3 Yorum

Okumayı öğrenince hayatın değişecek

iPhone’da timehop diye bir uygulama var; geçen sene bugün ve ondan önceki sene bugün ve hatta ondan da önceki sene… bugün sosyal medyada paylaştığınız fotoğrafları önünüze bir bir seriyor. Siz de böylece ‘Aman da ne kadar küçükmüş benim oğlum!’ ya da ‘Of ne zordu o zamanlar’ gibi yorumlar yapıyor, bazen keyifleniyor, bazen hüzünleniyor ama her seferinde zamanın nasıl da geçtiğine hayret ediyorsunuz.

Örneğin bundan üç sene önce bugünlerde biz böyleymişiz…

Image-1 (1)

Hiç unutur muyum o günleri? Bir yandan 4+4+4’ün izleri, bir yandan birinci sınıfa başlıyor olmanın verdiği stres… İlkokul birinci sınıf, benim bugüne kadarki ebeveynlik hayatımda yaşadığım en zor seneydi, kesin bilgi. (TEOG annelerinin ‘Bunlar daha iyi günlerin’ dediğini duyar gibiyim, demeyin öyle, ağlarım!) Bir yandan çocuğumun bağımsızlığını kabul etmek, ama en çok da el yazısı, ödev vb. yepyeni kavramlarla uğraşmak, çoğu zaman çocuğumla ödevi arasında sıkışıp kalmak çok, çok yorucuydu.

Şimdi de yoruluyoruz. Bu sene başında öğretmen, dördüncü sınıfın daha önceki senelere benzemediği, ortaokula hazırlık teşkil etmesi bakımından özen gerektirdiği, çocuğumuza evde tekrar yaptırmamız gerektiği gibi konularda bizi uyardı. Bunlar ve bunların bende yarattığı hisler başka bir yazının konusu…

Ama önce, ama önce Adam Olacak Çocuk! (Canım Barış Manço) Bu yazıda ben kendi streslerimden bahsetmek yerine, okumaya hazırlanan bıdıkların annelerin streslerinini dindirmeye bir nevi olsun yardım edeceğini umduğum bir şeyler paylaşmak istiyorum. Çünkü birinci sınıf olmak çok zor. Henüz ince motor kabiliyeti yerleşmemiş bir çocuğa kalem tutturmak ve o kalemle el yazısı yazdırmak daha da zor. Tüm bu tecrübeyi nasıl yaşayacağınız, çocuğunuza bağlı olduğu kadar, çocuğunuzun öğretmeninin bu konuya nasıl yaklaştığıyla da alakalı… Çocuğunuzla okulu/öğretmeni/ödevi arasında kalmak çok kötü bir şey…

Çocukların birinci sınıfın başında okuma yazmayı öğrenmiş olmaları için çok büyük bir baskı var. Oysa çocuğunuzun okumayı daha sonra öğrenmesinde hiçbir sorun yok

diyordu geçen yaz Dallas’ta görümcemleri ziyarete gittiğimizde elime geçirdiğim Parent & Child dergisinde… (Amerika’da -tıpkı Kanada’da olduğu gibi– hazırlık sınıfında okuma yazma öğretiliyor çocuklara, birinci sınıfa başladıklarında okuma yazmayı öğrenmiş olmaları bekleniyor).

Bizde okuma yazma birinci sınıfta öğretilse ve güya 4+4+4 ile ilkokulun birinci senesi oyun gibi geçse de (oldu, görürsem söylerim) yukarıdakine benzer bir bakış açısını bize de uyarlamak ve ‘çocuklarınıza okuma yazma öğrenmeleri için baskı yapmayın’ demek mümkün ve hatta gerekli.

Çocuklarımız akranlarının gerisinde kaldığında endişelenmemek kolay değil. Kendimizi etrafımızdaki ebeveynlerle, çocuğumuzu da onların çocuklarıyla kıyaslama hatasına düşüyoruz çoğu zaman, özellikle de benzer kıyaslamalara çocukken biz de maruz kaldıysak… Peki bundan zararlı çıkan kim oluyor tahmin edin: Çocuklar!

Oysa okumayı erkenden öğrenmek bir zeka belirtisi olmadığı gibi, tek başına ileriye yönelik bir yatırım da değil. Öncelikle bunu bir fark etmek lazım.

Şimdi benim de hazırlık sınıfında bir oğlum var ve hem yaşı gereği, hem de önünde abisinin olması sebebiyle okumaya oldukça meraklı. Hangi kelime hangi harfle başlıyor, hangisiyle bitiyor, şu nasıl yazılıyor, bu nasıl okunuyor gibi sorular günlük soru listesinden eksilmiyor. Bir yandan azıcık uğraşsam okumayı öğreniverecekmiş gibi geliyor -ve çok rahatlayacağız!- bir yandan da yaşına/sınıfına uygun olmayan bir şey yapmak istemiyorum.

