4 Yorum

Nasıl feminist oldum?

Aşağıdaki yazı Yorgun Anne rumuzlu Blogcu Anne okuru tarafından kaleme alındı. 

***

Nasıl feminist oldum?

Ortaokuldaydım galiba, gözlüklü, çok okuyan ve düşünen bir çocuktum. Kocaman bir aile yemeği yenecekti anneannede. Tüm çocuklar ve torunlar. Koca bir masa ve maharetli yemekler. Büyüklere ve “küçük”lere iki ayrı masa, çünkü kalabalıktan sığamayabiliriz o devasa şölen masasına. Torunlar geldiğinde, sahiden sığmıyoruz, anneannem görkemli masada oturması için torunları seçerken hiyerarşiyi yaşça büyüklerden yana değil, cinsiyet üzerinden bir tercihle netleştiriyor. Erkek torunlar ayrıcalıklı masaya geçiyor, yetişkinlerle… Ve kızlar küçük masaya. İçimdeki kırılma noktasının bu olduğunu söyleyebilirim. O gün içimde görünmez bir düğme oluştuğunu hissediyorum.

Yıllar sonra bir gün, bir erkek arkadaşım; “makul bir kadınsın aslında, ama içinde bir feminist düğmen var, ona basılı kalıyor bazen” diyor bir tartışmada, -canım, iltifat ediyor. Böylece o hayali noktanın adı konmuş oluyor. “Faşizm iki insanın arasındaki ilişkide başlar” diyen kitabı* hatırlıyorum ve hatta anlıyorum.

İlişkiler yaşıyorum, büyüyorum ve “ne günah işlediysek yarı yarıya” dizesi gibi işlemediğini görüyorum hayatın. Üzgünüm, ben kadın olduğum için daha büyük bedeller ödüyorum, daha günahkar kabul ediliyorum ve bunu hissettiğim an o nokta sızlıyor.

Boşanmam gerektiğini farkettiğimde büyük oğluma hamileydim. İnternette Mor Çatı’yı okurken, şiddet döngüsü görseline bakıp ağladığım an içimde sızlayan yer yine o noktaydı. Beni harekete geçiren de.

Şimdi koca bir kadın olduğumda Duygu Asena’nın bir kitabında** ne söylemeye çalıştığını anlıyorum. Aslında özgür müyüm diye derin sorgulamalar yaptığım zamanlarda o cesur kadın bilmeden basmış yine düğmeme, içimdeki gürültüyü düzene koyamadığım zamanlarda fark etmemişim. Uzun yollardan geçmem gerekmiş.

Kitaplığımdan başka bir kitap hatırlıyorum. Bir dostum imzalamış benim için; “kimsenin kışkırtılmadığı, bastırılmadığı bir insanlık için”… Kitap*** diyor ki; “Bir kadının kadın olarak, insan olarak yetileri, istekleri, beklentileri yerine, kendisinin başkasının gözüyle görmeye çalışarak olması istenen biçime girmesinin yaratacağı bunalımlar yok mudur?” Kendimi başkalarının gözüyle değerlendirmekle yıprattığım zamanların sonucunda, onca cümleden bunun altını çizmişim kitapta. Düğmeye basıyor bu cümle, ışıkları görüyorum adeta büyürken.

Anneler, annelerimiz… Sosyal medyada görüyorum; “şehzadem” diyor, “veliahtım, oğluşum, paşam, erkeğim” diyor, tırnaklarıyla kara tahtayı gıcırdatır gibi bir ses yankılanıyorsa içimde, yine o düğmeden.

Bir gece kitap okuma ve seviş koklaş zamanlarından birinde büyük oğlum “anne kızlar sadece peri olabilirmiş, erkekler korsan, süperman olabilir” diye başlıyor, “erkek”lerin olabileceklerini saymaya. “Hayır” diyor içimdeki düğme sevgiyle, “kızlar ne isterlerse olabilirler” O gece prenses yerine doktor olmayı seçen kızın kitabını okuyorum ona.

