13 Yorum

Baba gözüyle doğum

Aşağıdaki doğum hikayesi, bundan birkaç hafta önce yayınladığım Cincüce ve Orman’ın SSVD hikayesinin baba gözüyle anlatılmışı… Bir Dolap Kitap kapaklarından Yıldıray, kendi gözüyle anlatmak istedi doğumu, öncesini ve sonrasını… 

Böylelikle bana ilk kez bir babanın doğumda (ve öncesinde ve sonrasında) yaşadıklarını paylaşma fırsatı veren Yıldıray’a çok teşekkür ederim. Hep biz annelerin neler yaşadıklarını okuyoruz, ama babaların o süreçte nelerden geçtiğini bilmek bence çok kıymetli…

***

Artık iki çocuğumuz var. Banu bize muhteşem bir armağan daha verdi. Yalnız Orman’ı doğurmadı. Kendisini, beni ve Tayga’yı da yeniden doğurdu.

Hâlâ nutkum tutuk. Milyonlarca yıllık yaşam tarihinin yanında ben, altı üstü bir doğuma tanıklık ettim. Kişisel tarihim açısından bakınca, eşsiz bir deneyimdi. Bu kadar güzel olacağını bilmiyordum.

Doğuma kadar geçen sürenin her anı güzel değildi, ne yazık ki. Anlatmaya Tayga’nın doğumuyla başlayacağım.

Tayga’nın doğmasını beklemek çok güzeldi. Çok eğlendik ve birbirimizi daha çok sevdik. Doktorumuza güveniyorduk. Hastane güzeldi. Hastanenin yeri güzeldi. Sonra o son muayenede ne yapacağımızı şaşırdık. Su azalmış, bebeğin boynunda kordon varmış, riskliymiş, acilmiş, istersek başka doktora da gidebilirmişiz, tüm sorumluluğu üstlendiğimize dair bize kâğıt imzalatırmış doktor, acilmiş, hemenmiş! Bütün bunların ne demek olduğunu bile anlamamıştım. O sırada benim için önemli olan tek şey Banu’nun da Tayga’nın da bu işten sağ salim çıkmasıydı. Banu’nun vajinal doğum istediğini biliyordum ama paniğe kapılmıştım. Hamile kalmakla, doğumla ilgili konularda her zaman, “Benim için öncelikli olan senin isteğin,” dedim Banu’ya. Artık itiraf edebilirim, her seferinde kendimden o kadar da emin değildim. Banu ısrar etmedi. Etmek isterdi, bugün artık bunu biliyorum, ama o da paniğe kapılmıştı. Bir bilene daha soralım diyemedik. Elbette su azalmasını ve kordon dolanmasını o sırada mevcut olan diğer tıbbi şartlarla birlikte değerlendirmek ve ona göre yorum yapmak gerekir. Tam da bu nedenle avazım çıktığı kadar, “KANDIRILDIK!” diye bağıramıyorum, ama büyük olasılıkla kandırıldık.

Tayga, gerçekliğinden şüphe duyduğum nedenlerle, zamanından kim bilir ne kadar önce annesinin karnından kopartıldı.

Tayga hayata zorlama doğuma direnerek başlamıştı. Annesine bir koklatılmış, ardından kim olduğu hakkında bizim de hiçbir fikrimiz olmayan birisine teslim edilmiş ve her ikimizden de uzak bir yerde, başına gelenleri anlayamadan ve avazı çıktığı kadar bağırarak bir saatten fazla memeden mahrum kalmıştı. Evet, biliyorum, daha kötüsü olabilirdi, ama konu o değil. Yine de Tayga’yı Banu’nun kucağına verdikleri o ilk anı unutamıyorum. Gerçi mahremiyetimiz yoktu, oda ağzına kadar ziyaretçi doluydu ve ben ziyaretçilerin fotoğraf telaşına sinirlenene kadar mahremiyete ihtiyacımız olduğunu fark etmemiştim bile.

