8 Yorum

Plazaların içine hapsolmuş hamileler

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Ayşe Beden Decan tarafından kaleme alındı.

***

Alıp başını gitmiş bir ‘yetememezlik korkusu’ sarmış tüm anneler olarak her tarafımızı… Bu hep böyle miydi? Yoksa bu da müthiş milenyum doğruların bir tanesi midir? Hep en iyisi, en mükemmeli olalım. Sakın hiç hata yapmayalım. Kariyerimizden, vücudumuzdan ve kendimizden ödün vermeyelim. Peki, gerçekte nasıl oluyor bu işler? Buyurun aşağıda beraber okuyalım…

Hamile olduğumu öğrendiğim zaman büyük Amerikan bilişim şirketlerinden bir tanesinde satın alma müdürü olarak çalışıyordum. Çoğu gün eve sadece uyumak için gittiğim, tatillerde bile bilgisayarımı yanımda taşıdığım ve ne kadar uzakta olursam olayım her zaman ulaşılabilir olmak zorunda olduğum ve eşimin uyumasını fırsat bilip tüm boş zamanlarda çalıştığım bir işe sahiptim.

Hamile kaldığımda tüm bunların değişeceğini düşünmüştüm. Artık her şey tozpembe olacaktı… Hamileydim ya, herkes bana özen gösterecek ve daha insan gibi çalışacaktım. Hamilelik haberimin keyfini çıkaramadan sanki tüm dünya bu anı beklemiş gibi art arda şirket içinde hamilelik haberleri almaya başladım. Ben kendi sevincimi yaşayamadan (tüm hayatım boyunca vicdan azabı yaşamadan yemek yiyebilme hayallerimi hep bu döneme saklamıştım da…) dört bir yanımda kalori hesaplamaları, diyetisyen randevuları, en iyi bakıcı nasıl olmalı konuşmalar ve hatta ileride çocuklarını gönderecekleri okullar için şimdiden listeye girme çabaları kol gezmeye başladı.

Sanırım en korkuncu benim de kendimi tüm bu sürece olduğu gibi bırakmam oldu. Artık hamilelikte benim için tıpkı iş hayatında olduğu gibi ‘En İyi’ olma çabasına dönüşmüştü. En az kiloyla en sağlıklı bebeği doğurmalıydım, vücudum deforme olmamalıydı ama bebeğim zarar da görmemeliydi, hamile yogasına mı yoksa pilatese mi gitmeliydim? Sadece göbeğimde kilo alıp nasıl vücudumun diğer taraflarını fit tutabilirdim? Aman iş yerinde kimse hamile kaldı işi serdi demesindi. Hala eski ben güçlü ve çalışkan ben olmalıydım. Eşimin istediği tüm seyahatlere gitmeli ve hiç mızmızlanmamalıydım. Yani kısacası ben benlikten hiçbir şey vermeden nur topu gibi sağlıklı bir bebek dünyaya getirmeliydim.

Tüm bu azmim 8. aya kadar büyük bir başarıyla devam etti. Gerçekten hem evde hem de işte fizyolojik ve psikolojik bir fark göremezdiniz bende. Çoğu insan sokakta hamile olduğumu bile anlayamıyordu ve ben de bundan gayet mutlu bir şekilde kuş gibi oradan oraya sekerek hayatımı devam ettiriyordum.

8. ay ile beraber tehlike çanları hem benim hem de bebeğim için aniden çalmaya başladı. Bir anda büyümesi duran bebeğimi İstanbul’da bir doktorlar ordusu inceledi. Ben inatla her şeyin normal olduğunu, benim ailemdeki bütün kadınların düşük kiloyla doğduğunu anlatsam da üzerimizde her türlü test yapıldı, türlü türlü şimdi hatırlamak bile istemediğim konuşmalar duydu kulaklarım. Arada bir hafta hastanede yatırıldım. Yok doğum başlıyor dediler sancı kesici verdiler yok suyun azaldı dediler serum verdiler. Doktor ve hastanelerle iç içe, 37+6’ya kadar bebeğimi karnımda tutabildim çok şükür. En sonunda, 18 Kasım 2013 tarihinde sağlıklı bir şekilde teşrif etti benim cadı kızım çekirdek dünyamıza ve ben böylece dünyanın en muhteşem canlısıyla ilk defa karşılaştım.

