19 Yorum

Memleketi biz mi kurtaracağız?

Bu blogu az çok takip edenler siyasi duruşumu ve hayat görüşümü biliyordur; saklama ihtiyacı hissetmediğim gibi ‘Biz seni annelik tecrübelerin için takip ediyoruz, siyasi yazıların için değil!’ yorumlarına rağmen paylaşmaktan da çekinmiyorum hiç. Çünkü benim ‘annelik tecrübelerim’ bu ülkedeki siyasi gelişmelerden bağımsız değil (aslında bence kimsenin değil ama bazı insanlar bunun farkında değil). En başta ülkenin yöneticilerinin dillerinden düşürmediği kadının kaç çocuk doğurması ve onları ne şekilde doğurması gerektiği, eğitim sistemi, 4+4+4 meseleleri benim anneliğimi doğrudan etkileyen -ve dolayısıyla bu blogda uyku eğitimi, tuvalet eğitimi, okul seçimi ve ürün tavsiyesinin yanlarında yerini alan- konular.

Seçim sonuçları benim istediğim gibi de, beklediğim gibi de olmadı. Hislerime yer verdiğim bir yazı yazdım geçen gün: Hayal kırıklığı bizim ikinci adımız.

Katıldığını söyleyenler oldu, katılmadığını söyleyenler oldu. Seviyesiz çokça yorum oldu ama onları siz görmediniz çünkü yayınlamadım. Twitter’da gelip ‘pışıık’ diyenler oldu (aslında ‘pışık’tan daha hakaretamiz ifadelerdi ama ben kibarlaştırıyorum), Instagram’da sanki ezeli futbol rakibine yazarmış gibi ‘En son kim koydu!’ şeklinde yorumlar oldu, çok enteresandı cidden. Bazı insanların kendilerini bir siyasi partiyle nasıl da özdeşleştirdiğini ve onun zaferinin üzerinden kendilerini tarif etmelerini görmek çok acayip. Herhalde başka hiçbir kazanımları/başarıları olmamış bu hayatta…

Bunun dışındaki tepkiler genelde üç grupta toplandı: (1) AKP’ye oy veren herkesi ‘makarnacı/kömürcü olmakla itham ederek hakaret ettiğimi söyleyenler; (2) Mağduriyet yarıştıranlar; ve (3) Ne istediniz de yapamadınız ki? diyerek abarttığımı söyleyenler.

Öncelikle ben AK Parti’ye oy veren herkesi kömürcü makarnacı sanmıyorum, tıpkı CHP’ye oy veren herkesin Moda’da yaşayan, Atatürk’ü ve kedileri seven ve onun dışındaki hemen her şeyden (başörtülü kadınlardan tut, kedileri beslemeye kalkan çocuklara kadar) nefret eden bazı yaşlı teyzeler olduğunu sanmadığım gibi… Kaldı ki, kömür için/makarna için herhangi bir partiye oy veriyor olmayı da aşağılamıyorum; aşağılık bulduğum şey, insanların temel ihtiyaçlarının oy adına sömürülmesi… Dolayısıyla burada aşağılanması gereken tavır geri bırakılmış insanlar değil, o insanların üzerinden siyasi rant sağlayan partilerin tavrıdır bence…

Mağduriyet yarıştıranlar genelde şöyle yaklaşıyorlar konuya: ‘Sizin okuma hakkınız elinizden alınmadı, ikna odalarına çekilmediniz. Şimdi mağduruz diyorsunuz, siz mağduriyetin ne olduğunu bilmiyorsunuz’

Ben içinde bulunduğum durumu kimsenin mağduriyetiyle yarıştırmıyorum, başörtüsü yasağı sırasında yaşananları da kesinlikle küçümsemiyorum. Başörtü yasağında neredeydim, ne yapmıştım, ne etmiştim onları da daha önce yazmıştım. Hala bunun üzerinden sorgulayanlar, yargılayanların kendi tercihi…

Ne istediniz de yapamadınız diyenlere gelince… Ne bekliyorlar, ne istiyorlar bilmiyorum? Bunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu da başörtüsü mağdurları anladığım kadarıyla (öyle ifade ediyorlar); bu durumda ancak ben mini etekle (ya da taytla ya da neyse onun karşıtı) sokağa çıkamasam (ki çoğu zaman tercih etmiyorum kendi oto sansürümden dolayı) ya da devlet dairesine alınmasam mı tatmin olacaklar?