Okumayazma

İşte bunlar hep kendi kendine okuma yazma altyapısı oluşturma…

Yukarıda bahsettiğim yazıda çocukların 5 yaşında okumayı sökmesinin uzun vadede hiçbir getirisinin olmadığı, bu çocukların dördüncü sınıfa geldikleri zaman, okumayı daha geç öğrenen akranlarıyla aynı seviyede oldukları anlatılıyordu. Okuma yazmanın önemli bir dönemeç olduğu, bazı çocukların bu dönemeci farklı zamanlarda aldığı da belirtiliyordu.

Makalede adı geçen, Taking Back Childhood isimli kitabın yazarı Nancy Carlsson-Paige ‘Fonetik farkındalık’ olarak adlandırdığı, ‘Harflerin arasındaki ilişkiyi kavramak ve bunları seslerle ilişkilendirmek’ olarak tarif ettiği bu sürece her çocuğun farklı zamanlarda hazır olduğunu söylüyor.

Peki, çocuğumuz okula başladı, sınıf arkadaşları patır patır okuyor, bizimki geriden geliyor, ne yapacağız?

Öncelikle disleksi gibi bir okuma zorluğunun olmadığından emin olduktan sonra her çocuğun kendi hızında ilerlediğini, nasıl birinin ilk dişi dördüncü ayda, diğerininki bir yaşında çıktıysa okuma-yazmayı öğrenme hızlarının da değişebileceğini kabul edecekmişiz. Elimizde harf kartlarıyla çocuklarımızın peşinden koşmak ve okuma olayını eğlenceden ‘görev’e dönüştürmek yerine şunları yapacakmışız:

Oyun: Örneğin lokantacılık. Siz yemek yaparken çocuklarınız menüler hazırlasın, üzerine resimler çizsin, yemeklere isim versin, yeni yemekler yaratsın, onları adlandırsın. Yazma dilinin temelini konuşma dili oluştururmuş. Bu yüzden de çocukların sözcük dağarcığının gelişmesi çok önemliymiş.

‘Süslü’ kelimeler: Çocuklarla iletişimimizde genelde basit bir dil gercih ediyoruz, ancak kelimelerimizi çeşitlendirmek aslında çok iyi bir fikirmiş. Çünkü geniş bir kelime dağarcığının okuduğunu anlamaya olan etkisi, harflerin seslerini tanımaktan daha fazlaymış. Özetle kelime dağarcığı çok geniş olan ancak hiçbir harfi henüz tanımayan 5 yaşındaki bir çocuk, aynı yaştaki, harfleri tanıyan ancak daha az kelime bilen bir çocuğa göre üçüncü sınıfa geldiğinde okuduğunu anlamak konusunda daha ileride olurmuş.

Her gece kitap: Ben bunu her GÜN kitap diye değiştirmek istiyorum, sadece geceleri değil… Gerçi çocuklar okula başladıktan sonra ister istemez sadece akşam saatlerine kayıyor okumalar, ama okulöncesinde kitabı, oyun oynamak gibi gündelik hayatın bir parçası olarak görmek çok önemli, bence…

Kitapların nasıl tutulduğunu, sayfaların nasıl çevrildiğini, harflerin soldan sağa yazıldığını bu şekilde öğreniyormuş çocuklar. Ve hani her gece aynı kitabı ‘bi daha bi daha!’ okumak istiyorlar ya, tekrarlayan kelimeler okuma hazırlığında önemli bir adımmış. Çocuklar aynı cümleyi defalarca duyduklarında bir süre sonra duydukları kelimeleri sayfada gördükleri eciş bücüş siyah ‘şeylerle’ (harfler) eşleştirmeye başlarlarmış. Okumanın nasıl gerçekleştiğini işte bu şekilde kavrarlarmış.

Kafiyeli kitapların okumaya özellikle katkısı olduğu söyleniyor. İngilizcedeki Dr. Seuss kitapları bu konuda gerçekten eşsiz (ve belki Türkçeye henüz çevrilmiş olmamasında bu fonetik oyunların etkisi vardır, kim bilir? Tülin Kozikoğlu’nun bu konuda çok güzel bir yazısı vardı Bir Dolap Kitap‘ta) Kafiyeli kitaplar denilince benim aklıma Fatih Erdoğan’ın ilk okuma kitapları geliyor.