O gece pek uyumadık. Banu, ameliyattan çıktığı için rahat değildi. Tayga da rahat değildi. Ameliyatın yarattığı zahmetler bir süre daha peşimizi bırakmadı. Yok, kötü bir şey olmadı. Her şey normal seyrindeydi ki bu yeterli zaten. Sonuçta ameliyat ameliyattır ve zahmetleri gerekliliği oranında katlanılabilirdir.

Tayga’yla yaşam, birbirimize yaşattığımız en sevimsiz anlar dâhil, çok güzel. “Bu yeterli değil mi?” diye mi sordunuz? Bunu bir de Tayga’ya sormak lazım. Ayrıca yakın zamanda edindiğim bilgilerin ve deneyimin ışığında Tayga’nın da Banu’nun da daha az örselenebilecekleri, daha keyifli ve rahat kavuşabilecekleri bir olasılık olduğunu ve bu olasılığı (muhtemelen bizden çalındığı için) yaşayamamış olmamızın bıraktığı izleri açık seçik gördüğümden sorunuza yanıt vermeyeceğim. Elbette hiçbir şeyi önceden bilemezdim ve doğum bizim istediğimiz gibi gerçekleşseydi de kim bilir ne çok olumsuz durumla karşılaşabilirdik. Öte yandan hesabı olumsuzluklara göre yapsaydık kahvaltıda zeytin yemez, ayakkabı bağı kullanmaz ve banyoya elektrikli şofben takmazdık. Bir şeyleri göze almadan su bile içemeyiz.

Paragrafın başına sarayım: Tayga’yla yaşam, birbirimize yaşattığımız en sevimsiz anlar dâhil, çok güzel. Bu güzelliği çoğaltmak istedik. Karar verirken aklımızda, “Hiç değilse rövanşı alırız,” gibi bir düşünce yoktu. Bugün bildiklerimizi o gün bilmiyorduk. Basitçe, Tayga’nın bir kardeşi, bizim bir çocuğumuz daha olsun istedik. “İstedik, karar verdik,” filan diyorum ama şunu söylemeliyim: Bu konuda biz erkeklerin söz hakkı %49’dan bir tık fazla olamaz. Banu, tıpkı diğer kadınlar gibi, bedenini, ruhunu, ömrünü ortaya koydu ve biz erkeklerin empati bile kuramayacağı türden risklere meydan okudu.

Hamilelik süreci bu sefer zordu. Çok zordu. Hepimiz için. Anlatmayacağım.

Teknik konulara odaklanalım: Banu’nun hamile olduğunu öğrenince doktor aramaya başladık. Yaşadığımız kenti yeni değiştirmiştik. Daha taşınmadan tanıdığımız dostlarımız vardı ama ne olursa olsun biz göçmendik. Navigasyon teknolojisine rağmen yolunu izini, usulünü adabını bilmediğimiz bir yerdeydik. Doğum için bir doktora ihtiyacımız vardı, biz de dostlarımıza sorduk. Olumlu referansları olan bir doktora yönlendirildik. Gittik tanıştık. Bu doktor özel bir hastanede çalışıyordu. Banu SSVD istiyordu, doktora göre her şey yolunda giderse neden olmasındı. İyi. Hastane hiç içimize sinmiyordu ama başka dostlarımız da hastaneyle ilgili sağlam referanslar vermişti. Artık basiretimiz mi bağlandı, duymak istediğimizi duyup görmek istediğimizi mi gördük, bilmiyorum. Eğer doktor 35. haftada, “Zaten sezaryen olacağın için…” gibi bir laf etmeseydi daha da aymayacaktık.

