5 Yorum

Ayşe ve Ateş’in Hikayesi

elele

elele

Tarihten anlaşılacağı üzere, flashback tadında bir doğum öyküsü olacak bizimkisi. Şimdi evin içinde pıtır pıtır yürüyen, henüz konuşmasa da artık bir şekilde tüm meramını bana anlatabilen karşımdaki şu minik adama bakıyorum ve on dört ay öncesine gidiyorum. Doğum öykümüzü yazmak istiyorum; çünkü ben de böyle öyküler okuyarak, duyarak cesaret bulmuştum. Belki bizim maceramız da benzer yollardan geçecek birilerine ışık tutar, kimbilir…

Öykümüze gelince… Son dönemecinin çok sıcak bir yaza denk gelmesi dışında sorunsuz bir hamilelik geçirmiştim. Tüm hamileliğim boyunca aktif olmaya özen göstermiş ve özellikle son aylarda gevşeme, nefes çalışmaları ve düzenli yürüyüşleri aksatmamaya çalışmıştım. Tıbbi bir zorunluluk olmadıkça normal doğum yapmak, dahası doktorum kendi deyimiyle beni fazla “cengaver” bulsa da epiduralsiz doğal doğumu denemek istiyordum. Annem beni böyle doğurmuştu, o kuşakta büyük çoğunluk bu şekilde doğum yapıyordu, günümüzde yurtdışında bütün arkadaşlarım, akrabalarım bu şekilde doğum yapıyordu da Türkiye’de normal doğum yapmayı istemek bile niye bu kadar anormal bir şeymiş gibi algılanıyordu, işte bunu anlamıyordum. Dahası ve en önemlisi, doğal doğumun nasıl bir şey olduğunu çok ama çok merak ediyordum.

Ece Temelkuran’ın sevdiğim bir sözü var: “Suyun akışını bozma korkularınla.” İşte tam da bu yüzden, hayatımın bu en özel olayında endişelerin beni ele geçirmesini istemedim. Hamileliğimin son dönemlerinde doğumla ilgili hep olumlu düşünmeye, olumlu şeyler okumaya çalıştım ve ne zaman çevremden endişelerimi tetikleyecek, kendimi psikolojik baskı altında hissettirecek bir şey duyduysam kulaklarımı kapattım, duymazdan geldim, bu ortamlardan kaçtım. Tıbbi komplikasyon olasılıklarını, istisnai durumları duymanın bana ne faydası vardı; zaten bu yüzden herhangi bir yerde değil de doktor kontrolünde ve hastanede doğum yapmayacak mıydım? Kendimi zihinsel olarak bu şekilde hazırlamanın çok faydasını gördüm.

Doğum öncesinde yaptığım ve herkese tavsiye edebileceğim bir şey de, hayatımın önemli olaylarından önce mutlaka yapmayı adet edindiğim üzere, güzel bir şarkı listesi hazırlamak oldu. Doğum sırasında bana eşlik edecek şarkıları birer birer seçtim, sıraladım, listeye hem motivasyonu artırıcı hem de rahatlatıcı parçalar koydum ve başladım büyük günü beklemeye!

40 haftayı tamamladığımızda Ateş’ten hiç ses seda yoktu; ne aşağı inmişti, ne de bende en ufak bir ön kasılma, nişan vs. ya da doğuracak gibi bir hava vardı. Enerjiktim, tam gaz nefes ve esneme egzersizlerime her gün düzenli devam ediyordum ve farklı şehirlerde yaşayan ailelerimiz son bekleme için İstanbul’da toplandığından neredeyse her gün dışarıda bir şeyler yapıyorduk. Oğlumun müstakbel doğumgünü için günlerden gün beğenmeyen ben, içimden 11, 12 ve 13 Eylül’ü pas geçmeyi, doğumun bu tarihlerden sonra ve en ideal senaryoda, yani kendiliğinden ve sancıyla başlamasını istiyordum. İlginçtir ki minik Ateş tüm bu özel isteklerimi dikkate aldı!

