21 Yorum

Şimdiki Aklım Olsa O Uyuduğunda Ben de Uyurdum

Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in bu ayki konuğu taaa Finlandiya’dan.

3,5 yaşındaki Olivia ve 10 aylık Daniel’in annesi Nilgün’le Finlandiya’daki doğum izninden iki çocuklu hayata kadar konuştuk da konuştuk… Önce yazıştık, yetmedi, Skype’tan söyleştik. Sohbetimizi buraya ancak bu kadar sığdırabildik, sığdıramadıklarımız bize kâr kaldı… 

***

Bize kendini anlatır mısın? Anne olmadan önceki Nilgün nasıl biriydi ve iki çocuk annesi Nilgün nasıl biri?
Açıkçası böyle diyince ben bile şaşırıyorum hala, iki çocuklu olduğuma… Arada fotoğraflara bakıp kendime hatırlatmam gerekiyor bu ben miyim diye! Anne olduktan sonra çok değişmediğimi umut ediyorum ama tabii ki hayat artık daha çok çocuklar etrafında şekilleniyor. Eskiden yeni yerler keşfetmek, haftasonu gezmeleri veya kendime ve hobilerime tutku derecesinde vakit ayıran, bir cuma-cumartesi gecesi dışarı çıkmayınca hayattan çok şey kaçırdığını düşünen biriyken, şimdilerde daha çok çocuklarıyla vakit geçiren ve zannediyorum daha az bencil bir Nilgün var.

Ne iş yapar Nilgün?
Nilgün uzun seneler Finlandiya menşeili bir telekomünikasyon firmasında (hiç anlaşılmıyor, değil mi?) finans departmanında farklı pozisyonlarda çalıştı. İstanbul’daki ofislerinden Dubai’ye Orta Doğu ve Afrika Bölge müdürlüğünde bölge finans departmanında görev aldıktan sonra Finlandiya’daki şirket merkezine transfer oldu. Tam o sıralarda ilk çocuğuna hamile kaldı ve gerisi geldi!

Açalım?..
Finlandiya hep ziyaret ettiğim, hem sevdiğim hem de benden uzak kalsın diye düşündüğüm bir yerdi… Zaten hayatımda hiç yurtdışında yaşayacağım ve yabancı bir eşimin olacağı da aklımın ucundan bile geçmezdi ama heyhat kader ağlarını örmüştü bile! Eşim oldukça uzun süre çeşitli Ortadoğu ülkelerinde yaşamıştı ve Dubai’de yaşadığımız süre boyunca günün birinde Finlandiya’da dönüş programları yapıyorduk. Sonunda benim buradan bir iş teklifi almamla taşınmamız gerçek oldu.

Sonra?
Olivia’ya hamile kaldığımda tam Dubai’den Helsinki’ye taşındığımız dönemdi ve hamile kalabileceğim hiç aklıma gelmemişti. Çünkü hem epey uzun süre çocuk istemiştik ve olmamıştı hem de iki ülke arasında evimizi taşıdığımız, haftalarca farklı otellerde kaldığımız, kilolarca bavulları oradan oraya sürüklediğim bir dönemdi. Helsinki’ye taşındığımız Ocak ayı -25c dereceyle son zamanların en soğuk ve en karı bol dönemdi. Taşındığımızda bende bir yeme isteği vardı ki sorma gitsin! Devamlı yiyorum ve devamlı yorgunum! İşte –ki yeni işe başlamıştım- başımı masaya koysam uyuyacağım, evde gözlerimi açık tutabilmek ne mümkün… Ben tabii bu belirtilerin hepsini havanın soğukluğuna, yazdan kışa taşınmamıza bağlayıp hiç hamile olabileceğimi aklıma getirmemiştim ki artık bir gün eşim bana acaba sen hamile misin dediğinde reglimin yaklaşık 3 hafta geçmiş olduğunu fark ettim. Hemen bir test, ardından bir test daha… Sonuç pozitif! İnanamadım, bi test daha… Ve evet hamileydim! Ama nasıl olurdu, ben daha önce tüm hesaplamaları doğru yapmış, ‘her şey’ kontrol altındayken hamile kalamamışken şimdi nasıl olmuştu da ipin ucunu bırakmışken hamile kalmıştım!

Sanırım yanıtı, sorunun içinde gizli: ipin ucunu bırakmak…
Aynen öyle… Sırada hastanemizi ve doktorumuzu bulma durumu vardı ve bizim nereye nasıl hangi hastaneye falan gideceğimizden bir haberimiz yoktu. Ben de google’da Kadın Hastanesi bulunca hemen ilk orayı aradım. Hemşireyle aramızdaki dialog aynen şöyle gelişti:

– Buyrun ben hemşire bilmemkim, nasıl yardımcı olabilirim?
– Merhaba ben Nilgün, jinekolog randevusu almak istiyorum.
– Şikayetiniz neydi?
– Şey, zannediyorum hamileyim…
– Hasta değilsiniz yani?
– Yok, galiba hamileyim…
– Hamile misiniz? Değil misiniz?
– Galiba hamileyim, bilemiyorum. O yüzden jinekolog ile görüşmek istiyorum. (Burada artık daralmaya başlamıştım)
– Eczaneden test alıp hamile olup olmadığınızı anlayabilirsiniz? (Benimle dalga mı geçiyor??)
– Evet, test yaptım. (3 tane demiyorum!)
– Sonuç ne?
– Pozitif!
– Tebrikler, hamilesiniz… (Benimle kesin dalga geçiyor!)
– ???
– Sizin doktora değil ‘neuvola’ya ihtiyacınız var, posta kodunuz nedir?

diyerek konuyu sonunda açıklığa kavuşturmuş oldu.