Ben zorunlu askerliği yaptım. Eli kitap, bilgisayar faresi, çay bardağı gibi şeyler dışında bir şey tutmamış biz kent bebelerine tüfek ve gerçek mermi verip nöbet tutturdukları, devriye attırdıkları, ateş ettirdikleri ve ateş edenlere eşlik ettirdikleri halde kimse kalkıp da bize, “Ölürsün!” demedi. O doktor Banu’nun yüzüne, “Ölürsün! Sen ölmezsen bebeğin ölür!” dedi. Oradaydım. İçimde bir şangırtı koparken Banu’ya baktığımı anımsıyorum. Banu’nun son derece kendinden emin durduğunu gördüm. Net bir sesle doktoru sorguluyordu. Doktor, alışkın bir tavırla desteksiz atıyor, ölümden söz edip üzerimize korku salarak bize boyun eğdirmeye çalışıyordu. Ölüm çığırtkanlığının altını dolduracak en ufak bir bilgi kırıntısına bile ihtiyaç duymuyordu. Kim bilir çalıştığı hastaneyle nasıl bir sözleşmesi varsa, artık hangi kotaları hangi zaman aralıklarında doldurması gerekiyorsa, doğum başladıktan sonra sezaryen olasılığını bile, “Ölürsün! Bebeğin ölür!” diye savuşturmaya ve bir an önce Banu’yu masaya yatırmaya çalışıyordu. Düştüğü durumu hissettirdik ama çok da uğraşmadık. Banu o kadar kendinden emin, o kadar güçlüydü ki, enerjimizi buna harcamamamız gerektiğini hemen kavradım. Banu’nun içindeki ejderhayı daha önce birkaç kez görmüşlüğüm vardı, ama hiçbirinde bu kadar heybetli değildi.

Kadın doğum doktorları için ara taksim: Dilediğiniz kadar alının. Dilerseniz o doktoru savunun, ama emin olun, orada olup da bizi sezaryene ikna etmek için ne kadar zavallıca bir çaba harcadığını görseydiniz siz de utanırdınız. Tekrar izah edeyim: o doktor bize en ufak bir tıbbi / bilimsel bilgi sunmadı. Herhangi bir argüman, tez, hipotez, bok püsür sunmadı. Banu sezaryene itiraz eder etmez, “Ölürsün, sen ölmezsen bebeğin ölür!” dedi ve bunu sürekli tekrar etti. Meslektaşsınız, artık siz düşünün. Ara taksimin sonu.

Bir daha oraya gitmeye mecbur kalmamayı dileyerek terk ettik hastaneyi. Çarpışma bittikten sonra gelen o bocalama evresine girdik hızla. Biraz yürüdük. Banu ağlıyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Bocalamanın tek ilacı harekete geçmektir. Öyle yaptık.

Sevgili blogcu anamız Elif’in ve sevgili kardeşi Ece’nin desteği ve yönlendirmesi bizi doğal doğumu desteklediğini bildiğimiz bir doktora ulaştırdı. Bu doktor bizimle ciddi ve samimi biçimde ilgilendi. Bize uzun bir zaman ayırdı. O gün anlattıkları Banu’ya olan inancımı on kaplan gücüne ulaştırdı. Demek böyle doktorlar da varmış. Demek bilgilerini olanca açıklığıyla ve karşısındakini örselemeden, ezmeden, kendi istediğine yönlendirmeden paylaşan doktorlar da varmış.

Ve bu doktor bizi yeni doktorumuza yönlendirdi. Ruhunu hastane işletmeciliğine teslim etmiş bir doktorun kötücül kehanetlerle bizi korkutmak için harcadığı zavallı çabayla karşılaşmamızdan sonraki üçüncü gün, artık doktorumuzu bulmuştuk. Banu’nun neşesi yerine gelmiş, morali düzelmişti. Artık ben de kendimi daha iyi hissediyordum. Yine de hafif bir yorgunluk hissi kalmıştı üzerimde. Sağlık sektörüne karşı yıllardır içimde mayalanan güvensizlikle birleşince beni biraz huysuz biri yapıyordu bu durum. Olumsuz tecrübemizden sonra görüştüğümüz her iki doktor da de içimi rahatlatmıştı ama o kadar sevimsiz deneyimlerim vardı ki, sağlık sektörüne, ilaç tüccarlarına, hastane yönetimlerine, genel olarak doktorlara güvenmekte hâlâ zorlanıyordum. Elif’e telefon ettim. Benimle uzun uzun konuştu. Kendimi daha iyi hissettim. Bu konuşmadan Banu’ya söz etmedim.