Tüm bu sürecin neden mi sizinle paylaşıyorum? Çünkü o dönemde benimle birlikte bu çılgınlığa kapılıp mükemmel olmaya çalışan tüm arkadaşlarım benzer sorunlar yaşadılar. Bunun aksine keyifli, huzurla, hamile olmayı kabullenip karnındakinin göbek değil bebek olduğunu farkına varanlar, çabuk yorulmaktan mutluluk duyup dokuz ayın her anını keyifle geçiren tüm arkadaşlarımın hamilelik süreçleri de aynı şekilde güzel, mutlu ve sorunsuz geçti.

Ne yazık ki biz plaza insanları bazen ruhumuzu da o soluk plazaların içine hapsediyoruz ve fark ettiğimizde hayatımızın kimi önemli dönemleri elimizden uçup gitmiş oluyor. İşte bu nedenle ruhumuzu özgür bırakalım. İkinci bir hayatımız yok. Yaşamamızın dönüm noktalarının tadını sonuna kadar çıkaralım.

Ayşe Beden Decan

***

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

8 yorum

  1. 37 haftalik bir hamile olarak bu yaziyi alkisliyorum. Nedir bu dunyada kadinlar uzerindeki “mukemmel ol” baskisi? Bir hamileler kalmisti cok fazla dokunulmayan, onlar da son on sene icinde bu vucut fasizmine dahil oldular. En kucuk gobege kim sahip olacak, kim en cok organik yiyecek, kim hastaneden duz karinla cikip, bikinili poz verecek, ennnn dogal dogumu kim yapacak, “epidural mi aldin, Alla bildigi gibi yapsin, sezaryen olsaydin bari”. Galiba bir anne blogunda gormustum bir bayan “eheheh cok gururluyum, Cocugum arkadasinin dogum gunu pastasini istemedi, benim organik bilmemnenin suyunu cikarip da yaptigim keki yedi” demisti. Cocuga mi aciyayim, yoksa “ooo yasaaaa cok sagliklisiniz” diyen yorumculara mi sasirmistim.
    En acisi bu kaosa “saglik” kulpu takilmasi. Allah hepimize akil fikir versin.
    Bu arada bebeginize saglikla kavusmaniza cok sevindim.

  2. Ben de son günlerde sıklıkla yaşıyorum tercihimin yanlış olduğu imalarını. Ben çalışmıyorum evde çalışmayı tercih eden bir anneyim evde çalışmayı diyorum çünkü çalışmayan anne; ev hanımıdır çoğuna göre. Oysa ben oooo açıklama yapmak bile gereksiz geliyor. Allah’a şükür keyfime diyecek yok harika hamilelikler geçirdim. Doğru hissettiğim neyse onu yaşadım. Anneliğin zorluklarınıda, güzelliklerini de sonuna kadar yaşadım. Dışarıda çalışmadım ilk çocuğum olana kadar çalışıyordum egomu beslemiştim. Şimdi de çocuklarıma yettiğim kadarıyla besleniyorum. Geçenlerde bir arkadaşım “çalışıyor olmak çok güzel, kendi paranı kendinin kazanıyor olabilmesi” diye bir söylemde bulundu. Elbette güzeldir. 50 yaşlarında boşanabilme riskimin olabileceği dünya hali,insanın başına herşey gelebilirden bahsettik. Oysa ben defalarca eşimle bu konuyu konuşmuş evde kalmanın çocuklarım ve ailem adına verdiğimiz en doğru tercih olduğu kanaatine çoktan varmıştık. Yine soru işareti kafamda oluşuverdi. Eşimle tekrar gündeme aldım bu konuyu. Eşimde bana “işte arkadaşın gibi çocuklar yetiştirmemek için evde kalmalısın” dedi. Yani 20 yıllık arkadaşımın bana gönderme yapmasını, benim kırılabileceğimi düşünmemesini yanlış buldu eşimde. Velhasıl Mandıra Filozofundaki geçen bir cümle geldi şimdi aklıma; “Modern çağın köleliği” Hala izlemeyen varsa şiddetle tavsiye ediyorum.