Finlandiya’daki gebelik takip sürecini anlatabilir misin biraz?
Burada hamile kaldığınızda direkt bağlı olduğunuz ‘Anne ve Bebek Sağlığı’ merkezine gidiyorsunuz ve ondan sonra her şey hemşirenizin kontrolünde devam ediyor. Tabii benim için o kadar kolay olmadı bu. Merkezi aradığımda 12. haftadan önce kontrole gitmeme gerek olmadığı, 12. haftamın olduğu tarihte tüm hemşirelerin dolu olduğu söylendi ve ben 14. haftamda ilk kontrolüme gittim! Bu arada tabii hiçbir bulantı vesaire olmadığı için hala hamile olmadığımı düşünüyordum. 14. haftamda hemşiremize gittiğimizde ben bekliyorum bir ultrason, bir kan tahlili vesaire… Yok, hiçbir şey yok! Hemşire tebrikler diyor, hamilesiniz, sohbet falan ediyoruz, o kadar! E ben bunları babycenter’da zaten okumuştum demek istiyorum. İlk ultrason 20. haftada! Ve artık o zaman gerçekten emin oluyorum hamile olduğuma… Toplamda 3 kez ultrasona giriyorum, üçüncüsü bizim ekstra istediğimiz, aslında gerek yok deniyor her şey yolunda olduğu için… Bir de 34 yaşında olduğum için amniyosentez oluyorum, o zaman ultrasonda kızımızı görüyoruz.

Anne bebek sağlığı merkezine başladıktan sonra süper düzenli bir şekilde hemşiremizi görüyoruz. Yanılmıyorsam 24. haftadan sonra her ziyaretimizde bebeğin kalp atışlarını radyo gibi bir aletle dinliyoruz ve sadece elle karınımı muayene ediyor hemşiremiz, bir de mezura ile ölçüyor. Annemlerin zamanında da aynen böyleymiş her şey…

Screen Shot 2015-03-03 at 8.32.05 AM

Benim Amerika’daki gebeliğim de böyle geçti. Öyle her ay ultrasona girmek gibi bir şey yoktu. Ben de toplamda üç kez girdim, ki biri amniyosentez sırasındaydı, yoksa ikiyle idare etmek zorunda kalacaktık…
Böyle anlatınca bilmiyorum ne kadar yansıtabiliyorum ama her şey çok ilkel gözükse de bir o kadar sakin, düzenli ve rahatlatıcı ki! Mesela ben doğumdan çok korkuyordum ve Türkiye’de olsam kesin sezaryen olacakken hemşiremizin beni doğuma hazırlaması, desteği ile hayatımın en özel gününü yaşayarak kızımı normal doğum ile dünyaya getirdim. Tahmin edersin ki ne kendi özel doktorum veya hemşirem doğumda yanımdaydı, çünkü zaten öyle bir ‘özel’ doktor durumu yok burada. O gün nöbetteki ebe doğumda yanında oluyor ve sadece acil ve bebeğin/annenin sağlığını tehlikeye atacak bir durum oluştuğunda görevli doktor müdahale ediyor. Şimdi farkediyorum ki galiba pozitif doğum hikayelerimi yazmam gerek.

Eh, bence de!
Sonra hastanede bizdeki gibi suit oda, özel oda talebi, oda kapı duvar süslemesi falan elbette ki yok! Biz bir kutu çikolata hemşirelere ikram ettik, çok şaşırmışlardı. Ayrıca ziyaret de yok! Sadece baba ve kardeş gün içerisinde ziyaret edebiliyorlar, anneanne dede arkadaş eş dost saat 18:00-19:00 arası. Zaten annemden başka kimse de ziyaretimize gelmemişti. Hatta ilk birkaç hafta kimse evimize bile gelmedi. Komşular istisnasız hepsi kapıdan çiçeklerini, hediyelerini iletip ‘biz sonra geliriz’ diyerek içeri bile girmediler. Biz tabii annemle bu durumu çok tuhaf ve ayıp bulduk. Sonra çok yakın bir arkadaşım bebeğimiz 2 haftalıkken telefonda ‘Emin misin, gelebilir miyim’ diye ezile büzüle izin istedi ve biz o kadar ısrar ettik ki sonunda geldi. Meğer burada bebek ziyaretinde söylenmeyen kural, bebeğin ve ailesinin özeline saygı olarak ve aileye bebekle geçirecekleri bu özel dönemde ilk 4 hafta kimse ziyarete gelmezmiş!

Finlandiya denilince aklımıza ilk gelen şey dünyanın en iyi eğitim sistemi. Biraz anlatabilir misin?
Biz henüz anaokulu safhasındayız, o yüzden ilkokul ve sonrasına dair izlenimlerim daha çok kulaktan dolma bilgilerden ibaret. Fin eğitim sisteminin oyun üzerine kurulu olduğunu biliyorum. Örneğin bir komşumun kızı ilkokulda, okul yarım gün sürüyor. ‘Sen işteyken kızın ne yapıyor?’ diye sordum, etüde kaldığını söyledi. Ancak alışık olduğumuz, ödev yapılan, soru çözülen etütten daha farklı bir düzen… Pasta börek yapıyor, dans dersi alıyormuş çocuklar…

Ne güzel…
Finlandiya’daki eğitim sistemi gücünü öğretmene yatırım yapmasından alıyor. Öğretmenlik gerçekten de çok saygın ve değerli bir meslek burada… Öğretmenlerin hepsi master’lı.

