4 Yorum

Alize ve Mira’nın Hikayesi

7 Mart 2014, İstanbul

Canım kızım, irmik tanem, Mirakuşum’un doğum hikayesi…

Herkesin doğum hikayesi şahsına münhasır derlerdi, gerçekten de öyleymiş. Bu dünya üzerinde ne kadar anne varsa o kadar farklı doğum hikayesi var bence de, parmak izlerimiz gibi.

Doktorum, 3 Mart 2014 Pazartesi günü 40. haftamı doldurduğumdan, irmik tanemin o gün itibariyle kollarımda olmasını öngörüyordu. Ancak benim irmik tanesi minik kızım, bulgura dönüşmüş, kilo aldıkça almış, içeride ekmek elden su gölden keyif çatmaktaydı ve 3 Mart çoktan gelip geçmişti. Her ne kadar doktorum normal doğumu destekleyen doktorlardan olsa da, son kontrolde “Alize, bebeğin iyice büyüdü, biraz daha büyürse ve gelmemekte ısrarcı olursa sezaryen yapmak zorunda kalabiliriz ve bu kızın şimdilik gelmeye niyeti yok gibi görünüyor” demişti.

Son zamanlarda oldukça sık tuvalete gitme isteğiyle yerimden kalkıyor, uykumdan uyanıyordum. Karnım o kadar büyümüştü ki, sağımdan soluma dönmek mesele olmaya başlamıştı ve ben artık minik kızımı bu şekilde beklemekten çok sıkılmıştım.

unnamed

Bebeğimin aşağıya inmeye başladığını, karnımın son zamanlardaki şeklinden anlayabiliyordum ama doğumun başladığını söyleyebilmek için doğum habercisi olan işaretlerden nişanın gelmesi, karnımın sık sık sertleşmesi, doğum dalgalarını hissetmem veya su kesemin patlaması alametlerinden en az birini yaşamam gerektiğini biliyordum. 36. haftadan sonra doğum iznine ayrılmış olmamla beraber her gün, bu işaretlerin beni nerede ve ne zaman yakalayacağını düşünmeye başlamıştım.

Doktorum, 36. haftadan sonra yürüme ve squat egzersizlerini abartmam gerektiğini söylemiş, ben de vur deyince öldürmüştüm. Her gün spor salonunda 8 km yürüyüş yaparak koşu bandını eskitmekle kalmayıp dışarda da vakit geçiriyor, AVM’leri arşınlıyordum [mağazaların stok sayısını bilecek kadar oralarda vakit geçirdiğim doğrudur!]. Bu nedenle kendi doğumumla ilgili hep şu hikaye gözümün önüne geliyordu; doğum dalgalarım beni alışverişin ortasında yakalayıp sıklaşmaya başlıyor, o sırada su kesem patlıyor, taksi bulamıyorum, bulduğum taksi trafikte sıkışıyor, hastaneye yetişme telaşı içinde ordan oraya savruluyorum, Selo (kocam olur kendisi) şehir dışında iş seyahatinde, annem nasıl olsa bu kız daha doğurmaz diye birkaç eşyasını toparlamak için İzmir’e gitmiş, kız kardeşim işte, öğretmen olan kayınvalidem ve kayınpederim okulda, yani yanımda kimsecikler yok, bi çare şekilde hastaneye varıyorum…Tabi ki benim bu senaryomun nasıl rafa kalktığını birazdan okuyacaksınız…

6 Mart 2014 günlerden Perşembe, 40+3. gündeyim. O gün doktor kontrolünden sonra kuaför randevum vardı her an doğum olabilirdi ve ben manikür pedikürsüz mü doğuma gidecektim [bkz.kadın her daim kadındır ve bakımlı olmak ister], daha sonra da ısmarlamış olduğum bazı bebek eşyalarını almak için Akmerkez’e uğrayacaktım.

O sabah kahvaltı masasına oturmadan önce “anne ben çok sıkıldım bu halimden, çok ağırlaştım, her yerim şiş hareket edemiyorum Mira gelsin artık” deyip ağlamaya başlamıştım. Annem de beni öyle görünce ne yapacağını şaşırmış, nasıl teselli edeceğini bilememişti.

Harika bir hamilelik dönemi geçirmiştim ama kızımı kollarıma almalıydım artık, yetsindi bu kadar hamişlik. Çünkü irmik tanesinin içerde kaldığı süre uzadıkça, benim sezeryanle doğum yapmak zorunda kalacağım yönündeki endişelerim artmaya başlıyordu ve stres oluyordum. Oysa bu hayatta en son istediğim şey sezeryanle doğum yapmaktı.

