşünmenin vakit kaybı olduğunu biliyor ve önemsemiyorum.

  8. Pınar Öztekin

    Her birinize yürekten katılıyor ve tebrik ediyorum.Çevremde çocuklarını, bırakın organik ürünleri , raf ömrü uzatılmış market gıdaları ile besleyen anneleri gördükçe içim sızlıyor.Ben sizlerden yaşça büyük olduğumu düşünüyorum zira büyük kızım 15 küçük kızım 7 yaşında.Ben bu mücadeleyi 15 yıldır veriyorum.Tabii çocuklar büyüdüklerinde okulda ve dışarıda harcama yapmaya başladıklarında sizin kontrolünüzden çıkıyorlar.Ama farkındalıkları yüksek olduğu için durum tehlikeli boyut lara ulaşmıyor rahat olun.Oto kontolleri devreye giriyor fakat bu konuda benimde uyarılarım hala devam ediyor.Ancak sizler de biliyorsunuzdur ki,iş sadece beslenmeyle de bitmiyor.Canımızdan çok sevdiklerimizi sağlıklı beslemeye çalışırken çok önemli bir detayı hep unutuyoruz oda sağlıklı temizlik.Evlerimizde kullandığımız çeşit çeşit kimyasallarla temizlediğimiz evlerimizde soluk alan,yiyen içen,giyinen çocuklarımızın nasıl bir tehlikeyle karşıkarşıya kaldığımızı biliyormuyuz.Bulaşık makinasından çıkan tabakla bardakla (organik gıdalarımızla birlikte) her gün hepimiz hammaddesi petrol türevleri olan kimyasal deterjanları yutuyoruz.BU konuda araştırma yapanlar bilirler durum çok vahim.Her gün vücudumuza değen her bir parça giysinin üzerinde deterjan var.Yemek yerken kullandığımız her bir parça mutfak malzemesinin üzerinde kimyasal var.Ve evimizde soluduğumuz her zerre oksijenle birlikte kimyasal alıyoruz .Araştırmalar gösteriyor ki bebeklerimiz daha anne karnına düştüğü andan itibaren bu kimyasalları almaya başlıyor.Göbek kordonlarından alınan örnekler üzerinde yapılan araştırmalar bunu gösteriyor.Deterjan kullanımı ve özellikle çamaşır sularının kullanımı ülkemizde çok yüksek düzeyde .Avrupa ülkeleri ve birçok ülkede çamaşır suları ve fosfat kullanımı yasaklanmış.Ama bizde maaşallh her gün hanımları özendiren reklamlar sayesinde had safhada kullanım devam ediyor.Velhasıl kelam çok uzattım galiba sizlerde araştırın bunları ve göreceksiniz hiç masum olmayan bu deterjanlar bizleri nasıl zehirliyor.Ha söylemeyi unuttum yıllardır arayış halinde olan ben sonunda ürünlerimi buldum ve 3,5 yıldır bitkisel bir ürün kullanıyorum.Hem ailemi,hem suyumu toprağımı ve hemde aile bütçemi bu zehirlerden koruyorum.Sadece şunu söylemem yeterli olur sanırım artık bizim evde antibiyotik kullanılmadığı gibi bir ağrı kesici bile lazım olduğunda komşulara koşuyorum.Çünkü bağışıklığı düşüren önemli bir etkendir deterjanlar.Herkese sağlıklı günler dilerim.

  9. Cocugu olmayan, cok sukur maasi yeterli olan, organik alma gucu olan ve alan, almasa da organik olmayan, “normal” urunlerin zaten ciddi denetimi olan bir ulkede yasiyorum. Yani tuzum gayet kuru, organik demini cok iyi vururum. Ve buna ragmen herkese, gonderme yapilan o yaziyi bir kere daha okumalarini tavsiye ediyorum. “Bana da pahali ama ben fedakarlik ediyorum” diyenlere gelince, Eger o urunleri alabiliyorsaniz, kusura bakmayin ama farkli bir ekonomik sinifa aitsiniz, yoksa fedakarlikLa bile olsa alamazdiniz. Kuzey Amerika’da su aralar populer olan bir soz var “check your privilege”.

    • Ne demek istediniz hiç anlamadım ? Amerika da popüler olan sözün türkçesi nedir ? Çeviri ile uğraşmayalım.

