1 Yorum

İki Miró’nun hikayesi

Bundan birkaç ay önce arkadaşım Lisa oğluyla birlikte bize ziyarete geldiğinde İstanbul’la ilgili gözlemleri arasında ‘Etrafta çok az sanat görüyorum’ cümlesine yer vermişti. Haklıydı da, İstanbul öyle sağda solda heykel görebildiğiniz bir şehir değil… Maalesef… Neyse ki duble yollarımız var…

Neyse, hakikaten de sanatla buluşmak ve çocukları sanatla buluşturmak için efor gerekiyor bu memlekette… Ancak bir yandan ‘sanata tükürülen’ bir ülkeyiz ama, bir yandan da sanatı sevdirmek için uğraşanlar var. Onlar da olmasa zaten sanatın S’sini görmeyen, anlamayan bir ülke olurduk.

Sakıp Sabancı Müzesi benim gördüğüm kadarıyla bu anlamda başı çekenlerden biri. Dünyanın önde gelen isimleriyle buluşturuyor sanat peşinde koşanları… En son Anish Kapoor sergisine gitmiştim (ki baktım ki bir sene önceymiş), bu sene de Joan Miró’yu kaçırmadım. Anish Kapoor’da olduğu gibi, buna da önce çocuksuz, sonra çocuklu gittim. Birbirine taban tabana zıt, geceyle gündüz gibi iki ayrı hikayeydi sanki… İki Miró’nun hikayesi.

Miro4

Çocuksuz gittiğimde yürüdüm, gezdim, eserlere baktım, yorumladım. Hoş, o zaman da ‘Çocukları okuldan alacaksın, sakın geç kalma’ bulutu kafamın üzerinde geziyordu, ama yine de birlikte gittiğim insanlar (annem, kız kardeşim, arkadaşım) hakkında ‘Aman dokunmasın, aman hızlı koşmasın’ endişesi olmadan gezebilmek hoştu tabii… Serginin hemen öncesinde 38 dakikalık bir belgesel vardı, onu seyrettim mesela… Kimse beni çekiştirmedi, kimse ‘Anne sıkıldım!’ demedi. Güzeldi.

Çocuklu Miro ise bambaşka bir deneyimdi. Bir kere beni yerlere yıkan bir haftalık bir grip macerasından sonra, sömestr tatilinin son günlerinde ‘Ay koşun Miró sergisi bitecek!’ diye koştura koştura gittik. Deniz’in okuldan bir arkadaşı, ablası ve onların annesiyle…

Bu gezimiz Miró değil, çocuk odaklıydı – ‘çocukların müze ziyareti’ konulu eserimize hoş geldiniz! Arkadaşıma belgeseli mutlaka seyretmesini söylemiştim, valla da oturduk çoluk çocuk seyrettik, ancak son 20 dakikası (yarısı!) Ay sıkıldım, ay öf ne biçim, ya ne zaman gezicez sözleriyle geçti. Evladım dur bak adam iki dünya savaşı, bir iç savaş yaşamış falan desek de pek ilgilerini çekmedi. Neyse, güç bela bitirdik belgeseli…

unnamed

Çocuklarla müze gezerken yapılabilecek en iyi şey onlara şu kulaklıklardan almak. Valla bak, Derin eserlerin kendisinden çok altında yazan numaraları tuşlamakla eğlendi. Kuşları, takım yıldızları hatırlar mı bilmem. Olsun, o mutlu, ben mutlu.

Miro3

Arada görevlilerden ‘Hanfendi çocuklarınıza dikkat eder misiniz, fazla hareketliler’ diye ayar yesem ve utançtan Miró’nun tablolarındaki kırmızıyla bütünleşsem de kazasız belasız kapadık ziyareti. Tünelin ucunda ışık var demiştim ya hani, işte o ışığı gördüğüm günlerden biriydi bu Miró gezisi. Ay şekerim, ne yemekleriyle uğraştık ne bi şey. Sabancı’nın Müze de Changa kafesi pek güzel, pek hoş ama çocuklarla oturulup da ‘evladım şunu bitir’ denilecek bir ortam da, onların artıklarına acımayacağın kadar uygun fiyatlı da değil. Ben ‘Canım simit mimit yeriz, bi yerlerde bir şeyler atıştırırız’ diyordum, arkadaşım da çocuklara sandviç yapmış, müze çıkışında bahçede onu yedik. Şansımıza hava nefisti, çocuklar koştu eğlendi, biz de iki laf ettik. Edilebiliyor yani belli bir yaştan sonra… Sonra yine otobüs-vapur falan geri döndük Kadıköy’e, ki o bile başlı başına eğlence çocuklar için. Bir çocuk oyalama etkinliği olarak toplu taşıma araçları…