Hamileliğimin başından beri yaptığım düzenli pilates, havuzda geçirdiğim saatler, günde 8 km yürüyüş, arkasından 100 squat hareketi ve nefes egzersizlerim de yetmemişti anlaşılan. Gelmem de gelmem diyordu irmik kız!!!

O Perşembe günü saat 09.30 gibi kahvaltımızı yaptık. Hastaneye tebrik için geleceklere ikram edilmek üzere lohusa şerbeti dağıtılmasını istemiştim. İçine de kavrulmuş badem [yine canım çekti!] konacaktı. Kahvaltıdan sonra babamla, aldığımız taze bademlerin kabuklarını soyuyoruz, bir yandan da “ay hadi bakalım bademleri bile hazır, gelsin bu kız” neşeli tavırlarıyla güle oynaya dolanıyorum.

Kahvaltı masasından kalktım, üzerimi değiştirmek ve hazırlanmak için odama gidecektim ki bacaklarımın arasından incecik bir su geldiğini hissettim ve anneme “sanırım altıma kaçırdım” dedim. Annem sevinçten ne yapacağını şaşırarak ve biraz da heyecanlı “hayır, senin suyun geliyor” dedi. Annem o kadar heyecanlanmıştı ki evin içinde “hadi hayırlısı, hadi Allah tamamına erdirsin, hadi kızım artık sona geldik, kurtuluyorsun” diye diye bir odadan diğerine gitmekten hazırlanamıyordu [bu sırada annem aslında giyinmeye çalışıyor ama evde bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyordu].

O güne kadar duyduğum kadarıyla annemin sızıyor teşhisini koyduğu, ancak benim sağda solda okuduğum o “su”, insanın içinden koca bir kova su boşalmış gibi olur, bacaklarının arasından akar giderdi. Kontrol edemez, tutamazdın. Benim suyum bu tanımlamaya uymuyordu, idrar kaçırır gibi olmuştum ama sonra durmuştu. O anda benim doğumumun hep dinlediğim doğumlar gibi olmayacağını anlamıştım.

Hastanedeki kontrol randevum saat 12.00’deydi. Canım kocam, annem ve kız kardeşimle birlikte hastaneye gittik (babam sıradan muayenelerden biridir diye kalabalık etmeyeyim dedi ve gelmedi). Doktorum bu muayenede beni NST’ye bağlayacak ve durumumu değerlendirecek, bulgusuna göre normal doğum veya sezaryen diyecekti. Bu arada 39. haftada yapılan çatı muayanesi beni yeterince strese sokmuştu zaten. Çatımın dar olmasını öğrenmem halinde kendini normal doğuma adamış ben’in tüm hayalleri yıkılacak, bu konudaki bütün hazırlığım da boşa gidecekti. Ama korktuğum başıma gelmemişti ve çatım normal doğum için müsaitti.

Sabah yaşadığım olayı doktoruma anlattım ve muayene etmeden durumu anlayamayacağını belirtti veeee “Evet suyun sızıyor senin, eve göndermiyorum, odanızı ayarlayın yatış yapmanızı istiyorum, rahim açıklığın 2,5 cm, sancın yok, suyun tamamı her an gelebilir, bebeği riske atmak istemem, normal doğum istediğini biliyorum ama şu anda buna uygun değilsin yine de dilersen vajina içine bir tablet yerleştirelim rahmin açılıp kasılmalar başlayacak mı takip edelim ve normal doğumu deneyelim veya dilersen seni hemen sezaryene alalım. Bu şekilde bir normal doğumun riskleri olacaktır sana bunları söylemek durumundayım ama yine de düşünün ve  kararınızı bana bildirin” dedi. Bu cümleleri o kadar net hatırladığıma ben bile inanamıyorum şu an!

Yatış yapmak mı? Ama ben irmik tanesi daha gelmiyor nasılsa diye AVM AVM dolaşacak, kendimi bir bebek kıyafeti mağzasından diğerine vuracaktım, hem bir de kuaför randevum vardı!..

Normal doğuma uygun değil miyim? İlaç mı konacak? Hani müdahalesiz doğum yapacaktım? Bu müdahalenin dik alası değil miydi? Sezaryen mi? Ne sezaryeni? Nasıl yani? Kafamda deli sorular!!!