  10. Hem ebeveynlerin kendisi hem de çocukları organik beslenmeyi başarabiliyorsa harika. Ama ben günümüz koşullarında pek mümkün görmüyorum. Bende yediklerime dikkat ediyor, ailemin yaşadığı şehirden bir şeyler getirtiyorum ama tüm mekanizmayı bunun üzerine kurmam mümkün değil. Fast food yememekten önce bence en önemlisi asitli gıda tüketmemek, özellikle mide problemlerine çok iyi geldiğini düşünüyorum. Beslenme elbette önemli ama özellikle kanser gibi hastalıkların sadece beslenme ile ilişkisi olmadığını göz önünde bulundurarak (genetik, çevresel faktörler) gidecek çoook yol var diye düşünüyorum. Yapabilen herkese alkışlar….

  11. Çiğdem Kızılkaya

    Hangi yazıyı tekrar okuyalım ben anlamadım? Aslında ne demek istediğinizi genel olarak pek anlamadım. N’olur yanlış anlamayın. Ne yazık ki mevcut sistemde “privilege” tabir ettiğiniz Türkçe’de ise ayrıcalık, imtiyaz olarak ifade edebileceğimiz “ayrıcalıklı” sosyo-ekonomik sınıflar var. Kişisel fikrim, kişi organik gıda seçerek sosyo-ekonomik avantajını hadi kabaca parasını diyelim organik gıdaya harcıyorsa burada orta ve uzun vadede toplumsal kazanımlar var. Bence buyazıda bahsedilen denklem çok önemli. Fedakarlık da tabi görece bi kavram, size göre bilmem ne marka çantayı satın almaktan vazgeçmek olabilirken benim için minibüs yerine otobüse binmek olabilir. Bir kişi fedakarlık yaptığını söylüyorsa” hayır yapmıyorsun” demek de bana pek doğru gelmiyor.

  12. ‘Pahalı ama fedakarlık ediyorum’ değil,’Pahalı,kendim seçtim,2 ayakkabımın yanına 3.yü almıyorum,paramı güzel salatalığa ayırıyorum ve bu benim için bir fedakarlık değil.’.Demek ‘farklı bir sınıfa aidim’? Eee?
    Yani ‘bunu aldığım için fakir değilim,zenginim.Üst sınıfım.Tepeden bakıyorum aşağıdakilere.’Yazdığınızdan bu anlam çıkıyor.Halbuki hayır,ben memurum,eşim tercüman.Zengin değiliz.
    Siz ta yaşadığınız yerden ahkam kesip (kesebilirsiniz tabi,bunda sorun yok), bunu yaparken de buradakilerin yaptıkları hakkında kestirip atıyorsunuz.Bu hoş bir tavır değil.