Bu ülkede her sene yüzlerce kadın cinayeti işleniyor (ve bunlar son 13 yılda ciddi oranda ARTTI), devletin her kademesindeki yöneticiler kadınlara, kadınlığa, kadın olmaya laf ediyor; devlet televizyonlarından ‘hamile kadınlar sokağa çıkmasın’ diye yayın yapılıyor, üst düzey yetkililer kadınların tecavüze uğrarsa doğurmasını buyuruyor ve hala kadınlar ‘bu ülkede kadınların daha önce hiç bu kadar özgür olmadığını’ savunabiliyorlar. Hayır, o öyle değil, bu ülkede şu anda başörtülü kadınlar kısıtlanan bazı haklarını geri almış olabilirler, ancak genel anlamda kadın hareketi çok ızdıraplı bir süreçten geçiyor. Bunu görmemek ve kadın özgürlüğünü sadece ‘kamu dairelerinde başörtüsüyle çalışabilmek’le kısıtlamak hepimizi zora sokuyor.

Ne istediniz de yapmadınız diyenlere sadece bu blog arşivinden bir sürü örnek gösterebilirim: Kadınlara kaç çocuk yapmaların gerektiğinin dikte edilmesinden sezaryenle doğumun ‘fıtrata’ uygun olmamasına, çocuk edebiyatı klasiklerinin yasaklanmasından her sene yapılan LGBT Onur Yürüyüşü’ne engel olunmasına, kadınlığın anneliğe sıkıştırılmasından Twitter’ın defalarca yasaklanmasına kadar birçok şeyimiz kısıtlandı ya da kısıtlanmakla tehdit edildi bugüne kadar. Gün geçmiyor ki bir politikacının, bir din adamının, bir futbol kulübü başkanının kadınlığa laf ettiğini duymayalım, ve henüz hamile halimle sokağa çıkabiliyor olsam bile bunun devlet kanalında telaffuz edilebiliyor olması, kadınlara emanet edilen tek siyasi koltuk olan Aile Bakanı dahil devlet yetkililerinin bu konuda sessiz kalması sizi bilmem ama beni çok rahatsız ediyor.

Üzücü olan, bir kısım insanın bu yasakların sadece belirli bir kesimi etkilediğini düşünüyor olması. Ancak yasaklar kanser gibi biliyor musunuz, bir başladı mı yayılıyor, ve en nihayetinde bütün vücudunu sarıyor ki sanırım ulusal facialarda geleneksel bir uygulama haline gelen yayın yasakları da bunun en yakın örneği… İşin kötü tarafı, suyu yavaş yavaş ısınan kurbağalar örneğinde olduğu gibi bu yasakları bir süre sonra kabullenmeye ve onlara uyum sağlamaya ve hatta kendi kendinize otosansür uygulamaya başlayabiliyorsunuz.

Evet, seçim sonuçları benim istediğim gibi olmadı. Hayır, bu oy verdiğim parti birinci çıkmadığı için değil, öyle olmayacağını biliyordum zaten. Bu ülkede beni tam anlamıyla temsil eden bir parti halihazırda yok ancak kendimi yakın bulduğum siyasi görüşler var ve isterdim ki parlamentoda daha güçlü temsil edilsinler. Mesele bundan ibaret.

Diyorlar ki kibirlisiniz. Diyorlar ki Beyaz Türk’sünüz, elitistsiniz. Bilmiyorlar ki bir kesime ‘cahil koyun’ etiketi yapıştırmakla bir başka kesime ‘Kibirli elitist’ damgası yapıştırmak aynı şey. Kime göre, neye göre Beyaz Türk? Kime göre, neye göre elitist? ‘Siz tüm AKP seçmenini makarnacı sanıyorsunuz’ diyerek ihtiyacı olduğundan, daha iyisini bilmediğinden, seçme şansı olmadığından gıda karşılığı, yakıt karşılığı oy verenleri ayrıştırmak asıl elitistlik değil mi?

‘Kendimi giderek azınlıkta hissediyorum’ diyen bir insana ‘azınlıkta değilsin’ diyemezsin. Öyle hissediyordur çünkü… Aslında azınlıkta olmak kötü bir şey de değildir, gelişmiş bir ülkede sorun bile olmaması gerekir, ancak burası Türkiye… Belki de kendi ülkemde yabancı hissediyorum’ demek daha doğru bir ifade.

‘İfade özgürlüğüm kısıtlanıyor’ diyenlere ‘Eh, bizim de zamanında bir sürü şeyimiz kısıtlanmıştı’ diyemezsin, bugün bana yarın sana olur çünkü…

Geçenlerde bir arkadaşım Facebook’ta ’41 yaşındayım, memleketi ben mi kurtaracağım diye ilk kez soruyorum kendime’ diye yazmış. Hakikaten, memleketi biz mi kurtaracağız? Diyorlar ki seçimden ders çıkarın. Kibrinizi bırakın. Ne dersi kardeşim, ben siyasi parti miyim, anket şirketi mi? Ne dersini çıkarayım abime? Kendi önüne bakan, huzur içinde yaşamak isteyen, çocuklarına iyi bir eğitim, rahat bir gelecek vermek için uğraşan ancak giderek daha fazla ötekileştirildiğini, sindirilmeye çalışıldığını, özgürlüğünün tehdit edildiğini hisseden bir vatandaşım ben o kadar…