Kendimi 9 ay boyunca doğal doğuma hazırlamıştım hem fiziken hem de ruhen…Herhangi bir doğuma hazırlık kursuna gitmiş değildim ama normal ve müdahalesiz doğumun faydalarını, doğum dalgalarıyla nasıl başedeceğimi biliyordum, hepsini beynimde deflarca tekrar etmiştim, bunun için pilatese gitmiş, nefes egzersizleri yapmış, normal ve müdahalesiz doğumla ilgili görsel ve yazılı bir sürü bilgi edinmiştim. Çok yakın bir arkadaşımın normal doğumuna dahi girmiştim ve nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Kafamda tamamen normal doğuma konsantre olmuştum ve normal doğum yapmayı çok istiyordum. Sezaryen olmak istemiyordum, n’ayır n’olamazdı.

Vajina içerisine yerleştirilecek bu ilacın yan etkileri (ishal, ateşlenme, antibiyotik kullanımı, bebeğin kalp atışlarında düşme, bunun bebeğe etkileri vs.) olabileceği gibi, bu ilacı kullanmama rağmen rahmin istenilen açıklığa gelmeyebileceğini, bu durumda son çare olarak yine sezaryene alınabileceğimi, hem o ana kadar boşuna sancı çekmiş olacağımı bir de üstüne bebeğime geç kavuşabileceğimi, hiç istemediğim,hayal etmediğim, “keşke” diyeceğim bir doğum yaşayacağımı düşündükçe göz yaşlarım akıp gidiyordu.

Bir yandan da karar vermem gerekiyordu, bir sürü yan etkiyle ve doğum sancısıyla baş etmek, durum istenildiği gibi gelişmezse yine sezaryen olmak mı veya doğrudan sezaryen olup bir iki saat içinde bebeğimi kollarıma almak mı? Bebeğimi riske atmak mı yoksa risk olmadan rahatça bebeğime kavuşmak mı?

Normal doğum için o kadar kararlı, bilgili ve istekli olan ben, ne yapacağını bilemez bir haldeydim. Eşime, anneme ve kardeşime sordum. Herkesin bir fikri vardı, bizce şunu tercih et, bak bir de böyle düşün diyorlardı. Ama her cümlenin sonu “kararı sen vereceksin” şeklinde bitiyordu. İlk defa ciddi anlamda iki kişilik düşünmek zorundaydım. Bebeğim ve kendim için bir karar verecektim. O anda koca hastane bomboştu, bebeğim ve ben yalnızdık, gözümden yaşlar süzülüyordu, kafamın içinde doktorumun söyledikleri ve kendi düşüncelerim eko yapıyordu. Genelde çok düşünmeden hızlıca karar verip uygulayan ben, ilk defa bu kadar zorlanmıştım.

Bu dünyada artık sadece sizin isteklerinizin var olmayacağını, karnınızda taşıdığınız bebeğinizin de istekleri, tercihleri olabileceğini düşünüp herşeyden önce tek başınıza karar veremeyeceğinizi anlıyorsunuz. Ben de bebeğimle konuşmaya karar verdim ve içimden ona seslendim “Sen nasıl istersen o şekilde dünyaya geleceksin, sana saygı duyuyorum, dünyaya gelmek istediğin doğum biçimine de, tabii benim talebimi de değerlendirirsen çok memnun olurum! Bir karar vermem gerekiyor bana yardımcı ol lütfen, sana güveniyorum” Rahatlamıştım…

Kızım ve ben düşündük taşındık, “keşke” dememek için hazır olduğumuz doğum şekli olabildiğince müdahalesiz bir normal doğumdu. Doktorum rutin muayenelerim arasında ben daha söylemeden bana “bir doğum planın varsa getirebilirsin, birlikte bakarız” demişti. Hastanelerin katı ve rutin uygulamalarının olduğu, doktorların tıbbi bir gereksinim olmaksızın sezaryen doğum yapmak istedikleri bu günlerde, bu teklifin doktorumdan gelmiş olması harikaydı. Ben de bu doğrultuda doğum planımı daha önce doktorumla paylaşmış, kendisinin onayını almıştım. Eğer herhangi bir aksilik olmazsa herşey doğum planımdaki gibi ilerleyecekti. Doğum planım konusunda iligili tüm hastane personeli de bilgilendirilmişti.