Eşitlikçi bir eğitim anlayışı var. Bir ara bir lisede Fince kursuna gitmiştim, nasıl içim gitmişti orada okumak için… Kızlı erkekli öğrenciler, mini etekli öğrenciler, engelli öğrenciler, başörtülü öğrenciler… Kimse kimseye tuhaf bakmıyor, herkes eşit. Ancak bundan hiçbir sorun olmadığı anlaşılmasın. Gençler arasında alkol kullanımı ve cinsel ilişkinin erken yaşlara inmesi oldukça önemli sorunlar. Yine eğitimle aşılmaya çalışılıyor bunlar…

Screen Shot 2015-03-03 at 8.35.35 AM

Sosyal devlet kendini doğum izni alanında da gösteriyor anladığım kadarıyla… Çok oturmuş bir doğum sonrası izin politikası var, doğru mu?
Evet, haklısın, oldukça başarılı bir doğum izni politikası var. Bir bebeğin anne ile geçireceği ilk 3 yılın çok önemli olduğu araştırmalarla kanıtlanmış. Finlandiya’da da bunu destekler şekilde hem annenin, istendiği durumlarda da babanın bebek ile 3 yıla kadar beraber olabileceği bir doğum izni durumu var. Bu iznin ilk 9 ayı ‘doğum izni’ olarak geçiyor ve bu dönemde ilk 3 ay tam maaş ile, geri kalan 6 ay maaşının belli bir oranında (özel bir hesaplaması var ama oldukça yüksek) gelirin oluyor.

Sonrasında?
Bebeğin 9 ayını doldurduktan sonra istenirse 3 yaşına gelene kadar ‘çocuk bakım izni’ olarak uzatılabiliyor ve bu dönemde devletten sabit bir aylık maaş ödeniyor. Ancak işin güzel tarafı bu 3 sene boyunca işyeri hiçbir şekilde seni işten çıkartamıyor! İşe dönmek istediğinde iki ay öncesinden haber vermek şartıyla sana aynı veya benzer bir pozisyonda iş ayarlamakla yükümlüler. Bu arada ilk çocuk 3 yaşını doldurmadan gerçekleşecek ikinci hamileliklerde bu bahsettiğim doğum izni en baştan başlıyor, arada işe dönmüş olmasan bile (Bu aynen benim başıma geldi de ondan çok iyi biliyorum). İlk üç seneden sonra da, çocuğun ilkokul birinci sınıfta olana kadar haftada üç-dört gün olacak şekilde yarı-zamanlı çalışma imkanın var.

Ve bu doğum izni ve doğum paketi vesaire evlat edinme durumlarını ve hatta eşcinsel çiftlerin çocuklarını da aynen kapsıyor. Eşitlik ilkesi ülkede her alanda kendini gösteriyor yani…

Derin derin iç geçirdim…
Dahası var: Finlandiya her bebek için aileye bebeğin yaklaşık ilk 6 ayını geçirebileceği birçok eşyanın olduğu bir kutu hediye hediyor. Kutuda bebek kıyafetinden, tırnak makasına, saç fırçasından uyku tulumuna kadar ve hatta ilk kışlık tuluma kadar her şey var. Ve en enteresanı kutunun en altı sünger ve uygun nevresimi ile bebeğin ilk günlerinde yatak olarak kullanılıyor. Bebekler anne karnından sonra küçük ve dar bir alanda kendilerini daha rahat hissettikleri için kutu buna çok uygun. Ama en komiği dünyada ilk iki ayını mukavva kutuda geçirmiş başka bir ırk da yok!

Peki sen lohusalık süreçlerini nasıl geçirdin?
Şimdi düşününce o kadar zor değildi ama tabii o zamanlar kendimi çok yetersiz, çaresiz, işte sütüm gelmiyor, şu bu olmuyor diye çok üzdüğüm olmuştu. Doğumdan sonra buradaki anne bebek sağlığı merkezindeki hemşiremiz bebeğimizin hemşiresi olarak devam ediyor. Böylelikle bebek bakımından lohusalık döneminde desteğe de aynı kişiyle devam etmek çok rahatlatıcı oluyor.

Yaşadığınız şehirde -ve hatta ülkede- senin ailen yok, anladığım kadarıyla bakıcı olayı da Türkiye’deki gibi değil. Çocukların bakımında kimden, nasıl destek alıyorsunuz, alabiliyor musunuz?
Yaşadığımız şehirde ailem yok, eşimin ailesi de Finlandiya’da olmalarına rağmen hem bize uzak bir şehirde yaşıyorlar, hem de zaten tahmin edersin ki burada aile ilişkileri bizdeki gibi değil… Yalnız olmak elbette ki çok zor. Birkaç hafta önce eşim de ben de çok hastalanınca çocuklar konusunda epey çaresiz kaldığımızı itiraf etmeliyim.

Bakıcı olayı nasıl oralarda?
Finlandiya’da bakıcı kültürü neredeyse hiç yok, hizmet ile ilgili her şey hem kısıtlı hem de çok pahalı. (Mesela, eve temizliğe gelen yardımcının saatlik ücreti 34 euro!) O yüzden de devletin ve Family Workers adında bir sivil toplum kuruluşunun ailelere çocuk bakımı konusunda yardımı oluyor. Bizim önceleri böyle bir yardımdan haberimiz yoktu, ama hiç uyumayan bir oğlumuz var! Uykusuzluk artık bizi çok yorup yıprattığında hemşiremiz bize bu sosyal yardımdan bahsetti ve evimize önce uyku eğitimi ile ilgili bir danışman ve haftada 1 gün 3 saat olmak üzere yardıma birisi gelmeye başladı.

Burada bir parantez açacağım: Çok komik, Finlandiya’da bebekler hava -15 derece olana gündüz uykularını dışarıda uyuyorlar!