Memleketi kurtarmak istemiyorum ki ben? Evimin yakınında yeşil alan olsun istiyorum. Yoğurtçu Parkı bok kokmasın istiyorum. Çocuğumun anayasal hakkı olan parasız eğitimi alabilmesi için savaş vermemek istiyorum. Kadınlığımı nasıl yaşayacağımı devlet yetkililerinin tarif etmemesini istiyorum. Yurtdışındaki yabancı blog yazarları gibi, zaman zaman gerçekten ve sadece ‘annelik tecrübelerine’ yer verebilmek, çiçekli elbiselerimle çektirdiğim fotoğrafları huzur içinde paylaşabilmek, birkaç haftada bir sosyal medyadaki profilimi siyah yapmamı istetecek olaylar yaşamamak istiyorum. Normal, sıradan bir hayat sürmek ve bunun için ama fiziki ama duygusal savaşlar vermemek istiyorum.

Seçimin ertesi günü ben saçım başım dağınık, bir karış suratla gezerken evin içinde bir arkadaşım aradı. Nasılsın? dedi, son zamanlarda alışkanlık haline gelen ‘Nasıl olayım?’ şeklinde yanıtladım, ‘Yapma böyle’ dedi. Dedim ‘Benim memleketi kurtaracak gücüm de niyetim de yok.’

‘Memleketi kurtarmak nedir sence Elif? dedi? İşini iyi yapmak. Hani diyorlar ya hayatınızı teröre göre yaşarsanız asıl o zaman terör amacına ulaşmış olur. Bu da onun gibi… Bu düzene pes edersen, koy verirsen asıl yenilgi odur. Önüne bakacaksın, işine bakacaksın, tüm gücünle kendin için, çocukların için çalışacak, üreteceksin. Elinden gelenin en iyisini yapacaksın.’

Tamam dedim, ona varım işte… 

19 yorum

  1. Derdimize pansuman olsun misali tekrar tekrar okudum, eline diline sağlık güzel kadın. Hep böyle yaz bizim için sakın yılma oldu mu,

  2. En çok da kadınları affedemiyorum bu süreçte, kim ne derse desin. Bir kadın özgürlüğünü, haysiyetini elinden almış, kadınlığını da elinden almaya çalışan bir zihniyetin nasıl partizanı olabiliyor ve ne hakla Atatürkün bizlere tüm dünya da ilk defa Türk kadınına verilen seçme seçilme hakkını kullanmaya yüzleri olabiliyor, aklım hafızam almıyor.

    • Çünkü sistem anaerkil. Biz ne kadar kadın olursak olalım devlet zihniyeti erkek. Erkek bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Bu nedenle ben kadınları suçlayamıyorum. Bir de Osmanlı Devleti’nde de kadın hareketi vardı, hem de epey güçlü ve Avrupa’yla -özellikle Fransa’yla- sıkı temasları vardı. Yani seçme ve seçilme hakkı öyle “havadan” inmedi. Bunun mücadelesini verdi kadınlar. Hatta Cumhuriyet ilan edildikten sonra ilk kurulan fırka Kadın Fırkası’ydı ama reddedildi. Bu konuda ayrıntılı bilgi için Tarih Vakfı’nın aylık dergisi olan Toplumsal Tarih’in eski sayılarına, Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi kitabına bakabilirsiniz.

      Ben Osmanlı kadın hareketiyle ve çıkardıkları dergilerle ilk karşılaştığımda bu topraklarda bizden önce bu mücadeleyi vermiş kadınlara haksızlık ettiğim ve hiç mücadele etmediklerini düşündüğüm için çok üzülmüş, bunu hiç sorgulamamış olmamın nedenlerini ararken de ataerkil sistemin ilkokuldan beri nasıl içimize işlediğini fark etmiştim.

  3. Bayıldım harika bir yorum bende sizin gibi düşünenlerdenim.

  4. Elif hn
    Ahmet Altanin bugünku “Gülümse” yazısını okuyun ve gülümseyin…

  5. Elif ne kadar net çizgilerde anlatmışsın. AKP’li olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölünmüş bir ülke var. Akp seçmeni ve diğerleri (!) Her hangi bir sosyal konu üzerine bile medenice konuşamıyoruz. Birbirimizi ikna etmeye çalışır buluyoruz en sonunda kendimizi. Sosyal medya hesaplarımızda bir diğer tarafı aşşağılayıcı üsluplarla üstünlük savaşları verilmekte. Bence herkes senin kadar net ifadeler koymalı. Birbirinin görüşüne saygılı olmalı. Bizim milletce unuttuğumuz şey ‘saygı’. İşte bu yazı gibi olmalı. Bunun üzerine ‘ama şöyle ama böyle’ diyecek ve ‘beğenmiyorsan git bu ülkeden’ e bağlayacak kimse olmaz. Zaten varsa işte o zaman endişe verici. Hep söylüyorum yakın çevremdekilere. Bu ülkeyi kadın dayanışması, kadın örgütlenmesi yaşanabilir yapacak. Bir kadın bir ülkenin kaderidir bence.
    Yazı için eline, emeğine, yüreğine sağlık.
    Sevgiler