Detaylı doğum planımın ana maddeleri şöyleydi; NST’ye belli aralıklarla bağlanacak, dalgaları yatarak değil ayakta veya hangi şekilde rahat ediyorsam o şekilde karşılayacaktım ve epidural ben proaktif olarak istemeden asla uygulanmayacaktı, doğum sonrası bebeğim yıkanmayacak, doğum odasından benimle birlikte çıkacak ve bebek odasına bir iki saat sonra eşimin refakatinde gidecekti.

Orman manzarasıyla içimi rahatlatan odamıza yerleştik.

unnamed (1)

Saat 15.00: İlacı uygulamak üzere doktorum yanıma geldi. Saat 18.00 gibi bende hareketlenme ve doğum dalgalarının gelmesini beklediğini belirtti, bu sırada boş durmamamı, squat hareketlerimi yapmamı ve pilates topuyla çalışmamı istedi. Normal doğum yapacaksanız, işi sadece bebeğinize yükleyemezsiniz, sizin de elinizden gelen gayreti göstermeniz, kararlı ve çalışkan olmanız gerekiyor…

Üzerime hastanenin vermiş olduğu önlük giydirildi. Pilates topum ve hastanenin diyet menüsünden benim için seçilen hafif yemeğim geldi. Güle oynaya odanın içinde vakit geçirip ilk dalga ne zaman gelecek diye beklemeye başlamıştık. Aralıklı olarak NST’ye bağlanıp dalgalanmaları takip etmeye çalışıyorduk ancak benim hissedeceğim şiddette bir kasılma henüz gelmemişti.

Saat 18.00’de bende hala hiçbir hareketlenme yoktu. Saat 19.30 gibi doktorum tekrar geldi, bende herhangi bir hareket olmadığını görünce saat 22.00 gibi aynı ilacı ikinci defa uygulayacağını ve bir iki saat içinde dalgaları hissetmem gerektiğini söyledi. Eğer bu defa da herhangi bir harketlenme olmazsa sonuç; sezaryen! O kısmı hiç düşünmeden tekrar normal doğum yapacağım fikrine konsantre oldum. İlk dalga saat gece 24.00 gibi geldi ve benim yüzüm gülüyordu artık, endişeli halimden eser kalmamıştı ve normal doğuma giden yola girdiğim için gülücükler saçıyordum, çok mutluydum. Şimdi sıra rahmimin kasılmalarla açılmasını beklemeye gelmişti. Tabii bu ilk gelen dalga okyanusta bir kum tanesi kadar minikmiş de bundan sonrası tufanmış…

Eşim, kız kardeşim Ekin, eşimin abisinin eşi Ayşe (halk arasında eltim, ama ben oldum olası bu sıfatı sevemedim, o benim bir diğer kardeşim, çok yakın bir arkadaşım) ve pilates hocam Fatma Nur benimle egzersiz yapıyordu. Ekip sağlamdı ve biz bu doğumu hep birlikte gerçekleştirecektik. Dalgaları pilates topuna oturup hafifçe zıplayarak, squat hareketi yaparak, hastane koridorlarında, odamda yürüyerek kısaca bolca hareket ederek ve düzenli nefes alıp vererek atlattığımı söylemeliyim.

Bu arada nefes herşey demekmiş… Hareket kabiliyetimin kısıtlanmaması için NST’ye aralıklarla bağlanmayı talep ettiğimden NST’ye bağlandığımda uzanmam gerekiyordu ancak ben, yattığım zaman dalgaları daha kuvvetli ve baş edilemez şekilde hissediyordum. Yatmak kesinlikle bana iyi gelmiyordu. Hatta sonraki NST bağlanmalarını ayakta geçirmeyi istedim ve hastane personeli bu talebimi kabul edip ayakta bağlanmama yardımcı oldular.

