13 Yorum

Bu fırında ekmek yok

”Zararlı umut”, duyduğumdan beri hayatımda yer eden bir kavram… Daha önce memleket meselelerine uygulayarak yazmıştım ancak çok daha geniş, yaşamın her alanında, en çok da insana zarar veren ilişki ve anılar üzerinde hayata geçirilebilen bir tanım. 

Klinik psikolog Pınar Mermer benim, hayatı anlamama ve anlamlandırmama yardımcı olan bir arkadaşım. Kendisi aynı zamanda Yavaş Ebeveynlik adlı kitabın da yazarı… Daha önce burada yer verdiğim yazıları da oldu. 

Geçen gün Twitter’da yine bu zararlı umut konusunda söyleniyordum. Bana daha önce zarar verdiği için uzaklaştırdığım, şimdi yeniden yakınlaşmasına izin verdiğim birinin, onu uzaklaştırmama sebep olan davranışlarını yinelediğini anlatıyordum sanal boşluğa. İşte o boşlukta yakalamış benim söylediklerimi Pınar. Ve aşağıdaki yazıyı yazmış. Aslında yeni kitabı için hazırladığı bir yazıymış, ancak bloguma hediye etmek istemiş. 

Yazıların hediye edildiği bir dünya, ne güzel bir dünya… 

***

Bu Fırında Ekmek Yok

Geriye dönüp baktığınızda size acı veren anılarınız vardır mutlaka.

Peki neredeyse her düşündüğünüzde içinizin hüzünle, öfkeyle, kırgınlıkla dolduğunu hissettiğiniz insanlar var mı hayatınızda?

Vardır tabii.

Durun tahmin edeyim. Bu hüzün vericiler en yakınlarınız!

Neden insan en yakınına karşı bu kadar yoğun duygular besler? Hem olumlu hem olumsuz duygulardan bahsediyorum.

Belki de en çok kırıldıklarımız en yakınlık beklediklerimizdir. En öfke yüklü olduklarımız bizi korumasını beklediklerimiz ancak defalarca hayalkırıklığına uğradıklarımızdır.

Güçlü tepkiler verirsiniz o kişilere çoğu zaman. “Ben ne dedim ki şimdi de sen böyle tepki verdin?” derler.

Tepki verdiğiniz durum aslında eve alınacak tencere konusunda yorum yapması değildir o kişinin. Ya da çocuk yetiştirme tarzınızla ilgili kendince destekleyici bir sözüne değil bunca alevlenmeniz. Gözlerini devirerek yanınızdan geçmesi de olmayabilir sebep.

Geriye dönüp bakınca “Gerçekten de o an o kadar kızacak bir durum yokmuş. Ufacık bir hata yaptı dünya kadar laf söyledim.” dersiniz.

“Neden böyle yapıyorum ki?” diye düşünmeye başlarsınız.

Hatta ileri gidip öfke kontrol problemi olan, ani duygusal patlamaları, gel gitleri olan bir insan olduğunuzu düşünürsünüz.

Karşınızdaki insan da bunu onaylar. Bunu size direkt veya dolaylı yoldan sık sık söyler.

Ama bir türlü içinize sinmez kendi kendinize koyduğunuz teşhis. Kafanız karışıktır bundan sonra. Sıkıntı şu ki; “Neden ben böyle yapıyorum?” sorusunun cevabını ararken derine inmez, tehlikeli sulara girmezsiniz.

Kendinizi “böyle bir insan” olarak kabul etmiş, artık öyle tanımlar olmuşsunuz kendinizi iç konuşmalarınızda.

Hatta duygu patlamaları yaşamamak için “Aman sorun çıkmasın” diye fazlaca nazik, tavizkar birine dönüşmüşsünüzdür. İçten içe öfkelenir ama bu duygunuzla ilgili kendinizi suçlar durursunuz. Kendinizi sevilmeye layık bulmazsınız.