****

Yorgun bir anneyim ben. -ne tatlısınız, yorulmayan anne dediniz ve sahiden güç verdiniz.- Yorgun bir ebeveyn demek isterdim mesela, ne yazık ki kadın kimliği üzerinden cümle kurmak zorundayım, çünkü bekar bir baba aynı yorgunlukları yaşamıyor. Hayatına devam edebiliyor, hesap vermiyor ve sorumluluk almayabiliyor. “Erkek sonuçta” olduğu için kimse onu yargılamıyor, mahalle baskısıyla başetmek durumunda kalmıyor.

Hala “seni öldürmediğime dua et”, “kesip otoban kenarına atabilirdim, haberlerde okuyorsundur” diye cümleler okuyorum bana yazılan… O düğme alarma geçiyor bazen korkuyla ve kadınlardan güç alıyorum yine… “Geçecek” diyorlar, “buradayız” diyorlar. En önemlisi; “senin bir suçun yok” diyorlar.

Yetişkin öğrencilerimden biri ders arası sohbette “oldu canım, sen 6 ay doğum izni yap sonra hiçbir şey olmamış gibi işe dön” diyor kadın iş arkadaşına “şaka” yollu. Yine öğrencim olan kadın cevap veremeden, kulağımdan dumanlar çıkarak anlatmaya başlıyorsam, hep o düğme yüzünden. Çalışırken rastladığım kabalıklarla başa çıkabiliyorsam, “acaba alyans taksam da bekar anne olduğumu anlamasalar mı” diye sorduğumda silkinip kendime geliyorsam hep düğmeden. Bir kadını, bir insanı hiç yargılamadan dinleyebiliyorsam, sormuyor ve anlıyorsam…

Televizyonda o kadını izliyorum, iki çocuğu var, kürtaja izin vermiyorlar. Ağlıyorum. Kolundan bahsediyor, diğerlerine nasıl bakacağını düşünüyor. Birileri izlerken “bir manyaktan kurtulmuş, niye diğeriyle birlikte olmuş ki boşanmadan” diye düşünüyor, o an feminist düğmeme basılıyor işte. Anlayış ve şefkat akıyor içimden, destek olmak için ne yapabileceğimi düşünüyorum, bulamıyorum. Change.org’daki kampanyada “tecavüz edilip öldürülen” ifadesindeki yanlış habere takılıyorum, düzeltmelerini beklemem hep bundan. “Bir bebekten katil yaratan” zihniyeti anlamayı çalışmam da…

Feminist düğmem hep orada. Erkek kabalığı kadar, kadın fesatlığı da dokunuyor. Eleştiriler, yaftalamalar, etiketler çarpıyor. “O saatte ne işi varmış orada?” cümlesiyle ağrıyor. Bir kambur gibi taşıyorum onu gittiğim her yere. Taşıdıkça ağırlaşıyor.

Zamanlar geçiyor, çocuklarsız bir gece eve gece yarısı tek başıma dönüyorum. Yıllardır hayal ettiğim bir şeyi yapmışım, gece, yalnızım ve karanlıkta pedal çeviriyorum evime doğru. Güvende hissediyorum kendimi ve gülüyorum deliler gibi. Aslında özgürüm! İçimdeki “feminist düğme”yi sevmem ve kabul etmem kişisel tarihimde o geceye rastlıyor.

Kadınlar Günü… Çiçek böcek, sevgi, haydi el ele dans edelim, çiçek alalım kadınlara, çünkü onlar çiçektir değil mi? Değil. Teletubbie coşkusuna ihtiyacımız yok. İçinde o feminist düğmeyi taşıyan tüm “insan”ların günü aslında 8 Mart. Dünyayı daha güzel bir yer yaptıkları için hepsine sevgiler!