Sabaha karşı saat 04.00’e kadar dalgalarımın şiddeti artarak devam etti. Dayanamayacağımı, bu işin tamamen delilik olduğunu söylediğimi hatırlıyorum. Kimseye normal doğum dalgalarının çok basit bir ağrı olduğunu, sakin nefes alıp vererek, rahatlatıcı müzik dinleyerek kolaylıkla atlatılabileceğini söyleyemeyeceğim, ağrı eşiğim de yüksek olmasına rağmen bu ağrının şiddeti oldukça fazla ve zaman zaman dayanılmaz noktaya geldiğini söylemeliyim. Önce karnınızda başlayıp gittikçe aşağıya inen ve sonrasında belinizde hissedip size ıkınma hissi veren bir ağrı bu. İçinizden bir insan çıkmaya çalışıyor, düşünsenize…

Dalgalar sıklıkla ve daha şiddetli gelmeye başlamıştı ve bir dalganın süresi uzadıkça yorgunluğum artıyor, uyumak istiyordum ancak bir yandan hissettiğim ağrı beni gerçek dünyadan kopma noktasına getiriyordu. Doğum planımda “proaktif olarak istemediğim sürece epidural uygulanmasını istemediğimi” yazmıştım. Buna bir de emniyet kilidi eklemiştim. Yani eşime, anneme, kız kardeşime; “ağrım çok artar ve dayanamadığım için epidural uygulanmasını istersem buna izin vermeyin, çünkü bu bilinçli bir istek olmayacak, sadece ağrıdan kolayca kurtulmak üzere söylenmiş bir şey olacak” demiştim. O sırada vücudum tarafından salgılanan doğal uyuşturucular sayesinde zaten bir gerçek dünyada bir başka alemde gidip gelirken söylenmiş sözler ne kadar gerçekçi olabilirdi. Bu yüzden ayık kafayla isteklerimi bildirmiş olmam gerekiyordu.

Dalgalar şiddetlenerek gelmeye devam ediyordu ve beynim saatlerdir süregelen ağrıyla baş etmeye çalışıyor, vücudum da dalgaları rahat atlatabilmek için harcadığı enerjiyi toplamaya çalışıyordu ama benim rahatlamaya ve dinlenmeye ihtiyacım vardı. Fatma Nur’un bana kendini rahat ettiğin bir yerde düşün dediğini hatırlıyorum ve hoooppp kendimi bir anda lavanta tarlasında gördüm. Aydınlık, güneşli temiz bir gündü, rüzgar esiyordu ve ben lavanta tarlasında yürüyordum, üzerimde uzun beyaz tiril tiril bir elbise, her yer lila rengi, rüzgarla burnuma gelen lavanta kokusunu içime çektikçe rahatlıyordum.. vee hoooop tekrar bir dalga geliyor.. Gerçekten o anlarda, o lavanta tarlasında olduğumu iddia edebilirim. Çünkü bu hormonlar bir anlık da olsa yer değiştirme, başka bir alemde bulunma hissi yaratıyor, bu kesin.

Saat 04.00 civarındaki dalgalar o kadar şiddetliydi ki dayanamayacağım galiba epidural uygulanmasını istiyorum dedim odadakilere. Bu saate kadar başta eşim, kardeşim Ekin, Fatma Nur ve Ayşe çeşitli atarlanma ve azarlarıma maruz kalmış, en az benim kadar yorgunluktan tükenmiş olsalar da bu isteğimin uygulanmasına izin vermediler. Odada bulunanların söylediklerinden kulağıma gelenler “sen bu ağrıyla nasıl başedebileceğini biliyorsun, başaracaksın, çok az kaldı, şu anda ağrını çok biliyoruz, ama bebek aşağıya inmeye başladıkça ağrıların başka bir ağrıya dönüşecek ve gittikçe azalacak, çektiğin en yüksek ağrı bu, bundan sonrası daha kolay, epidural yok, unut onu”

O sırada vücudunuz doğal olarak o ağrıyla nasıl baş edeceğini gerçekten biliyor ve sizi yönlendiriyor. Ben ayakta dururken belden eğilerek ellerimi yatağıma dayamış, belimde çember varmışcasına daireler çizerek dalgaları karşılamaya başlamıştım artık. Ağrı belime ve daha aşağıya kayıyordu.

Bu arada rahim açıklığım sadece 4 cm’di. Bu kadar ağrı çekmeme ve zaman geçmesine rağmen sadece 1.5 cm mi açılmıştı? Heralde ben o çok istediğim normal doğumu yapamayacaktım ve gözlerimi ameliyathanede açacaktım.

Saat 04.00’den 08.00’e kadar devamlı ayakta hareket halindeydim. Sabah doktorum geldi ve beni muayene etti. Heyecanla doktorumun ağzından çıkacak kelimelere kitlenmiştim. Nihayet 8 cm açılma olduğunu söyledi ve odadan “oley beee 8 cm” nidaları, alkış nümayiş yükseldi. Dedim ya bu iş resmen ekip işi, takım arkadaşlarım 8 cm açılmama seviniyorlar… Biraz daha zaman geçince bebeğin çıkması için yeterli açıklığa ulaşmış olacağımı biliyordum, mutlu sona, bu uzun yolculuğun bitmesine ve kavuşma anına çok az kalmıştı.