Şanslıysanız bir gün bu döngüyü fark edip kırmaya karar verirsiniz.

Sizi gerçekten seven, destekleyen insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmaya başlayınca ne kadar sakinleştiğinizi huzurlu bir insan olduğunuzu fark edip şaşırırsınız. Tabii sevilebilir olduğunuzu kabul etmeniz uzun zaman almıştır. Hala ara ara bundan şüphe duyarsınız.

Gün gelip de gerçeklerle yüzleştiğiniz zaman, öfkenizin kaynağını bulursunuz.

En yakınlarınızın sürekli sınır ihlalleri yapması sizi savunmacı, alıngan ve öfkeli bir insan yapmıştır.

Onları ne zaman ansanız veya onlarla bir arada birkaç gün geçirseniz, yine aynı iç sıkıntılarını, yürek sıkışmalarını hissederseniz.

Dayanamayıp ağlamaya, kızmaya, anlatmaya başlarsınız.

“İşte bunu diyorum. Bunu yapma ne olur. Bak sen olmayınca, bu sözlerin davranışların olmayınca ben ne kadar huzurluyum. Evim,işim,hayatım ne kadar düzenli. Buraya gelip seninle şu konuşmayı yapana kadar ne kadar güzeldi her şey ama şimdi yıllar öncesine gittim. Yine ağlamamı durduramıyorum. Yine çaresiz hissediyorum. Yine o küçük savunmasız çocuk gibiyim karşında. Artık bunu yapma!” 

Dersiniz ya da demek istersiniz. Olur da konuşursanız alınır  kırılır hemen karşıdaki, küser. Ya da sizi alıngan, tepkisel olmakla suçlar. “Galiba işinde çok yoruluyorsun ondan oluyor bunlar” diye sizi iyiden iyiye alevlendirecek yorumlar yapar.

Anlamamıştır, anlamak istemez de.

Peki anlatmayalım mı o zaman? Susalım mı?

Konuşmanın, anlaşmanın kendini ifade etmenin çok yolu var. Susup kalmamak gerek bence  böyle zamanlarda. Gerçekten duyabilecekleri şekilde anlatmak gerek yaşadıklarımızı karşıdakine.

Yine anlamayabilir. En azından siz kendinizi ifade etmiş olursunuz. Yakınınızı da kendinizi de yıpratmadan.

Elbette çocuklukta oluşmuş minik kırmızı ruhsal düğmelerimize basınca karşımızdaki, onu artık yakınımızdaki değil de karşımızdaki görüyorsak hele, sakin kalmak zor.

Anlayabilirsek neler yaşadığımızı, kendimizi suçlamayı bırakıp şefkat gösterebilirsek acıyan yanlarımıza o zaman bir nebze diner acımız. O düğmeler bizi alarma geçirmez hemen.

O zaman ya anlatmayı deneriz ya da kendimizi korumayı. Uzaklaşmayı tercih ederiz bazen. Hem fiziksel hem duygusal olarak. Bize yakınlık göstermeyeceklerini kabul ederiz. “Ekmek yok bu fırında ama ben hala kapıda içeride ateşin yanmasını bekliyorum” deriz.

Artık oradan uzaklaşmanın vakti gelmiştir. Sıcak ekmek kokusu geliyorsa sokağın diğer ucundaki bir fırından, kapıyı bize gülümseyerek açan birileri varsa, oraya sığınmalı.

Caddelerce, şehirlerce, ülkelerce uzaksa o fırınlar, yine de gidip onları bulmalı…

***

Pınar Mermer’in blogunu buradan takip edebilirsiniz. 