Screen Shot 2015-03-03 at 8.37.53 AM

İskandinav ülkeleri için bunu duymuştum, ilk kez birinci ağızdan şahit oluyorum.
Evet, önceleri bana çok tuhaf gelse de, önce kızımı şimdi de oğlumu bol bol dışarıda uyutuyorum. Kolumda, ayağımda sallamak ve sinirlerimi bozmakla uğraşacağıma, kat kat giydirip, bebek arabasında, dışarıda uyumak için olan rüzgar geçirmez özel uyku tulumuna yatırdığımda daha arabayı dışarı çıkarmamla uyumaları bir oluyor. Sonra da bebek arabasını dışarıda bırakıyorum, park halinde. Bu da ilk başlarda bana çok çok garip gelse de çok yaygın bir uygulama… Bak burada da onunla ilgili bir video var (İngilizce)

‘Kötü hava yoktur, kötü kıyafet vardır’ derler ya…
Aynen… Hatta dışarı yemeğe çıktığımızda eğer bebeğimiz arabasında uyumuşsa, restoranda cam önüne arabasını park eder, biz içeride sıcak sıcak yemeğimizi yeriz. Şimdi bile yazması tuhaf geliyor ama bebekler hem bol bol temiz hava almış oluyor, hem de misler gibi uyuyorlar. Neyse konuyu toparlarsam, evimize yardıma gelen ‘tati’ de ilk geldiğinde oğlumun uyku vaktiydi ve oğlanı giydirip hazırlayıp kadıncağıza teslim etiğim, sonrasında da ‘Ben deli miyim eve ilk defa gelmiş birine çocuğu elimle verdim ya geri getirmezse’ diye önce kendimi sonra da eşimi yiyip bitirip sonra da arabayla onları aramaya çıkmışlığım var tabii! Bunu Finli arkadaşlarıma anlattığımda çok gülmüşlerdi.

Hem haklı bir endişe, hem de hiç şaşırtmayan bir davranış biçimi bence. Kesin ben de yapardım, çocuğa bakacak birini bulmuş olmanın heyecanıyla sürekli her yaptığımı sorgulayan iç sesin ortak yapımı! Peki, Finlandiya’da yaşamayı bir kenara bırakacak olursak, yoğun bir çalışma hayatından sonra iki çocukla evde olmak nasıl?
Hayat aynı yoğunluğuyla devam ediyor. Özellikle ikinci çocukla zamanın nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil, müthiş bir tempo. Ama açıkçası o kadar tatmin edici ki, doğrusunu söylemek gerekirse kurumsal hayatı ve getirdiği gereksiz stresi hiç özlemiyorum desem yeridir. Bu da benim için tuhaf bir durumdu eskiden. Çünkü yoğun çalışmayı ve aynı anda bir dolu şeyi bir arada yapabilmeyi (tam zamanlı iş, pilates eğitmenliği ve yüksek lisansımı aynı arada yapıp, sosyal hayattan da hiç geri kalmamıştım Dubai’deki günlerimde) çok severdim ve evde iki çocuklu bi ‘ev hanımı’ olabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Ama annelik de ‘multitasking’ (aynı anda birçok işi yapabilme) gerektirmiyor mu zaten?

Screen Shot 2015-03-03 at 8.39.49 AM

Yurtdışında, özellikle de Finlandiya’da çocuk büyütmekle ilgili tecrübe ve düşüncelerini paylaşır mısın?
Finlandiya gerçekten çok çocuk sever bir ülke. Her yere ama her yere, lüks bir restauranttan diş hekimi randevunuza bile çocuğunuzla gidebileceğiniz, emniyetli (son zamanlarda bunun ne kadar önemli olduğunu daha da çok anladım), insanları her ne kadar soğuk bulunsa da o mesafenin aslında çok özel olduğunu ancak yaşayınca anlayacağınız çok medeni bir yer. Bebek arabasıyla tüm toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabildiğiniz, arabayı iterken 8 takla atmadan tüm şehri rahat rahat gezebileceğiniz, çocuklar için her yerde (polis karakolu, hastane, postane, aklına neresi gelirse) bir küçük oyun alanı, bebek alt açma ünitesi (erkekler tuvaletinde bile!) olan bir yer.

Türkiye’den o kadar farklı bir tablo çiziyorsun ki…
Böyle yazınca sanki cennette yaşıyormuşuz gibi duyuluyor ama aslında dünyanın en karanlık ülkelerinden birinde yaşıyor olmak hiç kolay değil, hele bizim ülkemizden geliyorsan… Kasım ayında güney Finlandiya’da güneş kendini sadece 12 saat göstermiş! Tüm ay boyunca! Yani diyelim ki haftada bir gün öğlen güneş çıktı ve sen iştesin, koca bir ay hiç güneş görmeden yaşadın demektir! Ve bu çok ama çok zor bir şey! İnsanın ruhu daralıyor, bir kasvet ve rehavet hali. Biliyorsun, dünyanın intihar oranı en yüksek ülkesi burası… O kadar sıkıldığımı biliyorum ki hayatımda ‘soğuk olsun, ÇOK soğuk ve karlı olsun razıyım, yeter ki güneş olsun’ dediğim dönemler oldu, ciddiyim! Yazın günlerin aşırı uzun olması da ayrı bir tuhaf… Hem biz hem de çocuklar hiperaktif oluyoruz ve kimse uyuyamıyor, zombi gibi dolaşıyoruz. Çünkü bu aydınlık gerçekten gündüz gibi oluyor ve vücut bir türlü gecenin geldiğine inanmak istemiyor.