  6. Yazdığınız birçok yazıda kendi düşüncelerimi buluyorum. Seçim sonrası hissettiğim ama adlandıramadığım o duyguyu siz adlandırmıştınız: “Giderek azınlıkta hissetmek” Bu yazınız da öyle. Sabaha kadar düzgün uyuyayamadın, kabuslar gördüm seçim gecesi. Benim oy verdiğim parti oylarını azalttmış, iktidar partisi hiç beklenmedik oranda oylarını arttırmış..Olan bu yani. Bunu Avrupa ya da Amerika’da birine anlatamazsınız heralde. %50 seçim sonucundan rahatsızsa, gidecek ülke falan arıyorsa ortada ciddi problem vardır.

  7. Merhabalar,
    Bir önceki yazınızi okuduğumda bir AK Parti seçmeni olarak uzulmustüm. Kizmamistim, ya da yaftalamamistim. Sadece uzulmustüm. Bir de anlamamistim. Hatta eşime sormuştum. “Neden bu kadar öfkeliler, ülke neden onlar için bu kadar yaşanilmaz?” Bu yazınizda bunu aciklamissiniz. Çok teşekkur ederim. Sizi anladım. İsmet Özel “İnsan anladığına hak verir.” diyor. Size hak veriyorum. Çünkü sizin dilediğiniz ülke bu değil. Herkes iktidarda kendi ideolojisi olsun ister. Çok haklısınız. Ve herkes yaptığı seçimde, verdiği oyda kendi değerlerince ülkenin gelecegini düşünür. Olması gereken budur . Ama ne zaman iktidardaki diğerine “Git İran’da yasa.” der işte o zaman işler değişir. Bize bunlar söylendi ne yazık ki! Sizin bunu savunduğunuzu düşünmüyorum ya da rovansist bir söylemle git o zaman başka yerde yasa demiyorum. Tam tersi farklı olarak bu ülkeye hizmet etmeye devam etmelisiniz. Farklı ya da azınlık olarak diğer insanlarla barışık yaşayabilmek artık çok daha kolay bu ülkede inanin. Başörtülü biri olarak o kadar çok hakaret yiyordum ki eskiden. Simdi Ankara’da Tunalı Hilmi’de rahatça gezebiliyorum. Bu 13 yıllık dönem bizi daha görünür kıldı. Ama hala kötü kotu bakanlar var. Ne diyeyim. Allah kalplerine gercek bir insan sevgisi versin. Hani demişsiniz ya sortla gezmeye çekinir oldum diye. Lütfen çekinmeyin. Kötü bakışlara aldırmayın. Devletlilerden bazıları kürtaji kotuluyor diye kürtajdan vazgeçmeyin. Ya da 3-5 çocuk yapmayın. Bunlar tamamen onların kişisel görüşleri. Üstelik çalışan bir kadın olarak şartlarımı iyileştirmeden benden çok çocuk yapmayı beklemesin değil mi hiç kimse. Bir anne olarak sizi cok iyi anlıyorum. Meb’de çalısan biri olarak 4+4+4 u ben de tasvip etmedim. Ben de karşı çıktım. Halen çıkıyorum. Ama aynı zamanda eğitim sisteminin Kemalizmi resmi ideoloji olarak kabul etmesini de istemiyorum. Ben tamamen evrensel ve sivil bir eğitim sistemi istiyorum. Dileyen din eğitimi alsın, dileyen almasın. Ama maalesef şurası bir gerçek-ki bunun üzerine çık sayıda yerli yabancı tez okudum- eğitim zaten ideolojiktir. Yani her devlet kendi ideolojisini eğitim yoluyla yaşatır. Ama o kadar başarısız bir eğitim sistemi var ki Kemalist bile yetistiremiyor. Hiçbirimiz eğitim sistemi sayesinde dindar ya da Kemalist ol(a)madik. Ailelerimız bu konuda her zaman daha etkili oldu. Konuyu uzatmak istemiyorum. Sadece yazınızi birbirimizi anlamamiza katkı sağladığı için çok değerli buldum. Ben bir AK Parti seçmeniyim. Birçok hatasını görüyorum. Bazen çok kızıyorum. Bazen çok ama çok utanıyorum. Bazen çok seviniyorum. Koru körüne seven biri de değilim. Ama bugün birbirimizi anlayabilmemiz için daha güzel şartlar varsa bunun 13 yıllık birlikte yaşama kültürü sayesinde olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Eskiden farklı görüşler silahlarla konuşurdu. Şimdi bloglarda yazabiliyoruz değil mi? Birbirimizi anlamaya, birlikte birer kahve icmeye ihtiyacimiz var. Sakın sakin. Seve seve. Eğer burda kalırsanız bunu başarabiliriz değil mi?