Kaliteli kitaplar seçin: İyi de, ‘iyi’ bir kitap nasıl olmalı? Çocukların hikayeye katılmak isteyeceği, tekrar içeren, anlatımı güçlü ve illüstrasyonları hikayeyle ilgili ipuçları veren kitaplar… Ama en önemlisi kitabın çocuğunuzu okuma konusunda heyecanlandırması…

Tüm bunların yanında en en en önemli konu okumayı görev değil, eğlence olarak görebilmek. Çocukları okula başlayan ebeveynlerin yaptığı en büyük hata anne/baba koltuğundan kalkıp öğretmen koltuğuna oturmalarıymış. Okuduğunuz kitaptaki hikayeyi anlatmak yerine ‘Burada ne yazıyor?’ , ‘Hadi şu kelimeyi hecele’, ‘Oku bakayım’ demeye başladığınızda bir de bakıyormuşsunuz ki çocuğunuz artık sizinle okumak istemiyor.

Screen Shot 2015-11-17 at 3.33.11 PM

‘Çocuğunuzun okumayı kendi hızında sökmesinin en güzel tarafı tüm bir sayfayı kendi kendine okumayı bitirdiği anda yüzünde beliren gurur’ diyor konudaki uzmanlar.

Öyle gerçekten de… Ben Deniz’e ‘Okumayı öğrendiğinde hayatın değişecek’ demiştim. Demişim daha doğrusu, hatırlamıyorum, o hep bana ‘Anne sen bana böyle demiştin’ diyor. Gerçekten öyle olmuş olmalı ki bunu her fırsatta dile getiriyor: ‘Anne yaa, gerçekten de okumayı öğrenince hayatım değişti yaaa!”

Ve şimdi o da Derin’e aynı şeyi söylüyor. ‘Deriiiin, okumaya başladığında hayatın değişecek.’

Öyle olacak cidden de… Sadece biraz zamana ihtiyacı var…

Kanada Anaokulu

Bu yazı, Kanada Eğitim Sistemi’nin Türkiye’deki temsilcisi olan Kanada Okulları’nın desteği ile yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Bu bölümdeki diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.

3 yorum

  1. gülçin erdede

    sağol valla…Bu yazı bana ilaç gibi geldi. sene başından beri neler çektik,en sonunda okul ve öğretmen değiştirdik,sakinleyip ancak yoluna koyabildik bir çok şeyi. gerçekten öğretmenin tutumu ve evde ailenin sabrı önemli.oğlum yaşça sınıfının en küçüğü(aralık doğumlu) ve birde öğretmen hem acemi hemde yargılayıp sınıflandırıcı olunca(yapamadın çık dışarı…..olmadı başaramadın.vb…) neredeyse okumaktan soğuyordu oğlum. bundan sonra yol alacağız inşallah..

  2. Merhaba Elif,
    Okumayı erken sökmüş ve 5,5 yaşında okula başlamış biri olarak söyleyebilirim ki gerçekten ileriki yaşamda hiçbir artısını görmedim. Aksine dezavantajı bile oldu diyebilirim. Kalem tutuşum çok kötüydü ve bunu ortaokul 3. sınıfta zorla düzeltebildim. Büyük ihtimalle erken başlamaktan kaynaklı. Yazı yazarken çok zorlandığımı ve elimin ağrıdığını çok net hatırlıyorum.
    Bu yüzden Arda’ya hiçbir şey göstermedim harflere ve okuma yazmaya dair. Şimdi bildiği harflerden kelimeler türeterek yazıyor ve okuyor. Adındaki ve soyadındaki harflerden başladı:)) milyon yerde Arda yazıyor çünkü:))) Hecelemeye başladı ve uzun uzun cümleleri doğru heceliyor. Mesela ben hecelemeyi okulda öğrendik diye hatırlıyorum.
    Demem o ki anne çabalasa da çabalamasa da her çocuğun kendi süreci işliyor. Bunu, içlerine yeni katıldığım anasınıfı velilerine günde bin kere tekrarlamak gerekiyor:)))
    Sevgiler…

  3. Kalemine saglik elifcim, biz montessori egitimi veren bir okula gonderiyoruz kizimi ama orda bile bir telas var ogretmende kasim sonu herkesin okumayi sokmesini istiyor.benim esim turkiye dereceli biri ama sinifta okumayi en son o sokmus, oyuzden hirs yapmaya gerek yok,nasil alti bezli cocuk kalmiyorsa okumayi sokmeyen cocuk da kalmaz, hayati zehir etmeye gerek yok,yeteri kadar zehirimiz var zaten:)