Böyle anlatınca zor gerçekten… Hepsini bir arada alsak? Hem medeniyet, hem dört mevsim ve mantıklı bir gece-gündüz dağılımı? Olmaz mı? Olmaz, değil mi? Teşekkür ederim.
Öte yandan, yurtdışında çocuk büyütmenin avantajlarından birisi elbette ki çocukların birkaç dil birden öğrenerek büyüyor olmaları. Açıkçası bu konuda ben ‘yaşa ve gör’ metodunu benimsemiştim, yani nasılsa İngilizceyi öğreneceklerdi, evde anne ve baba İngilizce konuşuyor ve Finlandiya’da okullarda 7 yaşından itibaren İngilizce, 9 yaşından itibaren İsveççe ve fazladan bir dil öğrenmeye başlıyorlarmış, eh babaları Fince ben Türkçe konuşuyordum, demek ki bu iki dili de öğreneceklerdi, daha fazla da araştıracak bir şey yoktu. Ama Olivia Fince’ye Türkçe’den daha hakim olmaya başlayınca ve benim başlangıç seviyesindeki Fince’mi çoktaaan geçince aramızdaki dil bariyeri beni çok zorladı. Ben Fince öğrenmeye çalıştım biraz, bir hızlandırılmış kursa gittim ama sonra işe dönünce kursa vakit kalmadı. Bu arada çok zor ve tuhaf bir dil olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Pamuk Prenses (İngilizce ‘Snow White’) Fince Lumikki! Ve her kelime böyle! Hiçbir ses çağrışımı yok, süper bir hafıza gerektiriyor. Ama hiç yılmadan Türkçe konuşmaya, mümkün olduğunca sık Türkiye’ye gitmeye, kitap okumaya özen gösterdik. Ve sonunda tam 3 yaşındayken Türkiye’de tatilimizde artık herkesle çok güzel Türkçe konuşur hale geldi ki hala benimle Fince konuşmaya devam ediyordu. Elinde sözlükle kızının söylediklerini anlamaya çalışan bir anne gözünde canlanıyor mu?

Evet, sanırım o sensin! Peki, Türkiye’ye dönmek?
Senelerce Cihangir’de yaşadım ve bana başka bir yerde yaşayamazmışım gibi gelirdi. Ama önce Dubai sonra Helsinki… Artık İstanbul’u en güzel biz yaşıyoruz — tatillerimizde! Trafikten bile şikayet etmiyoruz, hep özlediğim güzel İstanbul’u geziyorum. Galiba İstanbul’u uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli…

Screen Shot 2015-03-03 at 8.41.41 AM

Çalışma hayatına ne şekilde dönmeyi planlıyorsun, planlıyor musun?
Oğlum 2 yaşına bastığında çalışma hayatına dönmeyi planlıyorum. Kızım da 2 yaşında yuvaya başlamıştı, Daniel de 2 yaşında yuvaya başlarsa ben de işe dönerim diye tahmin ediyorum. Her ne kadar özlemedim desem de kızıma ve oğluma çalışan bir anne olarak pek çok katkımın olacağını düşünüyorum. Zaten 2 yaşından itibaren (hatta daha da erken bence) artık sosyalleşmeye ve yaşıtlarıyla beraber olmaya da ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsan hayalimde çantasını koluna takıp işe gitmek için evden çıkan bir anne yerine daha çok yaptığım işi onlara da gösterebileceğim, beraber büyütebileceğimiz bir iş var. Şimdilik ufak ufak altyapısını hazırlıyorum ama zamanın ne göstereceğini henüz bilmiyorum.

Ne gibi işler, paylaşmanda sakınca var mı? Belki benzer arayışta olan annelere fikir verir.
Tabii… Birisi beni çok heyecanlandıran, kendimde de çok faydasını gördüğüm pilates eğitmenliği, bir diğeri de şu an hala tasarım aşamasında olan bir bebek tekstili koleksiyonu var. Daha çok Finlandiya pazarı için düşündüğüm, bebekler için çok özel, kaliteyi ve sadeliği bir araya getiren bebek tekstili markası hayalim için de şimdiden ‘çalışmaya’ başladım diyebilirim. Bir de geçen doğum iznimde burada yakın bir arkadaşımla başlattığımız mini bir bakery’miz var, şu an ikimizin de aynı anda hamile kalıp bebeklerinin olması nedeniyle askıya alındı. Belki onda da bir hareketlilik olabilir. (Multitasking demiş miydim?)

Çocuklar olduktan sonra eşinle ilişkiniz nasıl etkilendi dersin?
Hiç etkilenmedi desem yalan olur! Hele ki oğlumuz doğduğundan ve hiç uyumamasından kaynaklanan zor zamanlarımız oldu, oluyor. Bir de yardımcı olacak kimse olmadığı için en son ne zaman beraber bir şey yapabildik hatırlaması zor (galiba ikinci hamileliğimde yurtdışına çıkmıştık bir haftasonu) Ancak eşim her konuda, özellikle de çocukların bakımı konusunda müthiş yardımcıdır. Bu anlamda birbirimize çok destek olduğumuzu düşünüyorum. Benim çocuklar için kariyerimi de bir süre askıya almamdan dolayı evdeki roller benim evde onun dışarıda net çizgilerle belirli olmasına rağmen evde her konuda çok destektir. Tabii ki anlaşamadığımız konular var, yok değil.

İkinci çocuğu düşünen ailelerin en büyük merak konularından biri ‘kardeşlerin arasındaki yaş farkı ne kadar olmalı.’ Sen, çocuklarının arasındaki yaş farkını nasıl değerlendiriyorsun?
Kızım ve oğlum arasında tam 2,5 yaş fark var. Şu an tabii ki çok zorlanıyoruz, her ikisinin de çok fazla şeye ihtiyacı var, hele ki ufaklık (10 aylık oldu) şu an çok talepkar, eh kızımız da aslına bakarsan (şu an 3,5 yaşında) hala çok küçük ve onun da bir sürü talebi var ve ona şimdiden ‘sen büyüdün, artık abla oldun’ demek bile çoğu zaman içimi acıtıyor. Ama şimdiden nasıl birbirlerine arkadaş olduklarını, nasıl paylaşmayı öğrendiklerini görünce çok rahatlıyorum. Evde gürültü patırtı son zamanlarda hiç eksik değil, genelde ya biri ya ikisi birden ağlıyor/bağırıyor, bazen tımarhaneden hallice oluyor ama umuyorum sonunda bunların hepsine değecek. Bazen de iyi ki yaşları bu kadar yakın eğer Olivia daha büyük olsaydı belki de ikinciyi hiç düşünmezdik diye düşünüyorum.