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

13 yorum

  1. Çok iyi geldi bu yazı bana 🙁

  2. Harika bir yazi. Ben o firini coook uzaklarda buldum 🙂
    Sevgiler

  3. Tam olarak annemle benim ilişkimi anlatmış Pınar Hanım. Ne eksik ne fazla.
    Ben de ya ciddi öfke patlamaları yaşıyorum ona karşı basit bir olayda, ya da yaşamamak için fazla nazik davranmaya çabalıyorum. Annem sınır ihlali yaptığını kabul etmiyor üstelik, kaç kere açıklamaya çalıştım. “ben senin annenim, aklım sende, bilmem gerekiyor bunları, sana arkadaşların değil ancak ailen yardımcı olabilir bu hayatta.” gibi açıklamaları var kendisinin.
    Söz konusu anne olunca başka fırın aramak mantıklı bir çözüm değil. Uzaklaşmak öyle kolay, mümkün değil. Özünde çok sevgi dolu, bağlı bir aileyiz biz. Annemden kopmak da istemem asla.
    Bu yazının sonunda bir çözüm aradım kendime göre. Aradığım çözümü nerde, nasıl bulacağım bilmiyorum.
    Teşekkürler paylaşım için.
    Sevgiler..

  4. tamda ustune cuk oturdu derler ya aynen oyle okdu bugun bu yazi persembe gununden beri yaşadıklarım kendi ic sesim takintilimiyim diye beni sorgularken kenime kizarken aslında sunu farkediyorum bazi ekmekler huzurla yenmiyor gulumsetmiyor beni oysa ben sadece huzur saglik kapimi kapatinca dinginlik istiyorum. her zaman yapilabiliyormuyum ic sesim dis sesleri duymazdan gelebiyormu hayir… ama neden yapamasin ki dimi ama…

  5. “var olan annenin yokluğu” adlı muhteşem kitabı hatırlattı bu yazı bana.

  6. Ya gittiginiz firinin sahibi bizim asla vazgecemeyecegimiz bir insansa? Annemizse? evladimizsa? sevdigimizse? Ya o firindan baska gidecek baska bir firin olmadigina inancimiz kalmadiysa ? Yukarida bir yorumda soyle yazilmis; “Söz konusu anne olunca başka fırın aramak mantıklı bir çözüm değil. Uzaklaşmak öyle kolay, mümkün değil. Özünde çok sevgi dolu, bağlı bir aileyiz biz. Annemden kopmak da istemem asla.
    Bu yazının sonunda bir çözüm aradım kendime göre. Aradığım çözümü nerde, nasıl bulacağım bilmiyorum.” Bu yazinin katildigim yanlari belki buraya sigmayacak kadar fazla, Pinar Hanim da cok faydali buldugum ve takdir ettigim bir meslektasim ancak bu firin metaforundaki yanmayi bekleyen atesten vazgecme durumuna bir aile terapisti olarak katilmiyorum.

    Unlu aile terapisti ve aile arastirmacisi James Framo soyle der; “aile insanin icine yerlestirilmis duygularla patlayan bir dinamit gibidir; onlarin size yasattigi guzel duygular ne kadar coskun ve ne kadar iyilestirici ise onlarin sizde olusturdugu kirginliklar, uzuntuler, ofke..kisacasi can kiriklarinin acisi o kadar zor gecer” Belki soz konusu olan kisiyle iliskimizi goturemedigimizi ve her seferinde canimiz yandigini gorunce tasi taragi toplayip toplama istegi hepimizin icinde olusmustur, Ancak bunu gittigimiz her firinda ve ust uste yasarsak bir sure sonra ekmeksiz kalmanin bizi daha az incitecegine ac yasarsak daha korunakli kalacagimiza inanip uzaklasmaya baslariz. Sevdigimiz kisiyle kurdugumuz iliskinin paternini degistirmeye calismak yerine SADECE kendimizi ya da kendi davranisimizi degistirmeye calisirsak aldigimiz yarayi bir baska benzer iliskiye tasir ve acisini yeni kisiden cikarmaya calisabiliriz, ya da tezati ve belki de en fenasi yeni kurdugumuz iliski bir onceki firin sahibiyle olana benzer bir iliski olacak diye korkumuzdan iliski kurmaya dair tum bildiklerimizi sorgular hale gelir dengeleri hep yekun bozariz ki buna baska bir aile terapisi dogayeni Ingilizce adiyla “destructive entitlement” der. Bu durumu en cok annesinden babasindan hem duygusal hem fiziksel anlamda cok zarar gormus ve kendi cocugu da ayni seyleri yasamasin “ben yasadim, onlar cekmesin” ana temali sinirsiz -asiri hosgorulu ebeveynlerde goruruz.