    • Ne kadar güzel, ne kadar naif ve ne kadar yapıcı bir yorumdur bu? Bir akp seçmeni değilim, blogcu annenin görüşleri, bakış açısı bana çok yakın gelir. Son seçimden sonra ilk tepkim bu ülkeden kaçma planları kurmak oldu. Ertesi sabah kalktığımda ise düşüncem pes etmek değil birseyler yapmalıyım şeklinde değişti. Bu partiye oy verenleri anlamadığım, oy verenlerin de benim gibi dusunenleri anlamadığı birseyler var. Hepimizin aslında istediği temel şeyler ortak. Daha barışçıl bir ortamda, eğitim sağlık gibi temel ihtiyaçlara herkesin eşit olanaklarla ulaşması, ve herkesin birbirinin yasam sekline saygı duyması gibi… Birbirimizi kırmadan ve anlamaya çalışarak iletişim içinde olmaya çaba göstermeliyiz.

      • Merhaba Canan Hanim,
        Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim. Blogcu annenin cevabına binaen AK Parti seçmeni olmamın birkaç nedenini yazdım. Mesajınızda oy verenleri anlamaya çalışmaktan bahsetmissiniz. Hani derler ya “Yanlış anlama, eleştirmek için değil, anlamak için soruyorum.” diye. Ben de bu samimiyetle sormussunuz gibi, tamamen anlaşılmak için yazdım. Tartisma programlarında uzmanlar, gazeteciler AK Parti seçmenini sosyolojik olarak incelemeye devam ededursun (ki benim eşim de bir sosyolog) ben kendi nedenlerimi nacizane anlattım. Napayım, Adil Gür bir kere bile bana denk gelmedi 🙂

    • Sevgili Betül, yorumunuzda katıldığım çok şey var. Katılmadığım belki birkaç cümle… Ama mesele bu da değil… Çok mutlu oldum ben. Beni duymanıza, beni anlamanıza… ‘Haklısınız’ demenize… Ne kadar açık yüreklilikle okumuşsunuz yazdıklarımı… Sağ olun…