Yeni doktorumuz da bize uzun bir zaman ayırdı. Banu’nun tıbbi geçmişini, mevcut durumunu, ruh halimizi inceledi. O da bizden emin olmak istiyordu. Haklıydı da. Sistemin içinde, sistemin enstrümanlarıyla akıntıya karşı yüzmeyi tercih etmişti. Bunu yapan bir avuç insan vardı zaten. Bizi onlardan birine, bir ebeye yönlendirdi. Ebemizin ismini duyar duymaz, Elif, “Emin ellerdesiniz, üstelik bir dost kazanıyorsunuz,” demişti. Kendisiyle tanışınca Elif’in kehanette bulunmadığını hemen anlıyorsunuz.

Ebemizle buluştuk. O da bize geniş bir zaman ayırdı. Uzun uzun konuştuk. O, ebelerin doğumda bir nevi doktor asistanı gibi değil, (eskisi / olması gerektiği gibi) etkin rol alması gerektiğine inanıyor ve bunun için çalışıyor. Tanışmanın ardından doğum eğitimi geldi. Doğum psikoloğu ile orada tanıştık. Böylece ekip tamamlanmış oldu. Yola koyulmuştuk.

Muayeneler. Son muayene. Doktorun ağzından duydum: Hiçbir doğum emaresi yok. Her zamanki gibi bir gece geçirdik. Saat 1 gibi yattık.

Neden uyandığımı bilmiyorum, bir şeylerin yolunda olmadığının farkındaydım. Banu ayaktaydı. Ne söylediğini anlayamıyordum. Kötü bir şey mi oluyordu? Ne olabilirdi ki? Durumu anlayıp ne yapmam gerektiğini bilinceye kadar sakin kalmalıydım. Banu, “Suyum geldi,” dedi. Tamam. Ne yapacağımı biliyordum ama aniden uyanırken salgıladığım adrenalinin kolumu bacağımı kamaştırarak yol aldığını hissedebiliyordum. Sakin kalmalıydım. Banu’ya yardım et. Tayga’ya bak. Doktorla konuş. Ebeyle konuş. Giyin. Çantayı kontrol et. Tayga’ya bak. Telefon şarjı, kimlik, para gibi şeyleri kontrol et. Tayga’ya bak. Örümceği avla. (Evet, yola çıkmadan önce örümcek avlamamız gerekti.)

Yola çıkar çıkmaz Banu’nun karnı ağrımaya başladı. Daha doğrusu ben karın ağrısı sandım, çünkü suları geldikten sonra Banu defalarca tuvalete gitmek zorunda kalmıştı. Meğer doğum başlamış, benim karın ağrısı sandığım dalgaymış.

Hastaneye vardık. Bizi karşıladılar. Nöbetçi ebe muayene etmek için Banu’yu doğum odasına aldı, beni dışarıda bıraktı. Böyle olmaması gerekiyordu. Doğumun her aşamasında, her anında Banu’nun yanında olacaktım. Hata mı etmiştim? Neden ısrar etmemiştim? Ebemiz orada olsaydı keşke. Çığlık! Banu çığlık atıyor. Canı yanmış, sesinden anlıyorum. Zorlasam açarım o kapıyı. Olay çıkarmak işimize yaramaz. Sakin. İşte Banu geliyor zaten. Bizi bir odaya aldılar. NST çalışıyor. Banu oturamıyor, yatamıyor. Dalgalar düzenli. NST’den de takip edebiliyorum. O cihazın ekranında ilk defa, ikinci doğumda 100 rakamını gördüm. Yükseliyor, zirve yapıyor, düşüyor. Ebemizin eğitimde anlattığı gibi oluyor. Banu’nun yanındayım, ona sarılıyorum. Kolunu seviyorum. Nöbetçi ebe ha bire araya girip bana bir şeyler imzalatmaya çalışıyor. Sinirlenmeyeceğim. Ebemizi arıyorum. Yolda. Bütün dikkatimi Banu’ya vermek istiyorum. Banu su istiyor, bir şeyler yemek istiyor. Hepsi var, hazırlıklıyız. Nöbetçi ebe Banu’yu doğumhaneye götürmek istiyor. Kendi ebemiz gelmeden gitmek istemiyoruz. Banu’yu kimselere teslim etmek istemiyorum. Ebemizi bekliyorum. Doktorumuz da olur. İkisi de yoklar. Dalgalar sıklaşıyor. Bu sefer doğumhaneye gitmeyi Banu istiyor. Geriliyorum, güvensiz hissediyorum ama itiraz etmiyorum, gitmeyi isteyen Banu. Bu sefer yanında olmama kimse engel olamaz.

