0 Yorum

Nazlı’nın Gebelik Günlüğü, 38. hafta

Evde olmak ne güzel bir şeymiş. Neredeyse 6,5 yıllık evliyim ama ilk kez evimde bu kadar çok zaman geçiriyorum. Evim derli toplu, her gün yemek pişiyor, çalışırken yapmak isteyip de bir türlü yetiştiremediğim çekmece içlerini düzeltme gibi ufak tefek işleri kendimi yormadan yapabiliyorum. Kek yapıyorum mesela çayın yanına, çirkin sesimle şarkılar mırıldanarak… Hamileliğimin başında arama mesafe koyduğum ve sonrasında bir türlü eski ilişkimizi yakalayamadığımız mutfağımla yeniden sıcak ilişkiler kurmaya başladım. Çok severek yazdığım yemek bloğuma vakit ayırıyorum ufaktan. Hatta koca göbeğim el verdiği kadarıyla yaptığım yemeklerin fotoğraflarını bile çekiyorum.

Akşamları eşim eve güler yüzle geliyor, öyle bir değişti ki halleri inanamıyorum. Senin evde olmanı, evin sıcaklığını çok sevdim diyor bana. Evet, evimde olmaktan ben de mutluyum ama bu geçici duruma bu kadar alışmamak lazım diyorum. O zaman anlıyorum kadınların çok iyi işleri, iyi birer kariyerleri olduğu halde çocukları olduktan sonra neden tüm bunları ellerinin tersiyle ittiklerini. Seçimleri işlerine devam etmek olan kadınların içlerindeki her şeye yetemiyorum duygusunun nasıl içlerini kemirdiğini. Birkaç ay sonra ben de ikinci grup kadınların arasında sürekli bir aileme, çocuğuma yetemiyorum duygusuyla yaşamaya başlayacağım. Neresinden bakarsan bak kadının işi hep zor. Hem kendimiz hem çevremiz el birliği ile daha da zorlaştırıyoruz işlerimizi.

Oğluma mesaj veriyordum annesi izne ayrıldıktan sonra biraz dinlenmesi için müsaade etsin diye… Bir haftadır evde oluşum beni rahatlattı, dinlendirdi. Kafamı da toplayabildim aynı zamanda işe gitmeyince. Her gün yürüyüşe çıkıyorum, en az bir saat dolanıyorum çarşı, pazar, market. İhtiyaçları alıyorum, su akıtan çaydanlığımı tamir ettiriyorum mesela. Bir gün muhtarlığa gidip seçmen kağıtlarımızı alıyorum. Bir hamileliğe iki seçim sığdıran şanslı (!) insanlardanım diyorum gülerek. Oyumu kullanmadan doğurmayacağım diye takılıyorum doğum ne zaman diye soranlara.

Nazli38

İlk oyumu 2002 yılında 18 yaşımdayken vermiştim. Üniversitedeydim. Seçim sonuçlarını izlerken ağlamıştım ne olacağız biz bundan sonra diye. O günden bugüne hep aynı partiye verdim oyumu ve bazen hiçbir şey değişmiyor diye isyan ederek verdim ama en azından bir şeyleri değiştirmek için tek yapabildiğim şey olan oy vermeyi hiç ihmal etmedim. Ne olursa olsun kullanalım oylarımızı.

2015 yılı hem ülkemiz hem ailemiz için oldukça zorlayıcı bir yıl oldu. Ülkemizin durumu malum neresinden tutsan elimizde kalıyor. Ailemiz içinde hastalıklar ve kayıplar çok oldu. Bizim için en güzel yanı özlemle beklediğimiz bebeğimizi karşılayacak olmamız. Yepyeni bir sayfa açılıyor artık. Kayınvalidem bu haftadan itibaren yanımızda olacaktı ama iki aydır yoğun bakımda olan anneannemizi birkaç gün önce kaybettik. İki ay önce dedem, şimdi de eşimin anneannesinin aramızdan ayrılışı çok üzdü bizi. Kimileri yaşlıymış, yaşayacağını yaşamış üzülmeyin diyor ama ben yaşlıların kayıplarına bir devrin kapanması olarak da bakıyorum aynı zamanda. Bir sürü anı, yaşanmışlık, geçirilen zor günler onlarla birlikte gömülüp gidiyor. Tarihe tanıklık eden o kırışık eller, yüzündeki her biri derin kırışıkta ki görmüş geçirmişlik onlarla birlikte ayrılıyor aramızdan. Hayat ise acımadan devam ediyor herkes için.