      • Estağfirullah. Bir yerden başlamalı insan kaynaşmaya. Ben de neden AK Parti seçmeni olduğumu anlatayım musaadenizle. Hepsini anlatamam. Yani bitmez. Ama birkaçıni söylemem size kendimi en az sizin kadar anlatmama vesile olabilir. Beni kalbinizle okuyacaginizdan eminim. Çünkü anneler kalbi ile yazar ve okur. Benim çocukluğumda annem babam benim cebime harçlık bile koyamazdi. Öğretmendi benim babam. Ama şimdi Türkiye’de şimdilerde tehlikeli bile bulunan “yükselen orta gelir”li tanımı rahatlıkla yapılabiliyor. Zaten ekonomideki gelişmeler adil fikre sahip herkesin takdiri. Ülkenin beraber yaşama kültürüne yapılan katkılar, dindar kesimin haklarının iade edilmesi-iade diyorum, bunu birazdan aciklayacagim- bunlar da en önemli etkenlerden. Ama en önemli sebep su: AK partiyi kuranlari seviyorum ben. Onların ideolojisi benim ideolojim ile çok benzer. Diyorum ki, bu adamlar bizden. Bana benziyor. İnsan kendine benzeyeni sevmez mi hep? Secmez mi? Otobüste yanına oturacagimiz kişiyi bile secmiyor muyuz? Diğerlerine kendimi, ihtiyaçlarımı anlatsam belki beni anlamazlar. Ama onlar anlar. İnsan evladını sever ya hani, ben öyle seviyorum onlari (hepsini değil tabi:)) evlat nasıl sevilir bilirsiniz. Hatasını görürsunuz, kabul edersiniz. Bilincli bir ebeveynseniz yaptığı hatada ısrar etmemesi için ona yardimci olursunuz. Hele bu başkasına karşı işlediği bir suç ise, ona davranışının karsiligini/cezasını kendi ellerinizle verirsiniz. Ama başkasının izin vermesine izin vermesiniz. Eğer bilinçli ve adil bir ebeveyn degilseniz ya hatayi kesinlikle reddedersiniz ya da görmezden gelirsiniz. Benim yaptığım ilk ebeveyn gibi . Hatasını görüyorum, biliyorum, özellikle uyarıyorum, ama bir darbe teşebbüsü ile hükümetin yıkılmasına kesinlikle karşı çıkıyorum. Başkası koru körüne seviyor, reddediyor, görmezden geliyor olabilir. Ama ben öyle biri olmadım hiçbir zaman. Soma olaylarında Erdoğan, sayılardan bahsederken elimdeki kumandayi tv ye firlattim. Öyle ofkelendim ona. Miting meydanlarinda “başörtülü bacim” vurgusuna cok kizdim. Evet, bu onemli bir degisimdi, AK parti sayesinde olmustu ama bu zaten benim hakkimdi. Ben sadece hakkimi almistim. Bir lutufmus gibi surekli bahsedilmesinden rahatsizlik duymustum. Yolsuzluk olayları ortaya çıktığında çok yaralandım. Benim insanım nasıl yapar bunu dedim. İnanın günlerce uyuyamadim . Hele cemaatin yaptıklarını duyunca hepten yıkıldım. Mutedeyyin camia nerde hata yaptı diye düşündüm. Dünyaya nasıl çocuk getirecez diye dertkendim. Sonra düşündüm. Siyaset öyle bir şey ki, temiz kalmak mümkün değil. Peygamberimiz dönemine bakalım. O vefat edince Hz. Aise validemiz ile Hz. Ali savastilar. Düşünebiliyor musunuz? İkisi de cennetle mujdelenmis iki büyük Önder. Ama onlar bile hataya düştüler. Biz sıradan insanların iktidar ile sinanmamasi, bal tutmuş parmağını yıkamasi o kdar zor ki! Bir ebeveyn nasıl affederse çocuklarını affettim ben de onları.Aralarındaki çürük yumurtaları ayiklayacaklarina inandım. Çünkü insan hata eden bir varlıkti. Hala kırgın miyim? Evet. Ama nasıl ki sokağa atamaz evlatları anne baba, ben de atamadım. Dedim kendime, siz nasilsaniz, öyle yonetilirsiniz. Demek ki ben kötüyüm dedim. Demek ki benim hatalarım oldu. Öyleyse daha çok çalışmalıym. İşimi daha iyi yapmalıyım. Dindarlar işte böyle ahlaksızlık yaptılar imajını ben yikmaliyim. Benim gibi düşünmeyen biri demeli ki, “Bu işi en iyi Betul yapar.” Şimdi , bunun için daha çok çalışıyorum. Herkesi anlamaya, eğer hakli ise hak vermeye çalışıyorum. Hakk’i söyleyen düşmanim da olsa hak veriyorum. Batılı söyleyen kardeşim de olsa ona söylüyorum. Biliyorum bir gün birileri beni sadece eleştirdiğim için Ak Parti düşmanı diyecek, belki de “paralel”. Kimse bir zamanlar affedici bir ebeveyn olduğumu görmeyecek. Olsun varsın, ben doğru bildiğimi yapmaya devam edeceğim. Sevmek insanın elinde olan bir şey değildir çünkü. Bu insanları sevdiğimiz için bizi anlamalisiniz. Ben de sizi sevmediğiniz için anlıyorum. Benim sevdiğimi Sevmediğiniz için sizi sevmekten de vazgecmiyorum. Çünkü gerçekten bu ülkeyi ülkemize olan sevgimiz daha iyi kılacak, buna inanıyorum. Sevgi ile kalın .

        Not: AK partiyi sevme nedenlerime anti tezler üretilebilir. Senin o parti şunu şunu yaptı denilebilir. Hatta onlar doğru da olabilir. Ama ben bunları tartışmak için değil, kendimi daha iyi anlatabilmek icin yazdım. Umarım kendimi ifade edebilmisimdir.zira birinin bir şeyi sevmesi için bir nedene gerek olmadı gibi, birinin sevme nedeni diğerinin nefret etme nedeni olabilir. 🙂

        • Betül merhaba. Önce şunu söyleyeyim, çok yakında ”paralelci” yaftası ile evladın gibi sevdiğin insanlar tarafından dışlanma ihtimalin yüksek. AKP’nin kurucu ekibinde eminim çok iyi niyetlerle, ”dindarlara haklarını iade etmek” gibi, yola çıkmış insanlar vardı ama artık o noktadan fersah fersah uzaklar..neyse bu kısmı çok uzatmaya gerek yok.

          Yapıcı, içten yorumun harika. Bakış açını ve duygularını, ”Bu adamlar bizden” hissiyatını çok iyi anlıyorum çünkü ben de ”sizden”dim bir vakitler. Yıllar, okuduklarım, izlediklerim sonunucunda ise kimseden değilim artık. Biliyorum ki bu ”siz-biz” durumu Orta Doğu’nun içler acısı halinin, sefaletinin, geri kalmışlığının, sorgulamadan, hakkını aramadan sadece ”tüketici” olarak yaşamanın bir numaralı sebebidir.