Doğumhanedeyiz. Nihayet ebemiz geliyor. Rahatlıyorum. Muayene ediyor. Doğum çoktan başlamış, “Uzun sürmez,” diyor. Bir iki dakikaya ihtiyacım var, kendimi azıcık bırakmalıyım. Banu’yu ebeyle bırakıp başka bir odaya geçiyorum. Birkaç dakika oturuyorum. Saatlerdir tuttuğum çişimi yapıyorum. Tekrar hazırım. Banu’nun yanında yerimi alıyorum. Doktor da geliyor. Ebe Banu’nun diğer yanında. Dalgalar geliyor. Banu nefes alıp veriyor. Elimi tutuyor. Kolunu okşuyorum, saçlarını seviyorum, alnını öpüyorum, onunla birlikte nefes alıp veriyorum. Ters bir şey olursa ebe ve doktor müdahale edecekler. Dalgaların arasında Banu’yla göz göze geliyoruz. Birbirimize gülümsüyoruz. Böyle hayal etmiştik zaten. Biz birbirimizin gözlerinin içine bakıp gülerken doğacak bebeğimiz. Kafası göründü bile. Banu uzanıp dokunuyor. Bedeni sakin şimdi. Bebek de Banu da çok çalıştılar. Doğumdan önce azıcık dinleniyorlar. Eğilip kulağına onu ne kadar sevdiğimi söylüyorum. Tekrar başlıyoruz. Kafa çıktı işte. Omuz, kol ve ayaklar. Orman doğdu. Doğar doğmaz Banu kucağına alıyor Orman’ı. Tam kalbinin üzerinde tutuyor bebeğimizi. İlk sütünü emiyor Orman. Gülüyoruz. Tayga da burada olsaydı…

Banu ayağa kalkmaya hazır. Orman’ı göğsüme alıyorum. İlk kontrolleri yapılırken yanındayız. Banu ayakta. Orman’ı kucağına alıyor. Usulen birkaç saat bekleyeceğimiz odaya geçiyoruz. Akşam evdeyiz. Kendi yatağımızda uyuyoruz.

fotoßraf 4

Banu’nun sezaryenden sonraki haliyle vajinal doğumdan sonraki hali arasında o kadar büyük fark var ki, anlatamam. Sezaryenden sonra bebekle aralarındaki ilişkinin temelleri açısından son derece önemli olan bir süre boyunca bebeğiyle doğru düzgün ilgilenemedi. Çünkü ameliyatlıydı, karnı dikişliydi. Vajinal doğumdan sonraysa doğumhaneden kucağında bebeğiyle çıktı ve gündelik yaşamına döndü. Aradaki farkın büyüklüğü, sezaryen sonrası kadına ve bebeğe ödetilen bedelin büyüklüğünü de gösteriyor. Farkındayım, Orman’ın doğumu beklenenden daha kolay bir doğumdu. Ve her sezaryen tecrübesi de bizimki gibi olmayabiliyor. Ancak her vajinal doğum hikâyesi böyle olmasa da olma olasılığı var. Sezaryen ise her şartta bir ameliyat.