  13. Ben bu beslenme işini çok önemsiyorum. Hatta kızımla ilgili en çok bunu önemsiyorum. Ben hipoglisemi ve hipotroid hastasıyım. Yani genetik yatkınlık var. Kanser zaten çağın hastalığı, gözümüzü kapatmamız mümkün değil. Hangi ürünlere hangi katkılar konuyor, hangi katkılar vücutta ne reaksiyonlara sebep oluyor çok iyi biliyorum. İyi beslenilmediği zaman vücutta bağışıklık sistemi nasıl aksıyor, bu sistem nasıl çalışıyor, bağışıklık çökünce vücut nasıl savaşamıyor ve hangi tepkiler ortaya çıkıyor okuyorum. Çoğumuzun artık kabullendiği yorgunluk, halsizlik, mide sorunları, bağırsak sorunları, diabet gibi bir çok hastalığın doğal içerikli yeterli gıdayla tersine çevrilebileceğini biliyorum, görüyorum, deniyorum. Bu yüzden “her şey zararlı, çevre kötü, genetik var napalım” gibi argümanlarla kesinlikle ikna olmuyorum. Tüm bu veriler eldeyken, piyasadaki sıradan ürünlerin ne şekilde üretildiği, ne katkı maddeleri konulduğu, bu maddelerin etkileri zararları belliyken ben “bunlar önemsiz, kızım nasılsa her yerde organik yiyemez, nasılsa bu gıdalarla tanışacak, okulda cips de yiyecek kola da içecek” diyerek boşveremem. 13 aylık kızım henüz şekerle tanışmadı, ambalajlı hiçbir gıdayı tatmadı (her türlü abur cubur, bisküvi, şeker, çikolata, kola türevleri dahil). “Henüz yaşı küçük, büyüyünce görürsün” diyenlere de anneler her şeye bir çözüm bulur diyorum. Yiyeceklerinin hemen hepsini evde kendim pişiriyorum. Ben çalışıyorum ve kızıma anneannesi ve babaannesi dönüşümlü bakıyorlar. Her sabah işe gitmek için evden çıkarken tüm gün yiyeceklerini hazırlayıp kızımla birlikte bırakıyorum. Yoğurdumuzu kefirimizi kendimiz mayalıyoruz. Besinlerin neredeyse tamamını organik alıyorum. Haftasonları gezmeyi pek seven bir aile olarak mümkün olduğunca yemeklerimizi yanımızda taşıyorum. Bazen iyi planlayamamış oluyorum ya da planlar değişiyor, gittiğimiz restorandan kızıma da bir şeyler yediriyorum. Ya da sıradan bir manavdan organik olmayan meyve alıp idare etmek durumunda kalıyorum. Ama bunları istisna görüyor, temel düzenimizi korumaya özen gösteriyorum. Diğer taraftan tüm bunları yapabilmek çok kolay değil. Evet organik cidden çok pahalı. (Pahalı derken değerinin üstünde pahalı demek değil bu. Gerçek gıdanın fiyatı bu olmalı aslında. Çalışan tarım işçisinin sigortasını yaptığında, hakkını verdiğinde, tarlanın mahsulünü katlamak için zararlı hormonlu ilaçlar kullanmadığında,ineğini tavuğunu antibiyotiğe boğmadığında ürünün maliyeti belli. Ama gel gör ki alım gücümüz düşük, ekonomimiz kötü. Ki bu başka bir yazı konusu). Evet çalışan ve bakıcısız anne olarak insan çok yoruluyor. Devamlı bunlara yetişmek hiç kolay değil. Ama sağlıklı beslenme, daha doğrusu çocuğunuzun sağlığı sizin için gerçekten önemliyse bu düzeni yakalamak çok da zor değil. Ben de bazı harcamalarımı kısıp gıda için bütçemde ayırdığım payı arttırıyorum. Çünkü paramın satın alacağı hiçbir şey sağlığımızdan önemli ya da elzem değil. Diğer taraftan zaman ve enerji de lazım. Ben tam zamanlı çalışıyorum, doktora tezi yazıyorum, haftada 3 düzenli spor yapıyorum. Ve sağlıklı beslenmeye de zaman ayırıyorum. Bunları bana aferin diyin diye değil, demek ki yapılabilir diyin diye yazıyorum. Çünkü tüm bebeklerin, tüm çocukların sağlıklarını gerçekten çok önemsiyorum. 10 günde bir toplayabildiğim tüm mevsim sebzelerini buharda haşlayıp, püre yapıyor, minik cam kavanozlara bölüyor, buzluğa kaldırıyorum. Her öğlen için sebze çorbası hazır oluyor. Haftalık yapacağım yemekleri Pazar günleri yazarak planlıyor, alışverişimi ona göre yapıyorum. Zamandan kazanmak için internet alışverişini sık kullanıyorum. Kendimce pratik yöntemler geliştirdim. Yeter ki insan istesin. Ama bence püf nokta; planlama kısmı önemli. “Fail to prepare, prepare to fail” deyişine inanıyorum, yani hazırlık yapmada başarısız olursanız, başarısızlığa hazır olun. Son olarak şunu ekleyeyim, yukarıda da yorum yazan, sağlıklı beslenme işini beceremediğini düşünen, ya da kontrolü kaybettim diyen anneler, sizleri yargılamak ne haddime, sizi ancak takdir edebilirim. Demek ki bu işi önemsiyor ve çaba sarfediyorsunuz. Pes etmeyin ve ne yapsam kardır bakışını muhafaza edin derim. Ve bir de devamlı okuyun, öğrenin. Çevrenizdekilere devamlı anlatın. Bıktırana kadar anlatın. Anneanneyi, babaanneyi, dedeleri ikna edin. Zararlarını bıkmadan usanmadan tekrarlayın, öğrensinler, bilsinler. Ben de çok mücadele ettim halen ediyorum, ama tünelin sonunda ışık var:) (Örneğin çikolataların, gofretlerin %99’da soya lestini var, lütfen ambalajına bakın. Dünyada üretilen soyanın %90’dan fazlası, endüstriyel kullanılan soyanın neredeyse tamamı GDO’lu. GDO’lu soyanın içerdiği maddeler vücutta aynı östrojen hormonu gibi davranıyor. Bu madde vücutta biriktikçe aynı fazla östrojen gibi kız çocuklarının erken ergenliğine ve adet görmesine, erkek çocuklarda anormal meme gelişimine sebep oluyorlar. Maalesef bu çağda sık karşılaşılan iki örnek bunlar, mutlaka çevrenizde denk gelmişsinizdir). Kimsenin içi elvermez zararlarını bilerek bunları torununa, evladına yedirmeye. Bu konuda çok güzel belgeseller, makaleler, online düzenlenen seminerler var. Ne kadar bilirseniz, o kadar ciddiye alıyorsunuz bu işi. Çok uzun yazdım ama özrümü baştan diledim, ben bu konuyu çok ciddiye alıyorum. Sevgiler.