          Biz Ortadoğulular sünni-alevi, akp-chp, sağ-sol , ak-kara diye günlerimizi, gecelerimizi heba ederken sağlık reformu adıyla elimizden alınan sağlığımızın, yerli tohumun ortadan kaldırılmasının, çocuğumu gönderecek devlet okulu bulamamanın, öğretmen-hemşire-doktor-avukat eğitimli kim varsa mutsuz olmasının, ambalajlı gıda ile her evde en az bir kanserli insan bulunmasının hesabını soracak kimse yok değil mi?? En önemli mesele hdp barajı geçti mi, rte başkan olur mu, chpye yeni kan lazım ama kim vs..

          İktidar koltuğuna talip olan adamlar (dindar dinsiz fark etmez) bu ”sizler-bizler” durumunu körüklemezse, bundan nemalanmazsa, oyunu ayrımcılık züerinden toplamazsa sen de vatandaş olarak sorarsın ”gida ve tarım bakanı ne iş yapar ” diye ama biz iktidardaki adamı ”babam, anam, evladım” duygusu ile sahiplenir, hatasını hoş görmeye devam edersek, daha çoook uzun yıllar devam eder bu sömürülme durumu.

          Bilmem anlatabildim mi azıcık?

          • Anlamaz miyim? Anlıyorum seni. Gıdanin bu iktidarın en büyük Günahlarından olduğunu hep konuşuruz eşimle. Milli eğitim personeli olarak eğitim sisteminin halini içler acısı olarak yorumluyorum. Sizden-bizden kavgasının bizi ne kadar geride bıraktığını da. Bu yüzden ben bu kavgayı gütmeden çalışanlardan biriyim. Ama biliyor musun Elif, AK Parti olmasaydı beni başımdaki örtü ile bakanlığa alacak kimse olmazdı. Bir nevi vefa borcum var benim AK partiye. Bir de alternatif konusu var ki, o konu birçok kişinin nedeni. Yani Türkiye’ de sol hükümetlerin geçmişi malum. Sağ partilere bak, MHP milliyetçilik ile SP Milli Görüş ile kafayı bozmuş. Ben bunlardan hiçbirine kendimi daha yakın hissetmiyorum. Ama AK Parti, içindeki bozulmalara rağmen hala bana en yakın parti. Bir gün ondan daha yakını olursa, ona veririm. Ama ikna olmam gerek. Hani var ya bir reklamda, “biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu!” Benimki de bu hesap. Güçlü bir muhalefet, iktidarın yanlışlarını daha iyi düzeltir. Ama maalesef muhalefet de ideoloji peşinde. Hasili, farkındayız. Ne olup bittiğinin. Iyinin, kötünün, oyunun, tuzağın…ama şans veriyoruz. Çünkü içtiğimız kahvenin kırk yıl hatırı var. Bir gün seninle de bir kahve içeriz. Bir kırk yıl da ordan çıkarırız olur mu? Alırız çocukları. Buldugumuz en güzel parka gideriz. Ellerine hazır gıda vermeyiz. Kendi yaptigimiz kurabiyelerden veririz. Bir köyü muhabbet ki, sorma gitsin..Ne dersin?

            • ‘AK partiyi kuranlari seviyorum ben. Onların ideolojisi benim ideolojim ile çok benzer. Diyorum ki, bu adamlar bizden’ …. İnsanlık adına çok üzücü. Ben parlamenter sisteme inanan güvenen bir insan değilim. O nedenle insanların bir otoriteyi, kendi kanlarından beslenen bir sistemi ‘kendilerinden’ görmeleri, ‘evlat sevgisi’ ile tanımlamaları aklımın alacağı birşey değil. O nedenle sevgili Betül sana fikir özgürlüğü, birbirimizi anlamak, elele parklarda gezmek, sek sek oynamak falan diyemeyeceğim. Zira ideolojinin benzeri ideolojiler yüzünden her yer betonlaştı, şehirler grileşti, ağaçlar yok oldu, gökyüzü görünmez oldu. Al sana şiirsel yıkım anlatımı. Şu noktaya özellikle dikkatini çekmek isterim ki parti ya da siyasi görüş odaklı olarak karşı çıkmıyorum bu duruma. İnsan olmanın verdiği doğal güdülerle karşı çıkıyorum. Dünyanın sadece insan için yaratıldığı, tüm canlıların ona hizmet etmek için var olduğu safsatasına kendini inandırmışlar, doğayı talan eden karıncalara bile yaşam alanı bırakmayanlar, paranın tek değer olduğuna daha çok parayla daha mutlu olacağına inanan köleler hepsi aynı benim için. E şimdi benimle ne alakası var diyeceksin. İyi de güzelim sen bu iki görüşün vücut bulmuş halisin. Paranın mutlak güç kabul edildiği üstelik doğa düşmanı insan düşmanı bir iktidara aşıksın. Bunu sana anlatmam o kadar zor ki. İkna etmek için değil, insan olarak haklarını bilmen, kimsenin sana bir hak bahşedilemeyeceği gibi kimsenin de onları alma yetkisine sahip olamayacağı bir dünyanın hayalini de olsa kurman için. İnan ki bu hayal ev yapımı kurabiyeyle parklarda buluşma hayalinden daha gerçekçi.