    Isin ozu su ki tabiki siz duvari basinizla vurarak delip gecmeye calirsaniz duvar size “cok canin acidi gel opeyim” demeyecektir, sonucu basinizin yarilmasi olacaktir. Onemli olan duvara basinizi vurmak degil akliniz ve sag duyunuzla bir uzman yardimiyla bilincli hamleler yapmak olur. Pinar Hanim’in da bahsettigi kirmizi ruhsal dugmeleri bireysel terapilerle anlamak ve EMDR dedigimiz travma terapi teknigiyle bu yaralarin etkisini azaltmak mumkundur ancak ekmek istediginiz firinlarla kurdugunuz iliskinin kalibi ya da baska bir ifadeyle sizin genel olarak iliski paterniniz degismedikce hayatiniz boyunca da uzman yardimi alsaniz yuz tane de firin gezseniz bu ekmeksiz firindaki hissektiklerinizi bogazinizda yumru yapip her gittiginiz yere tasirsiniz.

    • Dediklerinize katılıyorum:) Bu konuda gecmiste profesyonel birinden yardım almış biri olarak destek aldığım kişi de aynen bana şöyle söylemişti: “Hayatta kimseyi onlar istemediği müddetçe değiştiremezsin. Onları olduğu gibi kabul edip sadece onlarla olan iletişim şeklini (paternini) düzeltebilirsin.” demişti. Bu laf benim hayatımı çok ama çok değiştirmişti:)

    • özlem hanım mail adresinizi rica edebilir miyim?

  7. Aman Allah ım . Resmen beni anlatıyor…

  8. Yine beni anlatan, ruhuma dokunuş yapan hem hüzünlendiren, hem de insan olmanın işleyişi bu demek ki dedirten bir yazı. Benimde daha önce oğlum ve benim için, hayatımıza zarar verdiğine inandığım ve bu sebeple uzaklaştığım, şimdi yeniden yakınlık kurmak isteyen bir arkadaşımla olan gidişat kaleme alınmış gibi.

    Bu arkadaşıma başlangıçta ne çok anlamlar yüklemiştim. Bana ruhsal olarak çok iyi geldiğine inandığım, kanatsız meleğimdi benim için. Ne var ki bağzı insanlar önce destek olup, yakınlık kurup daha sonra da buna bağlı olarak hayatımızın sahibi gibi davranmak istiyorlar. Zamanla bu yakınlaşmaya dayanarak zannediyorum hayatımı kontrol etmek istemesi, çocuğumun hayallerine “yazık” diye yaklaşması, samimi görünüp samimiyetsiz olması ve bunun gibi bir çok şey, yolları ayırmalı düşüncesini getirdi aklıma. Ayırdım ayırmasına ama hala aramaları devam ediyor. Telefonu açmamak, ona kendimi, kırgınlıklarımı kısmen anlatmakta çözüm olmadı. Bir insanı hayatına almak çok kolay ama çıkarmak gerçekten zor. Bu insan akraba olmasa bile.

  9. ozlemkose nin son paragrafı acı verici ve çok doğru.

  10. yazi cok guzel, uzerinde derin derin dusunmek gerek…patterni degistirmek dogru ama is aile iliskilerine gelince hic de o kadar kolay olmuyor, ozellikle anne kiz iliskilerinde…uzun bir yazi var ama cok guzel paylasmak isterim:
    http://womboflight.com/2014/12/21/the-rupture-of-the-mother-line-and-the-cost-of-becoming-real/