Kendimi çok güçlü hissediyordum ama bir o kadar da bitkin. Çoğu gitmiş azı kalmıştı. Çok acıkmıştım, çok susamıştım ve çok uykum vardı. Bu sırada ağrım gerçekten hafiflemiş başka bir ağrıya dönüşmüştü. Kasılmaları daha yukarda karnımda hissederken artık daha aşağıda çıkışta hissediyordum. Doktorum herkesi dışarı çıkarttı. Yalnızca kendisi, eşim ve ben kaldık. Bebeğimin başı gelene kadar odamda kasılmalarımı takip etti. Nihayet Mira’nın başına dokunup eşime gösterdi, “hadi artık gidebiliriz”. Hastane odamdaki yatağım bir iki hareketle sedyeye dönüşmüştü ve doğum odasına beni, eşimle birlikte bir hemşire götürüyordu. Kasılmaları hissettiğim sırada yatağın korkuluklarını sıkmaktan sol elimin serçe parmağında his kaybı yaşıyordım ama bu o sırada en son düşüneceğim şeydi. Çok yorgundum ama çok da mutluydum, yorucu ama harika bir gece geçirmiştik. Şimdi bebeğimi karşılamaya gidiyorduk.

unnamed (2)

07 Mart 2014 sabahı saat 10.15’de doğumhaneye girdik. Doktorum müzik istedi, o sırada kız kardeşim elindeki akıllı telefondan Mabel Matiz’in Aşk Yok Olmaktır şarkısını çalıverince ben başka şarkı yokmuuaaa!! diye höykürdüm, zira o anda o şarkı sinirlerimi hoplatmıştı, hemen akabinde Mozart’tan senfoniler bulunuverdi.

Doktorum Mira’yı itmem için beni çok güzel yönlendiriyordu. 3. ıkınmamın sonunda saat 10.38’de minik kuşum, irmik tanem, Mirakuş’um 3 kilo 880 gram, 52 cm olarak kollarımdaydı. O anda eşim ve kız kardeşimin ağladığını gördüm. Mira’nın muayenesi kollarımda yapıldı ve hemen emzirdim. O kadar güzeldi ki, ipek gibiydi teni, yumuşacıktı, sıcacıktı, misler gibi kokuyordu… O benim için dünya üzerindeki en güzel bebekti, canımdı, canımın içiydi…

unnamed (4)

Tüm gece boyunca yanımda olup bana destek olan başta eşim, annem, kız kardeşim ve arkadaşlarıma ve sevgili doktoruma sonsuz teşekkürü borç bilirim.

***

Pozitif doğum hikayeleri, kadının bedenine ve tercihlerine saygı duyan, doğumun doğallığını ve mahremiyetini dikkate alan, tıbbi müdahelelerin minimum kullanıldığı ya da gerekmedikçe kullanılmadığı doğumların paylaşıldığı hikayelerdir. Pozitif Doğum Hikayeleri hakkında buradan daha fazla bilgi alabilir, diğer hikayeleri buradan okuyabilir, paylaşmak istediğiniz bir hikayeniz varsa buradan bilgi alabilirsiniz.

4 yorum

  1. Muhteşem, gözlerim dolarak okudum..umarım ben de güzel kızıma doğal doğumla kavuşur ve keşkesiz hikayemizi paylaşabilirim..

  2. Tebrikler. Olağanüstü bir hikaye.

    Ben de çok gıcık olurdum doğum sancılarını nefes ,müzik ve masajla kolayca geçiştirilebilecek şeylermiş gibi yansıtmalarına. Hiç doğru değil. Doğum kursunda video izlemiştik, kadın doğum yapıyor ve bırakın bağırmayı yüzünde tek bir kas bile oynamıyor. Tuhaf gelmişti.

    Güle güle büyütün irmik tanenizi.

  3. Harika! Hem doguma hazirlanis sekliniz, hem azminiz, hemde dogum hikayeniz. Allah irmik tanenize gūzel, saglikli ömürler versin..

  4. HArika bir hikaye :) sağlıklık ömrü olsun minik Mira’nızın…

    Hangi doktor hangi hastane diye sorsam ???