0 Yorum

Ezgi’nin Gebelik Günlüğü, 12. hafta

İnsan haklarının, hayvan haklarının ve çocuk haklarının ilk maddesi “yaşam hakkı”dır. Yani yaşamak, canlının en doğal, doğuştan gelen hakkıdır ve anayasa, hukuk ile korunur. Türkiye hariç. Burada barış dediğiniz için, çocuklar ölmesin dediğiniz için öldürülürsünüz, terörist ilan edilirsiniz. Hem de terör kelimesinin kaçıncı yüzyılda icat edildiğini bilmeyen, tanımında hükümet geçmesine rağmen bilinçli olarak devlet tarafından unutturulduğunu ve devletin kendi yaptıklarını örtbas etme aracı olduğunu araştırmayan, toplumsal hareketler üzerine literatür taraması bile yapmayanlarca yaftalanırsınız. Hamileyim ve ağzımdan çıkanlara bakın?

Ezgi12

12. haftamın dördüncü günüydü. I’m smiling yazısının altında kocaman bir gülen yüz olan bluzumu giymiş, sabah kahvaltı etmek için Barış’la kendimizi dışarıya atmıştık. Saat 10’a geliyordu, cumartesi günüydü. Kahvaltımızı bitirmek üzereyken Barış’ın annesi aradı. “Neredesiniz?” dedi. Biz de keyifli keyifli kahvaltı ettiğimizi söyledik. Ama haberler kötüydü, Ankara’da valilikten izinli, tüm prosedürlerin yerine getirilmiş olduğu, gayet yasal olan –devletin güvenlik önlemi almış olması gereken- barış mitinginde patlama olmuştu, bizim de orada olma ihtimalimize karşı aranmıştık. Biz Ankara’da değildik ama arkadaşlarımız oradaydı. Güne internetle başlamamayı seçmiştik ama seçimlerimiz hep bu devlet yüzünden askıya alınmak zorundaydı. Twitter’lar açıldı ve sivil toplum kuruluşlarının, DİSK vb. sendikaların yer aldığı barış mitinginde bomba patladığı haberini aldık. İnsanlar barış yazan, kansız gökyüzüne bakmayı özledik yazan pankartlarla hastanelere taşınmaya çalışılıyordu. Dahası polis yaralıların üzerine su ve gaz sıkarak saldırıyordu, yani devlet bizzat kendi eliyle delilleri karartıyordu. Her yerden hastanelere kan ihtiyacı anonsu geçiliyordu ve Türk Tabipler Birliği açıklama yapıyordu.

Aklıma üniversiteden sınıf arkadaşım ve bir dönem ev arkadaşım da olan Eda geldi hemen. Daha iki hafta önce hamileliğim üzerine konuşmuştuk, “kocaman karnını görmek istiyorum” demişti, keyifle Ankara’ya gideceğim günlerin planını yapmıştık, o da Düzce’ye yanımıza gelecekti. Yakınlardaki köylerde kahvaltılara gidip yemyeşil doğanın tadını çıkaracaktık. Ama o an aklımda tek bir soru vardı. Eda iyi miydi? Eda’ya ulaşmam 20 dakika sürdü, hayattaydı. Ama o süre içerisinde aklımdan geçenler şöyle: Eda Sıhhiye’dedir muhtemelen, şehir dışından gelenler daha çok gar tarafındadır. Ama ya arkadaşlarını karşılamaya gitmişse? Yok yok gitmemiştir. Daha önce 8 Mart olsun, 1 Mayıs olsun hep Sıhhiye’den katılırdık. Yine oradadır. Eda’nın yaşadığını öğrenince bu sefer düşüncelerim şöyle evrildi: Eda yaşıyor ama ya ölen bir sürü genç insan? Dikkatinizi çekerim BEN HAMİLEYİM! VE DÜŞÜNMEK ZORUNDA OLDUĞUM ŞEYLERE BAKAR MISINIZ? İçeride bir bebek var ve başetmeye çalıştığı stres, ölen insanlar! Henüz daha dünyaya gelmeden!