              • aynen selime, tamamen katılıyorum yazdıklarına.

                betül, onlar olmasaydı başımda örtü ile beni almazlardı bakanlığa diyorsun ya beni de başımda örtü olmadığı için almazlar. kayınçosunu, şoförünü milletvekili yapan insanlardan bahsediyoruz, tvlerde onlarrr! diye bağıran insanlardan bahsediyoruz, yani kendilerinden olmayanları sevmiyorlar. hırsızlar, paraya ve betona tapıyorlar, surelerle dalga geçiyorlar, dün söylediklerini bugün inkar ediyorlar/tam tersini söylüyorlar ve açıkça ayrıştırıyorlar insanları. ben özellikle okur yazar insanların bütün bunları ideoloji olarak kabul etmesine anlam veremiyorum. ortada bir ideoloji yok, doldurulacak cep var sadece.

  8. Elif ne guzel yazmissin. Cok tesekkurler.
    Oyle iyi geliyor ki boyle yazilari okumak. Sanirim insan boyle zamanda kendine yakin dusuncelere daha cok siginmak istiyor.
    Pazartesi gunu “yilginim” yazmistim bloga. Yahu demistim elimizden geleni yaptik iste. Ama bizim naif dusuncelerimizin basedemeyeyecgii seyler var demek ki. Sonra gelen yorumlar, arkadaslarimla konusma darken ya dedim sakin olacagiz. BU iste yaptigimiz ufak bir proje degil ki. Yol uzun dusecegiz de kalkacagiz da. O yuzden Elif evet calisacagiz, iyi kalacagiz. BU dunyayi boyle yasayacagiz. Bak ne mutlu ki yalniz da degiliz. Iyi ki yazmissin bu yaziyi cok sagol 

  9. Merhaba,

    Bu ortamda, bu tavir ve yaklasimla fikir alisverisi yapabiliyor, birbirimizi dinleyebiliyor olmamiz umut verici. Bunun icin tesekkurler.

    Ben de kendini azinlikta hissedenlerdenim. Benim tarafim haksizliga ugrayanlar, madur olanlar, ozgurlugu kisitlananlar, oldurulenler, hapse atilanlar, inancini yasayamayanlar, inanmadigini soyleyemeyenler, bastirilanlar, yaftalananlar, ezilenler, uzulenler, gocturulenler, yalniz birakilanlar, insan sevenler, gercekten sevenler turk, kurt, japon oldugu icin degil, vicdani olanlar… Inanin baska bir tarafim yok. Ama benim tarafim daha kalabalikmis. Bunlari yazarken anladim, pek de azinlikta degilmisim.

    Ama ulkemden uzaktayim, ulkemden uzakta birakilanlardanim…

    Bir annenin cocugunu sevmesine benzetmis Betul, akp’ye olan sevgisini. Cocugunuz baskalarina zarar veriyorsa, insanlarin hayatlarini karartiyorsa buna ragmen o insanlarin hayatlariyla ilgili sorumluluk vermeyi dogru bulur musunuz? Anne degilim bilemiyorum ama bir ogretmen ogrenci sevgisini buna benzer dusunursem bile anlayamiyorum. Ogretmen en sevdigi ogrenciyi sinif baskani yapar belki ama o cocuk diger arkadaslarini disliyorsa, fiziksel, duygusal siddet uyguluyorsa, belki yine cok sever, dunya tatlisidir cocuk, seytan tuyu vardir onda… ama sinif baskani yapmaz. Yaparsa haksizlik olur, adaletsizlik olur.

    Ozgurlugu sadece basortusu ile ozdeslestirmekse, hic kimse icin degilse bile sirf ayni sekilde dusunmuyorlar diye yillarca sucsuz, gunahsiz yere hapiste yatan, kucuk dusurulen, sevdilerinden,ulkesinden uzak birakilan insanlara haksizlik degil mi? Dindar degilim, inandiklarimi ne bir dinle ne bir baska kisinin inandiklariyla ayni kategoriye koyabilirim ama basortusu icin yapilan mucadeleye, her hak mucadelesine oldugu gibi, hep destek verdim, her donemde… Ama eger bugun bastortusu takiyor olsaydim, benim basortumun sucsuz bir insanin hapiste gecirecegi zamani 1 gun azaltacagini, bir cani bagislayacagini bilsem, seve seve cikarir atardim. Hicbir ortu, bir insanin canindan, insanca yasamindan daha degerli olamaz. Siz de soylemissiniz, basortu zaten hakkinizdi, kimseye minnet borcunuz oldugunu dusunmemelisiniz. Ayni sekilde ozgurluk, adalet, insanca yasam hepimizin hakki degil mi?

    Cok sey yazmak istiyorum, ama kelimeler yetersiz kaliyor…