  14. Mevcut gelir kaynakları yada tercihler ne olursa olsun ekonomik bir gerçek var dünya nüfusunu ya da daha mikro bakın Türkiye nüfusunu maalesef ki organik gıda ile besleme şansımiz yok. Artan nüfus azalan tarım alanları kaliteli gıdaya ulaşmayı hergün daha pahali hale getirecek.
    Daha Sağlıklı seçenekler tercih edilebilir ama organik gıda tüm nüfus için maalesef bir ütopyadan öteye gidemez.

  15. Duygu, organik aldigimdan ahkam kesmedigimden ahkam kesiyorum diyosunuz yani, olabilir :)). Iyi beslenmenin, siz kendinizi “zengin” gormeseniz bile, belli bir ekonomik kisma ait bir luks oldugunun farkindayim. O yuzden kimseyi organik almaya egitmek gibi bir niyetim yok.
    Bu arada evime yurume mesafesindeki supermarkette organik gida cok az, organik super markete de topu tasimayla ulasamiyorum. Yani arabayla gidiyorum. Eminim hem Burada, hem turkiye’de organik alan insanlarin ciddi bir kismi da alisverislerini arabayla yapiyordur. E bu saglikli mi, hem insan vucudu, hem cevre, hem ekonomi adina (zaten ucu birbiriyle baglantili)? Kar zarar arastirmasi yapmadim, bilemiyorum.
    Ayrica full time calisirken, doktora yapip, uc gun spor yapip, hergun sebze corbasi yapip bi de haftasonu gezmesini yapip yardimcisiz cocuk bakanin ya ciddi derecede alpha kadin mmutasyonuna ugradigini ya da isinin ve doktorasinin bu kisiyi o kadar da mesgul etmedigini dusunuyorum.

    • Sevgili Deniz, herhangi bir mutasyon durumu yok 🙂 İşimin yoğunluğunu anlatmaya kelime yok. Her gün sebze çorbası yaptığım da yok. Ama kızım her gün sebze çorbası içebilsin diye onları toplu yapıp buzlukta sakladığım, tüm sorumluluklarım için çok iyi planlama yaptığım, önceliklerimi iyi belirlediğim ve makro baktığımızda hepsine yetiştiğim doğrudur. Yoksa arada çok bunaldım diye eşime söylenip ağladığım, tezin raporunu yetiştirmek için son gece sabahladığım, bugün yorgunluktan ölüyorum galiba spora gidemeyeceğim dediğim, ya da anne bu gece kızım sizde kalsın, bir gece de uyanmadan uyumak istiyorum dediğim tabi ki oluyor. Son olarak eşimin de hakkını yemeyeyim, baya baya tek başına idare edebilir o da kızımı. Ben evde bilimum iş yaparken,o kızımın altını değiştirebilir, banyo yaptırabilir, yemeğini yedirebilir, oyun oynatabilir, yatırabilir. Bakıcımız yok evet ama yaşasın bebek bakımına yardımcı anneanneler, babaanneler ve her işe yetişen eşler.