Biz ‘Ay ay bitiyor koşun hemen’ diye sömestr tatilinin son günlerinde gittik, sen tut Sabancı Müzesi sergiyi 8 Mart’a kadar uzat. İyi de yapmışlar, gerçekten çok görülesi… Sadece resimleri de değil üstelik, Miro’nun hayatını anlatan -ve Ed Harris’in büyüleyici sesiyle seslendirdiği- başındaki o belgesel, Miró’nun eserlerine de, Miró’nun içinde bulunduğu döneme de gerçekten ışık tutuyor. Sırf onu seyretmek için bile gidilir. Hakikaten adam iki Dünya Savaşı’nı da, İspanya İç Savaşı’nı da, sonrasındaki Franco diktatörlüğünü de yaşamış. İlk baktığında ‘hayat ona güzel’ diyeceğin bir hayat sürmüş: Kaçmış savaşlardan, küsmüş… Çiftliğine çekilmiş, kendini sanata, resime ve heykele vermiş. Ancak -belgeseli ikinci izleyişimde iyice gözüme çarptı- hayat o kadar da kolay değilmiş. Sevdiği şehirleri terk etmek zorunda kalmış, sevdiği şehirlerin yakılıp yıkıldığını görmüş, ülkesinin acısını hissetmiş hep…

Bir yerde ‘The artist does not live in bliss’ diyor Joan Miró. ‘Sanatçı mutlu olamaz, çünkü etrafında olup bitenlere duyarsız olamaz’ anlamında… Etkiledi bu sözü beni çok… Düşündürdü… Bu ara çok içe dönük (yani memleketin içine dönük) hallerdeyiz ya hani, aklıma doğrudan buradaki sanatçılar, sanatçılarımızzz (!) geldi…

Miró’nun sergisi tam ‘Sanat kim içindir’ diye tartışmalık… ‘Sanat halk içindir’ diyenler pek fazla şey bulamayabilirler sergide… ‘Öyle kuş mu olur, e bunu ben de çizerim, bu nasıl kadın…’ Ama ‘sanat sanat içindir’ diye düşünenler bu tür sorgulamalara girmeden tatmin olacaklardır.

‘Anne Miró çocuk gibi çizmiş’ dedi bıdıklarımdan biri… Belki de Miró duysa iltifat kabul ederdi. ‘Önemli olan çizmek değil, anlatmaya çalıştığın şey ve karşındakinin ne anlamak istediği’ dedim bilgiç bir tavırla. Sanat eleştirmeni miyim, neyim!

Oraya her gittiğimde söylüyorum ama çocuklu gidildiğinde çocuk sayısı kadar ziyaretçiden ücret almayan Sabancı Müzesi’ne bir de buradan şapka çıkarıyor, teşekkür ediyorum. Beni çok iyi hissettiriyor bu tutum: ‘Siz yeter ki çocuğunuzu getirin.’

Dedim ya, 8 Mart’a kadar uzatılmış sergi, gidebilenler gitsin. Mümkünse hem çocuklu, hem çocuksuz, gidilsin, kesinlikle değer. Çok güzel atölyeler de oluyordu sömestr tatilinde, bilmiyorum devam ediyor mu… Biz son anda gitmeye karar verince katılamadık.

Her ne kadar sanatın içine tükürülen, heykellere ucube denilen bir ülkede yaşasak da, ayağımıza kadar gelen sergileri de kaçırmıyoruz, kaçırmayacağız görüldüğü gibi. Eylemlerimiz devam edecek! 

#miroistanbulda

A photo posted by Elif Dogan (@blogcuanne) on

Bir yorum

  1. Merhaba,
    Bizde iki ufaklıkla yılbaşında gitmiştik bu sergiye. Ben bebek olanla ilgilenirken oğlumla babası da rahat bir şekilde dolaştılar. İşin ilginç tarafı döndüğümüzde oğlumun Joan Miro’dan esinlenerek yaptığı resimler ve onlara verdiği isimlerdi “kaçan kızım” , “yağmurda ıslanan kadın”. :))) Ayrıca, Sakıp Sabancı Müzesi’nin çocuk sayısı kadar yetişkinden ücret almaması bizimde çok hoşumuza gitti. Şimdi ne zaman İstanbul’a gelecek olsam müze hep aklımda. Böyle yerlerin artması dileğiyle, sevgiler.