Büyük çocuğun rahatına alışınca, değil mi? Haklısın.

Bir günün nasıl geçiyor, anlatır mısın?
Sabahları genelde 5.30-6.30 arası uyanıyoruz, tabii Daniel genelde 12-2-3-4-5 gibi uyanmış, ağlamış zırlamış süt istemiş falan oluyor ama o ayrı konu… 6.30’da kalkmışsak şanslı oluyoruz yani… Olivia haftaiçi dört gün tam zamanlı olarak yuvaya gidiyor. Babası işe giderken onu da yuvaya bıraktığı için en geç 8’de çıkmış oluyorlar. Özellikle kışın bu evden çıkma işlemi epey meşakkatli oluyor haliyle, kat kat kat giyindikleri için! Eşim seyahatteyse ikisini de giydirip Olivia’yı yuvaya benim bırakmam gerekiyor.

Burada bile kat kat giyinmek zorken, orayı hayal edemiyorum ben!
Olivia yuvaya gitmek için çıktığında Daniel’in de bu arada kahvaltısını yaptırabilmişsem –mucize- onu sabah uykusuna yatırıyorum sonra ben de ortalık toparlayıp günün yemeklerini hazırlıyorum kahvaltı ediyorum. Dışarı çıkacaksak eşyalarımızı ve kendimi hazırlıyorum. Haftaiçi Daniel’i mutlaka ya bir müzikli aktiviteye ya kütüphaneye (evet çocuklarla en güzel zaman kütüphanede geçiyor) ya da bir oyun grubuna götürmeye çalışıyorum. Ayrıca anne-bebek pilates ve yogamız da var. Daniel uyanıp öğle yemeği yiyince çıkıyoruz, evdeysek oyun oynuyoruz. Sonra öğle uykusuna yatıyor. Uyandığındaysa genelde bir şeyler atıştırıp Olivia’yı yuvadan almaya gidiyoruz. Eve dönüş genelde müthiş telaş oluyor, babamız gelmemişse veya seyahatteyse bu saatler evde kaosun hakim olduğu saatler. Herkes yorgun ve aç ve bu annenin sadece iki eli var… O arada yemek hazırla/ısıt neyse, sofra kur, birini yedir öbürüne kızım yemeğini ye de biri yemem diye ağlasın öbürü süt diye bağırsın. Sütünü ver ekmeğim desin diye uzar gider.

Screen Shot 2015-02-27 at 1.23.15 PM

Yemek (mi savaş mı artık belli değil) faslından sonra biraz oyun (!) (kızım kardeşinin oyuncağını elinden alma, oğlum ablanın saçını çekme, dur oraya tırmanma, eyvah çiçek!, koltuklarda zıplamayın, kızım kardeşini çekiştirme, oğlum….!), sonra banyo ki o da ayrı bir hikaye… Pijamalar giyilir bazen akşam atıştırmalığı bir şeyler yenir. Sonra kitap okuma faslı ki bu da oğlum kitabı yeme, Olivia bugün sadece üç kitap, o Fince onu baban okusun diye gider… Biri beni babam uyutsun der, öbürü zaten durmadan bağırır, baba gelir yok beni annem uyutsun sen Daniel’i uyut der.. Akşam 8.30’da herkes uyuduğunda bu anne de artık serilmek üzeredir ama daha mutfak banyo salon toplanacak, yarının planı yapılacak, hatta belki de yemek pişirilecektir. Eh bu anne saçını da yıkayabilirse ne güzel olacaktır, değil mi?

Anlaşılan Finlandiya’da da anne olmak tozpembe değil!

Lambadaki cin gelse dese ki: ‘Bütün gün çocuklar benim… Onlara en iyi şekilde bakacağım. Sen git kendine vakit ayır…’ Nasıl değerlendirirsin bu teklifi? Gerçi bu anlattıklarından sonra sanırım bir fikrim var…
Önce epey bi afallarım ve ne yapacağımı bilemem herhalde… Sonra da kendimi dışarı atar, güzel ve uzuuun bir kahvaltıyla güne başlar –sıcak kahve- sonra bir süre sakince boş boş bir şey yapmadan durur, belki bir spa’da masaj yaptırır ve eşimle vakit geçirir ve sinemaya giderdim galiba…

Şimdi kısa kısa sorular soracağım sana, bir nevi anket soruları: Annelik yapmanın seni en çok zorlayan tarafı ne? Keşke farklı bir yolu olsaydı dediğin?
Bence her şey böyle çok çok güzel. Ya da ben anne olmayı seviyorum. Tabii ki bir sürü şikayet ettiğim, keşke dediğim zamanlar olmuyor mu? Oluyor ama yine de hiçbir şeyini değiştirmezdim.

Ne güzel… En sevdiğin tarafı peki? İyi ki böyle dediğin?
Karşılıksız ve koşulsuz sevgi olsa gerek. Ben ikinci kez hamile kaldığımda çok korkmuştum. Olivia’yı o kadar çok seviyordum ki sanki Daniel doğduğunda Olivia’yı daha az sevmek zorunda kalacakmışım gibi tuhaf, yazması da açıklaması da zor bir hüzün kaplamıştı içimi. Ya da sanki ikinciyi hiçbir zaman birinci kadar çok sevemeyecekmişim gibi!