Gelelim bu haftaki muayenemize. NST’de sancı falan yokmuş. Miniğin gelişimi, suyu gayet iyiymiş. 18. haftadaki ayrıntılı ultrasonda plasentanın rahim ağzına oldukça yakın olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine 22. haftadaki doktor kontrolünde doğumun sezaryenle olacak büyük ihtimal diyen doktorumu değiştirme kararı almış ve 25. haftada şu an ki doktorumla tanışmıştım. Şimdiki doktorum normal hatta doğal doğum yanlısı, asla göz korkutmayan ama temkinli olan bir doktor. Onunla tanıştıktan sonra emin ellerde olduğumu ve gerçekten zorunda kalmasa sezaryen yapmayacağını biliyordum artık. Benim istediğim de buydu zaten, bana son dakika golü atmayacak olan bir doktor. Her muayenemizde plasentayı incelemiş, bir miktar yukarı çıktığını söylemiş ama asla sezaryenin lafını etmemişti. Felaket tellallığına gerek olmadığını, akışına bırakmak gerektiğini, her şeyin yolunda olduğunu söylemişti her zaman. Arka planda sezaryen olabilme ihtimalim olsa da beni hiç korkutmadı bu.

Ultrason muayenesine başlarken ‘normal doğumu ne kadar istiyorsun’ diye sordu. ‘Çok istiyorum’ dedim. ‘Eğer mümkün olmazsa ne hissedersin’ dedi. ‘Çok istediğim bir şeyi yapamadığım için üzülürüm ama bebeğim ve ben sağlıklı olduktan sonra gerisi çok da önemli olmaz benim için’ dedim. ‘Evet, bizim önceliğimiz de budur.’ dedi. Plasenta biraz daha yukarı çıkmış ama doğumda kanama ihtimali halen varmış. ‘Ben seni korkutmak istesem, seni sezaryene yönlendirmek istesem hemen bu bebeği alalım derdim’ dedi. Ama şu an için bebeğin durumunun iyi olduğunu, vaktimizin yeterince var olduğunu, beklemenin hayrımıza olabileceğini, ilk görüşmemizden bu yana plasentanın yavaş yavaş yukarı çıktığını, hala normal doğum için şansımızın olduğunu da ekledi. Korktum mu? Evet! Şimdiye kadar bir tek gece bile hastanede kalmamış, ne kırığı-çıkığı ne de vücudunda en ufak bir dikişi olan ben ameliyat olma fikrinden korkuyorum. Ama her şey apaçık ortadayken ve benim için hayati bir risk söz konusuyken ve ben doktoruma bu kadar güveniyorken sanıyorum korkmamalıyım. Her şeyin hayırlısı diyorum ve ne gelirse gelsin kabul ediyorum artık. Şu durumda elimden başka bir şey gelmiyor.

Önümüzdeki haftanın randevusuna kadar her şeyin yolunda gitmesini diliyorum sadece.

Sevgiler,

Nazlı.

Yazar Hakkında

NAZLI TANTOĞLU – 31 yaşında, çocukluk aşkıyla 6 yıldır evli. Ankara’da yaşıyor. Aşırı tipik bir Kova burcu. Kışı hiç sevmeyen bu kış çocuğu günün birinde sıcak bir memlekete yerleşip yaşlanmayı hayal ediyor. Okumayı, konuşmayı ve yemek yapmayı çok seviyor. Gebeliğiyle birlikte mecburi ara verdiği Yemekçinin Mekanı isimli bir de yemek bloğu var.

Nazlı’nın tüm yazılarını buradan, diğer gebe yazarların Gebelik Günlüklerini buradan okuyabilirsiniz.