İyi de, biz tıp eğitimi almamış insanlar doktorların sezaryen kararından nasıl emin olacağız? Asla olamayacağız. Hastanelerde ardı ardına yapılan o sezaryenlerin doktorun işten saat beşte çıkması, hastanenin donanımını, personelini, mekânlarını uzun süre meşgul etmemesi için yapıldığı şüphesinden kurtulamayacağız. Eğer doktorun doğumun başlamasını bile beklemeksizin sezaryen yapma isteğini sorgulamazsak, tıbbi gerekçelerinden ve samimiyetinden emin olmazsak, şüphelerimizden kurtulamayacağız. Eğitimli ebeler asıl görevlerine, doğum yaptırma işine geri dönmez de doktor asistanı olarak kalmaya devam ederlerse, şüphelerimizden kurtulamayacağız. Erkekler sorumluluklarının farkına varıp onları üstlenmedikleri, kadınları yalnız bıraktıkları sürece şüphelerimizden kurtulamayacağız. Doktorlar normal doğumun da, sezaryenin de, sezaryen sonrası vajinal doğumun da çeşitli riskler taşıdığını itiraf etmediği sürece şüphelerimizden kurtulamayacağız. Eğer kimi doktorların durmadan söyledikleri gibi risk başa gelmeyince %0, gerçekleşince %100 oluyorsa, her biri kendine göre riskli eylemler arasından doğal / normal olanı neden seçmeyelim ki?

Orman doğalı iki haftadan fazla zaman geçti. Tanık olduğum doğumun büyüsü sürüyor. Herhalde bundan sonra hep büyülenmiş olarak kalacağım. Yine de yazabilecek kadar alıştım sanırım.

Doğum büyülü bir olay. Çoğu zaman dişi bedenle içindeki bebeğin birbirlerinden başka desteğe ihtiyaç duymadan gerçekleştirdikleri bir büyü bu. Evet, doğum beni büyüledi. Aynı zamanda erkek olarak ne kadar basit bir canlı olduğumu da hissettirdi. Doğru düzgün ifade edebileceğimden şüpheliyim ama denemek istiyorum: Kadının can verme ve dünyaya getirme ayrıcalığı karşısında erkek türünün hissettiği bu yoksunluk / eksiklik duygusunun kadına karşı girişilen her türlü olumsuz eylemin temelinde yatan nedenlerin en önemlisi olduğunu düşünüyorum artık. Azıcık empatiyle kadının yanında yer alabilecekken, erkek, yoksunluk / eksiklik üzerinden kendini konumlandırıp kadının yaratıcılığını iğdiş etmek için her fırsatı değerlendiriyor, icatlar yapıyor, yöntemler geliştiriyor. Uzun lafın kısası, tanrı ya da tanrılar var mı, yok mu bilmiyorum ama dünya milyonlarca tanrıçayla dolu. Kesin bilgi.

fotoßraf 5

13 yorum

  1. Ben bu yazıya bayıldım, hele o son paragraf beni benden aldı 🙂 İnsan kitaplarla bu kadar iç içe olunca bu kadar da güzel yazıyormuş demek ki .. Benim eşim de benimle birlikte doğuma girdi, sizin kadar bilinçli değildi belki ama yine de ( ve iyi ki ) yanımdaydı .. Oğlumuzu beraber karşıladık,hastanede bir odamız bile olmadı bizim, sancı odasından doğumhaneye, doğumhaneden sonra usülen 1-2 saatliğine tekrar sancı odasına, oradan da evimize gittik.. Doktorum gelmeden önce hemşire tarafından kimseye sormadan verilen suni sancıyı saymazsak muhteşem bir deneyimdi, ne zaman doğum konusu açılsa “iyi ki normal doğum yapmışım” diyorum ve şartlar elverdiği, kendileri de istediği sürece her anneye bu duyguyu yaşamalarını tavsiye ediyorum.. Sevgiler..

  2. Bir baba olarak yazdıklarınız çok etkileyici. Normal doğum yaptım ve inanın ben bile sizin kadar güzel hissedip yazamazdım. Özellikle son paragraf da yazdıklarınız inanılmaz derece de gururlandırdı. Keşke tüm erkekler bunun farkında olsa ve eşlerine bunu hissettirebilse…
    Çocuklarınız ve eşinizle mutlu bir ömür diliyorum.