8. haftadan itibaren gebelik günlüğü yazıyorum burada. Tahminen 30 hafta boyunca yazacağım. Herhalde bunun 20 haftasının içinde “ölüm” kelimesi geçecek. Bir ülke düşünün ki bir bebeğin anne karnındaki gelişimi süresicinde defalarca çocuklar ve gençler öldürülüyor.

Bir süredir arkadaşlar arasında konuşuyoruz. Tek başına iktidar olamayacağını anlayan bir parti, giderken her şeyi yakarak gitmeye çalışacak elbette. Çünkü tek başına iktidar olamadığı noktada bugüne kadar yaptığı ne varsa ortaya dökülecek, yargılanmak zorunda kalacak. Giderken de ne kadar can alırsa, ortamı ne kadar kriminalize ederse kârdır anlayışıyla hareket ediyor. Yüzyıllardır bu topraklarda, iktidarların anlamadığı tek bir şey var: Var olmaya devam ettiğimiz sürece direnmeye de devam edeceğimiz. Hepimiz, tüm barış isteyen insanlar tek tek ölmediği sürece barış istemeye devam edeceğiz. Çünkü BAŞKA YOLU YOK. Bildiğimiz başka bir yol yok ki!

Oysa ben bu hafta çok mutluydum. Doktora gitmiştik. Ultrasonda bizim bebenin zıp zıp zıpladığını, parendeler attığını görmüştük. Tam haftasında hatta tam gününde olduğunu söylemişti doktor. O kadar hareketliydi ki damar yakalamaya çalışması 15-20 dakika sürmüştü. Artık daha az yorulmaya, daha az uyuyup normale dönmeye başlamıştım. Cinsiyetini öğrenememiştik ama Düzce’de doğal doğum ve ten tene temas konusunu önemseyen bir doktor olduğunu öğrenmiştim. Hem de tam istediğim gibi, doğumhaneden kucağında bebeğiyle birlikte annenin yürüyerek çıkışı doktorun rutinleri arasındaydı. Üstüne üstlük burası bir devlet hastanesiydi ve devlet hastanesinde suda doğum yaptırıyordu!

Bu hafta editörlüğünü yaptığım Beyaz Tavşan bloğunda Amerika’da bir Montessori ilkokulunda öğretmenlik yapan Melek Çilingir’le çok güzel, öğretici ve düşündürücü bir röportaj yapmıştık. Ne bileyim, bu hafta güzeldi işte, mutluydum. Haftalardır üzerimden atamadığım yorgunluk ve nemrut yüz ifadesinden kurtulmuş, yine güler yüzle bakıyordum etrafıma. İnternetten öğrendiğim kepekli poğaça tarifine göre poğaça denemesi yapacaktım. Bu hafta üzüleceğim tek şey iki ayda tam 4 kilo aldığımı öğrenmem olacaktı. Hava güneşliydi, bebeğim zıp zıp zıplıyordu…

Ezgi

Yazar Hakkında

EZGİ BERK– Severek aldığı tarih eğitimi sonrası kendini eski çağlara ait kitaplar arasında çalışırken buldu. Hâlâ tarih kitapları arasında çalışmakta, satır aralarında insanların duygu ve davranışlarını aramaktadır. Aynı zamanda eğitim hayatının hangi evresinde kaybettiğini hatırlamadığı zengin hayalgücünü tekrar keşfetmek için çocuklarla çalışıyor. Bazen de çocuklar olmadan, çocuklar için çalışıyor. Çocuk edebiyatı tutkunu. 27 yaşında ve ejderhalara inanıyor.

Ezgi’nin tüm yazılarını buradan, diğer gebe yazarların gebelik günlüklerini buradan okuyabilirsiniz.