Çok çok iyi biliyorum o hissi. İkinci bebeğini bekleyen birçok anne yaşıyor onu…
Meğer ne çok yanılmışım. Çünkü aslında paylaşıldıkça azalan bir şey değil, tam tersine çoğalan bir şeymiş sevgi! Ben kendimden nasıl bu kadar sevgi çıktığına, nasıl bu kadar çok çoğalıp taştığına çok şaşırdım. Ve iyi ki çocukların karşılıksız sevgileri var, en zor günde, en ennnn uykusuz sabahta bile anneleri ayakta tutan o sevgi, değil mi?

‘Kalbimde bir oda daha açıldı’ diye ifade etmiştim ben onu… Seninkiyle çok benzer hisler…

Kendine bir değerlendirme yapacak olursan, sence sen anne olarak neyi iyi yapıyorsun?
Çocuklarla sosyal bir anne olmaya çalışıyorum, hem kendi yaşıtlarıyla hem de yetişkinlerle bir arada olabilecekleri aktivitelere katılıyorum. Olivia 2 yaşına gelmeden önce sayısız kere sinemaya, kütüphaneye, diş hekimine, şirket toplantısına vesaire bol bol katılmıştı. Şimdi sıra Daniel’da…

Neyi daha iyi yapmak isterdin?
Bazen biraz fazla her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum ve fazla kuralcı oluyorum, şu saatte uyunur şu saatte bu yapılır gibi. Bu kendimin de çok planlı olmasından kaynaklanıyor galiba. Hoş ikinci çocuktan sonra pek çok kural bozulur hale geldi ama, biraz daha rahat olabilirim. Bir de çok sabırsızımdır. Çocuklara karşı çok sabırlıyım ama bazen şu giyinme konusunda sabırla beklemek yerine bir de bakıyorum ki başlamışım Olivia’yı giydirmeye…

Cümleyi tamamlar mısın: Şimdiki aklım olsa…
Ohooo bu sorunun cevabı bir tane olamaz! O kadar çok şeye şimdiki aklım olsa dedim ki… Ama ilk aklıma geleni:

Şimdiki aklım olsa ‘bu çocuk niye uyumuyor?’ diye kendimi paralamaz, yorgunluktan sokaklarda ağlamak yerine (gerçekten oldu) durumu kabullenir, nasılsa çok uzun sürmeyeceğini, bebeklerin ne kadar çabucak büyüdüklerini, göz açıp kapayıncaya kadar oğlumun 10 aylık olacağını kendime tekrar tekrar hatırlatır, tüm işleri bırakıp, sadece ve sadece en gerekli işleri yapar, o uyuduğunda temizlikti yemekti ıvırdı zıvırdı uğraşacağıma, o uyuduğunda ben de uyurdum!

Boşluğu doldurur musun: Anne olmadan önce … derdim/zannederdim/düşünürdüm.
Benden hiç iyi bir anne olmaz zannederdim… Ve bu anneler bazen ne kadar da abartıyorlar diye düşünürdüm.

“Anne olunca anladın” mı?
Anladım.

Tek cümleyle: sence kime ANNE denir?
Çocukları kendi bilmediği bir dilde konuşsa da onları yine de en iyi anlayan kişiye anne denir. Bazen sözlük yardımı gerekebilir!

Screen Shot 2015-03-03 at 8.44.52 AM

Prima

Bu söyleşi Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’in tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

21 yorum

  1. Şimdi 35 haftalık hamile bir kadına bu yapılır mı? Söyleşi çok güzelde olur mu yani 🙂 9 Ay mı 3 yaş mı, kutu mu? Böyle okurken koltukta çöktüm de bebeğimin tekmesiyle gerçek dünyaya döndüm. Bizde bir kutu gönderseler, o kadar uyduruk olur ki kuvvetle muhtemel daha eve gelmeden parçalanmış olur. Biz birde tabi çok üstün bir ırk olduğumuz için ! ne yani bebeğimizi bir kutu da mı büyüteceğiz deyip suratına bakmayız, cık cık çok ayıp 🙂

    • Sevgili Aysenur, mesajiniza cok guldum 🙂 Kutu hakkindaki yorumunuza yani, kesinlikle katiliyorum 🙂 Hamilelik harika bir donem, ben bir daha yasar miyim bilemiyorum, o yuzden nerede bir gebe gorsem cok duygulaniyorum. Umarim son haftalariniz harika gecer ve mis kokulu bebeginizi saglikla kucaginiza alirsiniz. Sevgilerimle, Nilgun

  2. Cok guzel bir soylesi olmus. Cok keyifle okudum. Finlandiya’ya sevgiler. Bir gun mutlaka ziyaret etmek istiyoruz 🙂
    Sevgiler.

    • Cok cok tesekkur ederim 🙂 Finlandiya en azindan bir kere gorulmesi gereken biryer bence, belki de 2 kere, 1 yaz 1 kis 🙂 Sevgilerimle, Nilgun

  3. Harika bir söyleşi olmuş 🙂 her satırını çok keyifle okudum.
    kızı 3 aylıkken işe dönmek zorunda kalan bir anne olarak en çok ta doğum izni olanaklarına hayran kaldım…

  4. Küçük Mucizem

    Ne yalan söyleyeyim orada yaşamak istedim. Kıskandım.
    Harika bir söyleşi.