  3. Ne muhtesem sozler!! Ben de normal dogum yapmis bir kadin olarak,yazdiklarinizi tekrar yasadim. Esim de benimle birlikteydi ayni sizin esinizle oldugunuz gibi. Fakat anlat deseler, bu kadar guzel bu kadar net anlatamazdim herhalde. Dogumdan sonra esim herkese terminator karim benim diye anlatiyordu Allah size de eşinize de cocuklarinizla birlikte uzun omurler versin insallah

  4. ben epidural sezaryen ile doğurdum. doğumdan önce tek şartım kafamın yerinde olması (yani tümden bayıltılmamam) ve eşimin yanımda olmasıydı. en doğru kararmış eşimin yanımda olmasını istemem. bebek bir ekip işi ve doğum ne şekilde olursa olsun o doğumhanede ya da ameliyathanede ekip tam takım yerinde olmalı bence. eşim bazen “arin’i senin karnından çıktığını görene kadar içinde insan olduğunu idrak edememişim meğer” der. bir şey söyleyeyim mi ben de pek idrak edememişim, zaten bence ne şekilde doğurursak doğuralım o yüzden doğum bu kadar etkileyici geliyor bize:)

    birinci ve ikinci çekmecelerinizle mutlu bir ömrünüz olsun. sevgiler.

  5. Muhtesem anlatmışsınız. Bende eşimin işi nedeniyle amerikada bulunduğumuz için doğumlarımı orada yapmıştım. Normal doğum yaptıktan 1 saat sonra kolidorda yürüyüş yapabiliyorum. Ama asıl hoşuma giden hemşirenin bebeğin ilk kontrollerini yaptıktan sonra bebeği üzerinde sadece bezi kalacak şekilde soyup, bana da göğsümü açtırıp ‘bu küçük bey şimdi biraz burda keyif yapsın’ deyip oğlumun göğsümde saatlerce uymasına izin vermesi oldu. Doğum bitmesine rağmen hala oğlumu vücudumun bir parçası gibi hissettim a saatler boyunca….

  6. Yıldıray Bey’i ve eşi Banu Hanım’ı yeni doğmuş bebekleri Orman için tebrik ediyor ayrıca bilinçsiz doktor ve bilinçsiz anne babalara örnek teşkil ettikleri için de kutluyorum.
    Bknz. böyle babalar da var.
    Bade İşçil’in boşanma dilekçesi ortaya çıktı
    “Davalı koca her sinirlendiğinde sözlü şiddet uyguluyor, bağırıp çağırıyor, onur kırıcı davranışlarda bulunuyordu. Bade Süalp, düzelir umuduyla hep sessiz kaldı. Ancak bekleyiş, yerini korku ve huzursuzluğa bıraktı. Davalı koca, 8 aylık çocuğunun yanında bile öfkesini kontrol edemedi. ‘Bu çocuğu ben kendi kurallarıma göre büyüteceğim, sen karışamazsın. Çocuğu emzirmeyeceksin, kucağına almayacaksın, sütünü biberona koyacaksın dadı verecek, çocuk 2 yaşına geldiğinde Londra’ya yatılı okula göndereceğim, artık göremeyeceksin’ diyerek yeni doğum yapmış Bade Süalp’i psikolojik yönden yıprattı. Doğumun gerçekleştiği gün de doğumhaneye girerek bebeğin anne ile duygusal bağı kesilsin diye göbek bağını kendisinin kesmek istediğini söyledi, huzursuzluk çıkardı. Boşanmak için 600 bin lira tazminatın yanı sıra çocuğu için aylık 30 bin lira iştirak nafakası ve kendisi için aylık 40 bin lira tedbir nafakası istiyoruz. Ayrıca 6 ay süreyle tedbir kararı verilmesini ve davalı kocanın derhal evden uzaklaştırılmasını talep ediyoruz.”

    Kaynak: Mynet Haber

  7. Uzun zamandır hiç bir yerde tüylerimin her an diken diken olduğu bir yazı okumamıştım..”Tayga da burada olsaydı” kısmı beni benden aldı..