    • “İşte arkadaşın gibi çocuklar yetiştirmemek için evde kalmalısın” eşiniz bunu söyleyince siz ne yaptınız? “O benim arkadaşım ve bunu duysa kırılır, üstelik o iyi yetiştirilmemiş biri değil, öyle olsa benim 20 yıldır arkadaşım olmaz” demediniz anladığım kadarıyla. Eşinizin bence nahoş olan bu söylemine verdiğiniz tepki, söylemin size hisettirdiği duygu önemli bence.
      Siz ve arkadaşınız farklı kararlar alarak hayatınızı şekillendirmişsiniz. Herkesin kendi kararı ve onunkine de sizinkine olduğu gibi saygı duyulmalı, siz nasıl kararınızı yüksek sesle gerekçelendirebiliyorsanız arkadaşınız da gerekçelendirebilmeli, bu sizi niye kırsın ki?o zaman sizin gerekçeleriz de onu kırmış olmalı değil mi? Benim bu konudaki kriterim ise hangi görüş olursa olsun diğer tarafa “benimki doğru seninki yanlış” denmemesi.
      Çocuklarını büyütmek için çalışmayan kadınların ne zaman çocuklarını büyümüş sayıp işe döneceklerini merak ederim, mesela bir arkadaşım küçük çocuğu beş yaşındayken döndü, 6 yılını aldı ama iş yerinde iyi bir pozisyonu var artık. Siz ilk çocuğunuzdan önce çalıştığınızı egonuzu beslediğinizi söylemişsiniz. Ben çalışmayı ego beslemek olarak değil; üretmek, potansiyelimden yararlanmak olarak gördüğüm için mi bilmem, sizin çalışma hayatına dönmeyeceğinizi çıkarıyorum söylediklerinizden. Çocuklarını büyütmek için iş hayatından uzak kalan kadınların bunu kalıcı kılmaları durumunda potansiyellerinin harcanacağına ve bunun uzun vadede o kadınları ve dolayısıyla çocuklarını ve ailelerini mutsuz edeceğine inanıyorum.

      • Tamda öyle düşündüm ve söyledim elbette. Ancak ben hiçbir zaman “benimki doğru, seninki yanlış” gözüyle bakmadım. Arkadaşımın o gözle baktığı ve son görüşmelerimizde hep aynı konuyu açıp aynı söylemini gerçekleştirdiği için ona çok kırıldım. Yoksa tabiki kimsenin yaşayışı beni ilgilendirmez, benim yaşayışımda kimseyi. Çalışan annelere de saygım sonsuz ayrıca. Ben işi bıraktım evet. Ancak ben hala çalışıyorum ki bunu kimse yok sayamaz. Çocuklarım tamamen benden bağımsız olana dek evde onlar için çalışmaya devam edeceğim. Onlar için yapacak işlevsel bir durum kalmadığında da bitkisel hayata girmiş gibi yaşantımı devam ettirmeyeceğim kesin. Çalışmak her zaman var. Aksi düşünülemez.

  3. plaza insanı olmakla ne alakası var bu durumun hiç anlamadım. bütün annelerin üzerinde benzer söylemler dönüyor. önemli olan kendi mantığını ve içgüdülerini dinlemek. çocuk yetiştirirken de aynı şekilde hep bir şeyler söyleniyor. takıp takmamak size kalmış. ben kimseye bakmam. konuşup dursunlar.

  4. Hergun asansorde karsilastiginiz ayni insanlardan sistin sen cok kilo aldin laflari ymekhanede kimsenin sira vermemesi ve herkesin karnin catladi mi sorulari normal mi sezaryen mi soru baskilari ahhh yinemi erkek tuh laflari ve dogumdan sonra sut sagma izin hesaplari o yuzden bu bir plaza yazisi

    • İnanın, tüm bu yazdıklarınızın “sadece plaza insanı” olmakla bir alakası yok. Bunları ben de biz de yaşadık, plazaların bilmem kaç kilometre yakınına yaklaşmıyorum hiç bir gün.