    • Mesajiniza cok tesekkur ederim. Keyifli yanlarinin yaninda zor yanlari da var ama hangimizin hayati kolay ki 🙂 Bakiniz: #annelikherzamantozpembedegil 🙂 Sevgiler, Nilgun

  5. waawww dedim, yutkundum kaldım.
    resmen bir hayata imrendim.
    soğuktan, kıştan nefret ederim. güneşsiz ve denizsiz yaşayamam derim ama hayat böyle olacaksa kara kışa da, geceye de evet derim.
    yaşam standartları, imkanlar, sosyal hayat, kendini yetiştirebilme, çocuklarını yetiştirebilme…anlatılanlar o kadar uzak ki ülkemize, ağzımız açık okumuşuzdur hepimiz…
    teşekkür ederiz bu güzel sohbet için.
    mutluluklar dileriz 😉

    • Sevgili Aysen, mesajiniza ock tesekkur ederim 🙂 Keyifle okumaniza sevindim. Gercekten de insan cocuklari olunca herseye cok daha farkli gozle bakiyor, ya da kriterleri hemen degisiveriyor. Ben de kistan soguktan hic hazetmezdim, o yuzden Dubai’de yasamak benim icin cennetti 🙂 Ama simdi tekrar Dubai’ye doner misin deseler, onu bile 2 kere degil 4 kere dusunurum herhalde.
      Sevgilerimle, Nilgun

  6. çok ciddiyim söyleşi boyunca “misafirlerin ilk 4 hafta gelmemesi” konusu dışında hiçbir şeye deliler gibi özenmedim! ay doğum iznine bile bu kadar özenmedim 🙂

    çok güzel bir söyleşi olmuş.. 🙂

  7. çok içten bir sohbet 🙂

    • Blogcu Anne’yle baska turlusu pek mumkun degildi zaten. Skype’de birbirimizi ilk defa gordugumuzde sanki yillardir tanisiyor gibiydik 🙂

      Sevgilerimle, mesajiniza cok tesekkur ederim 🙂 Nilgun

  8. Bakıcı olarak size gelebilir miyim? Nolur. Para istemem.İki çocukla geleceğim. Yemeğimizi verin yeter 🙂

    Ayrıca 22 derece Bodrum havasında çocuklarına polar tulum giydiren annelere okutulmasını zorunlu tutsa biri keşke:)

    • :)))) Bodrumda polar giydirmeye cok guldum :))) Gercekten de cok dogru.. Annem hala bizi aradiginda ve cocuklar evde corapsiz veya fanilasizsa illa birsey soyler 🙂 Hatta bunca zamandir cocuklarin kisin disari cikmasina ve hatta ve hatta uyumalarina alisamamistir 🙂

      Sevgiyle kalin, Nilgun 🙂

  9. Soylesiyi cok begendim. Batida aile iliskileri Turkiye gibi “yakin” olmayabiliyor ama su var, biz o yakinligin zararini cok goruyoruz. Misal, miras icin kanli bicakli olan aileler, artik birbiriyle konusmayan kardesler. Hepimize ne kadar da tanidik.

  10. Çok güzel bir söyleşi olmuş. Bayıldım, gece yatmadan okumak istemiştim ancak çok yorgun olduğumdan dört saatlik bir uykuya büyük oğlumu okula gönderdikten sonra sabahın bu saatinde okudum ve çok keyif aldım, imrendim. Keşke bizde de olsa dediğim çok yer var. Kendi ülkemdeken bende çekiyorum yalnızlığı ve bazen diyorum ki çocuklarım büyüdüğünde gönüllü bakıcılık yapmalıyım günü birlik lambadan çıkan cin olmalıyım ailelere. Çünkü şuanda benimde en çok buna ihtiyacım var. Soğukta uyutma olayı temiz hava beraberinde gerçekten güzel fikir üç aylıkken oğlum Sahilde birşeyler içelim demiştik. Sohbet güzeldi. Oğlum açık havada tatlı tatlı uyuyordu tabii benim hasta olacak iç sesimin verdiği endişeyle. Ve eve geldikten sonra 16 saat hiç uyanmadan uyumuştu. Hastamı diye panik olmuştum. Hiç uyumayan bebeğin 16 saat kesintisiz uyku çekmesi. Beni hayrete düşürmüştü ve şimdi öğreniyorum ki açık havada uyutmak… Gerçekten kural olmalı. Bu güzel söyleşi için teşekkürler. Aydınlık günlere. Sevgiler

  11. Muhteşem ya hem finlandiya gibi şanslı bir ülkede yaşayıp hem türk gibi davranmak herkese nasip olmaz. Hanfende ne kadar şanslı oldupunun farkında mı acaba, bebek uyurken neden uyumaz anne kendini hırpalar anlayamadım, neden doktor ve ultrason arar hem neden dışarı çıkartmaz ki finlandiye 1 numara, harikasınız, lütfen finli gibi yaşayın

  12. Hyvää iltaa Helsinki 😀 Yoruma 2007 Eurovision’dan arakladığım bir cümleyle başlamak istiyorum, o sene Finlandiya’da yapılmıştı yarışma ve oyları veren sunucular bir jest olarak genelde bu cümleyi söylerdi. 2007 demişken, o zamanlardaki küçük ben bu röportaja bayılır, Finlandiya’yı iyice ütopya yerine koyar, orada yaşayacağı beyaz gecelerin hayalini kurardı. Ülkeler hakkında araştırma yapmayı çok severim, Finlandiya’da en çok araştırdığım ülkelerin başında gelir. Eski Finlandiya sevdam kalmasa da ülkenin devlet politikalarına çok özeniyorum, 5 milyonluk ülke tabii, çok da fakir değiller, neden hamile vatandaşlarına bir ”bebek kutusu” göndermesinler ki 😀 Fin eğitim sistemi apayrı bir güzellik, devletin çocuklara işlerine yaramayacak teorilerden çok gerçek hayat pratiğini öğretmesi… Çocuklarınıza ve size bu güzel ülkenin tadını çıkarabileceğiniz mutlu ve huzur dolu ömürler dilerim, bu arada Fince öğrenmekle alakalı Türkçe bir Facebook grubu,muhtemelen siz önceden keşfetmişsinizdir ama:
    https://www.facebook.com/groups/29046320865/?ref=br_rs