  8. Çok güzel Çok duygusal bir yazı tüm gercekligiyle anlatilmiş sezeryan hikayesi nasılda benimkine benziyor bebeğim şuan sekiz aylik ve ben hala böyle bir yazı karşısında deliler gibi ağliyorum… Bebeğimin doğduğu ilk 3 ayı hatırlamak bile istemiyorum ki pekte hatirlamiyorum zaten genel anestezi ile doğum yaptığım için elif hanım galiba psikolojik destek almam lazım lutfen yardimci olabilirmisiniz

  9. O kadar o kadar güzel yazmışsınız ki ben buraya ne desem boş. Bir doğum ve sonrası ancak bu kadar güzel paylaşılabilirdi. Okurken kendimi yanınızda, tüm o duygularınızı paylaşıyor hissettim. Ben kendi sağlık sebeplerim dolayısıyla sezaryenle doğum yaptım ama bebeğimi kucağıma ilk verdikleri anı hiç unutmadım, unutmayacağım. O minicik ağzıyla bana yapıştığında ve sonrasında emzirdiğim 11 ay boyunca bunun bir mucize olduğunu hep hissettim.
    Size Orman’ınız, Tayga’nız ve birbirinizle hep böyle sevgi dolu, sağlıklı, mutlu günler diliyorum.

  10. Muhtesem bir yazi. Anlatiminiz öyle güzel ki sanki e-kitap okuyor gibi hissettim, bir tikla diger sayfalara gecebilseydik keske, dedim. Esinizin yazdigi dogum hikayesini de okumustum. Kadinin ve erkegin gözünden pozitif dogum hikayesini okumak gibisi yokmus meger Ailenizle birlikte saglikli, mutlu günler dilerim.
    Sevgiler.

  11. Cok, cok guzel bir yazi. Banu Hanim’in yazisi gibi bu yazi da beni cok duygulandirdi. Ne kadar guzel babalardan da duymak, onlarin dunyasindan bakmak.
    Cok zor cok dogum haklari icin savasmak. Herseyden once bir bilgi dengesizligi soz konusu. Sonucta tip diplomasi olan cogumuz icin sen ben degil, size saglik hizmeti veren kisi. O yuzden anne babalarin “Peki” degisini kesinlikle anliyorum. Bu arada bu nasil bir etiksel cokuntu, doktor hasta kacmasin diye Ssvd’ye “tamam” demesi, 35 haftada yan cizmesi. “Aman para baskasina gitmesin, ben oyaliyim” demis resmen bu doktor. Kordon konusu ise ayri bir bulmaca. Yahu anladigim ve yasadigim/deneyimim kadariyla gelismis ulkelerde rutin ucuncu trimester ultrasonu diye birsey yok. Boylece kordon krizi diye birsey de olmuyor. Evvelki gun doktoruma “ucuncu trimesterde bir ultrasona girecek miyim diye sordum, tam bildigim gibi “buyuk ihtimalle hayir. Rutin protokol degil, suphelendigimiz birsey yoksa yapilmiyor. Zaten oyle 20. hafta gibi “eglenceli” bebegin tamamini gordugun bir ultrason degil” dedi. Sanki Turkiye’de birileri “sezaryen oranini nasil arttiririz” diye dusunup, tasinmis.
    Ama sezaryeni kabul eden aileleri anliyorum. Sonucta doktorlarin vajinal dogum deneyimi az. Arz talep meselesinin cok otesinde bir mesele.

  12. Ben de 6 sene önce bizim Tayga’mızın doğum hikayesini böyle anlatmıştım:
    https://babayizbiz.wordpress.com/2009/09/09/detaylar/
    ve
    https://babayizbiz.wordpress.com/2009/09/14/detaylar-part-2/
    Biz de boş diiliz yani..ehum:)

  13. Merhaba cok guzel dile getirmissiniz bende ozel hastanede bir doktora gidiyordum dogum yaklastiginda bana normal dogum yapamazsin sezeryan olacaksin dedi ama ben normal dogum istiyordum doktora hicbirsey demedim ve ciktik odadan ve bebegimin gunu geldiginde gelecegini biliyordum oylede oldu normal dogum yaptim iyikide doktorun sozunu dinlememisim