—-

*Malina, İngeborg Bachmann
***Aslında Özgürsün, Duygu Asena
***Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık, Erdal Atabek
****Zogi, Julia Donaldson

Yorgun Anne’nin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz. Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

4 yorum

  1. Sevgili Yorgun Anne,
    hikayeni bilmiyorum ama hem senin yazin hem de son donemlerde karsima cikan diger yazilari okudukca annemi daha cok dusunur oldum. Annem ve babam sosyalist, tobder catisi altinda yuruyus, eylem vb organize eden, omuz omuza mucadele eden 80 oncesi Turkiye’sinin idealist bir ciftiymis. Iste bir gun arabamiz fasistler tarafindan taraniyor, babam orada oluyor annem boynunun bir tarafindan girip diger tarafindan cikan kursuna ragmen mucize eseri hayatta kaliyor. 28 yasinda, biri 7 yasinda bir oglan digeri 3 yasinda bir kiz cocuguyla kucuk bir anadolu kasabasinda dul kaliyor. Annemin asil mucadelesi bundan sonra basliyor, cunku hem dul hem de cok guzel sarisin, mavi gozlu, alimli bir kadin, yil 1980 yer Turkiye… Her hareketime dikkat ederek, fazla goze batmadan buyudum iste. Annem babamin acisina bir de evlat acisi ekledi, 16 yasina getirdigi oglunu bir trafik kazasinda kaybetti. Kotu bir ikinci evlilik yasadi, akabinde benimle iliskisi bozuldu vs vs… ahhh, ben de ilk kez yaziyorum. Annemle iliskim simdi cok iyi, kalbimin bir tarafi hala kirik olsa da anneme ama bir kadin olarak annem hayatimdaki en guclu insan ornegidir. Asla yilmadi, devlette ozelde calisti. Inan ben de onun emeklerini bosa cikarmadim. Senin evladin da cikarmayacak ve hayati boyunca guclu annesini ornek alacak. Annem yerine babam hayatta kalsaydi annem kadar guclu, sevgi dolu ve basi dik olamazdi.
    Butun emekci, evde ya da iste, kadinlarin gunu kutlu olsun! Kimsenin cicegi bocegi bas taci degiliz ayrica 😉
    sevgilerimle

  2. Ona (feminist dugmesi) farkindalik dugmesi de diyebiliriz, kadinlar bazen farkinda olarak ama cogu zaman farkinda olmadan ayak uydurduklari ve onlari kolelestiren sistemden ancak ki birgun butun olanlarin farkina varip, cok sinirlenerek ve dortbir yandan kendilerine dayatilan ezberleri altust ederek kurtulabilirler.
    Yol cok uzun…Kendimi “kendini kurtarmis bir kadin ” olarak goruyorum, darisi herkesin basina diyorum. Cozum onerim: ise istemekle baslamali uzerine cok cok calisilmali, okumali ve yazmali (basli basina femisnist felsefe diye bir alan var, ancak o calismalari okuyunca birinin kalkip “kadin fitrati” uzerine bol keseden salladiginda ne kadar cahillestigini anlayabiliyorsunuz) ve kisinin kendisinin feminist degerleri icsellestirmesi lazim.
    Dunya bu konuda yol aliyor gibi gorunse de bizde batinin deyimiyle “barely scratching the surface” durumu var, yani yolun cok basindayiz.
    Not: femistlik erkekten siddet gormemek, sokakta istedigi gibi dolasmak hakki degildir. Bunlar sadece bireyselligini, kendine yeterliligini ve gucunu ispat etmis kadinlarin ve buna ikna olmus toplumun dogal davranislaridir.

  3. Geçenlerde bir arkadaş toplantısında dul olarak Türkiye’de yaşamak çok zor dediğimde bir bayan ben öyle olsam bile çok rahatlıkla yaşarım benim çevremde o tip rahatsız edici insanlar yok dedi ve acaba aynı ülkeden miyiz diye kendimi sorgular buldum neden acaba böyle hissettirildim. Benim çok önyargılı olduğum gibi bir tavrı oluştu. Daha Özgecan vakası çok yeniydi dulda değildi gencecik bir kızdı. Yok kabus muydu? O bayanın çevresini oluşturan insanlar vardı da ben öyle çevrelerde hiç yaşamamış mıydım…

  4. Ne guzel anlatmis diline saglik. Her cumlesine imzami atarim. Yillarca en cokta kendi ailemde bunu mucadelesini verdim. Babami ve abimi anladim erkeklerdi islerine oyle geliyordu ama annemi hicbir zaman anlamadim. Bu erkek ustunlugunu destekleyen erkeklere bunun normal oldugu duygusunu veren canim annemi… Bu konuda en cok kavgayi da hep onunla yapmisimdir bu yuzden…