Doktorumuz 40. hafta kontrolünde en fazla bir hafta daha bekleyebileceğimizi söylemişti. Ertesi günü (14 Eylül, yani 40+1) ailelerimizle cümbür cemaat birlikte geçirdik. Akşamüstü bir bana bir de takvime bakıp bu işin bir haftadan önce olmayacağına kanaat getiren bir kısım gerisin geri dönmeye karar verdi. Onları ikna edemeyip yolcu ettik. Bu arada babam ve kardeşimin ne hikmetse tam da o gün evde uçurmaya karar verdiği model helikopter duvarlara ya da mobilyalara çarpmaya her yaklaştığında beni bir gerginlik alıyor, şaka yollu “böyle giderse birazdan doğum başlayacak!” esprileri de helikopterle birlikte havada uçuşuyordu. Meğer o aralar hakikaten doğum başlamış da hiçbirimizin haberi yokmuş – ben dahil!

İlk hissettiğim, otururken kasıklarımda aşağı doğru hafif bir basınç hissiydi. Çok hafif bir his olduğu için önce önemsemedim. Sonra ara ara belirip kaybolduğunu fark ettiğimde kimseyi velveleye vermemek için çaktırmadan saate bakmaya başladım. Bir düzen yoktu, aralar belirsizdi, herhalde ön kasılmalardır diyerek bekledim. Derken herkes kalktı, ev boşaldı, bir duş aldım ve uyumaya çalıştım. Dalgalar gelmeye devam ediyor ve araları azalıyordu. Ancak o zaman bunun doğum sancısı olduğundan emin oldum; ama sancılar o sırada dayanılmayacak gibi değildi.

Önce Engin’e sonra anneme haber verdim ve başladık hastane çantalarına (evet, tabii ki tek çantaya sığamazdım!) son eklemeleri yapmaya. Saat 20:00 civarıydı ve bu arada sancılar çok düzenli olmasa da yaklaşık beş dakikada bire inmişti. Doktoru aradık ama ulaşamadık.

Bir anda sancı düzeyi artmış ve dalga geldiğinde iki büklüm olmaya ya da yatağın üstünde dört ayak pozisyonunda kendimi daha rahat hissetmeye başlamıştım. Arka arkaya aramalarda hala doktora ulaşamayıp sancı aralarının hızla 3 dakikaya indiğini görünce kendimiz atlayıp hastaneye gitmeye karar verdik. Evden çıkmadan önce son olarak Ayşe Öner’in enerji verici atıştırmalık önerisini ihmal etmeyerek bitter Sarelle’li bir dilim ekmeği mideye indirdim; çünkü hastanede bana bir şey yedirmeyeceklerinden emindim!

Onca çanta ve ıvır zıvırla asansöre bindiğimizde boş anakucağına bakıp kendimi birden çok acayip hissettim- şimdi böyle panik halinde çıktığımız bu yoldan geri döndüğümüzde yanımızda biri; hem de hayatımızın en önemli kişisi olacaktı, ne garip!

Sancıların arası hızlanarak azalıyordu. Hastaneye vardığımızda saat 21:00’i biraz geçiyordu. Girişte beni tekerlekli sandalyeye oturttuklarında (hayatımda ilk kez), önündeki saatlerde başına ne geleceğini hiç bilmeyen, çaresiz, kurbanlık bir koyun gibi hissettim kendimi.

Nöbetçi doktor ilk muayeneyi yaptı ve rahim ağzının 5-6 cm. açık olduğu söyledi. İlk şok! Çünkü doktorum daha önce 4 cm’e kadar olan sancıların nispeten kolay olduğunu ve hastanede bu açıklığa kadar bekleyip sonra da epidural uygulamayı önerdiğini söylemişti. Ben ise bu ilk safhaları evde kolayca atlatıp aktif faza çoktan geçmiştim bile; gelgelelim doktor hala ortada yoktu! Sonunda kendisine hastaneden telefonla ulaşmayı başardılar ve hemşirelere birkaç talimat verildi. İlk istenen bana serum takılması ve NST cihazına bağlanmamdı ki esas fırtına burada koptu.

Sancılarla yatarken baş etmek hiç kolay değilmiş. Bir de üstüne, gelen NST cihazlarında sorun olması ve üç kez farklı cihazların takıp çıkarılması zaten gerilmiş sinirlerimi iyice gerdi. “Yeter artııııııık, yatağa bağlanmak istemiyorum ben! Aktif olacaktım, böyle olmayacaktı, ayağa kalkmak istiyorum!” Yok efendim doktor böyle istemiş, bebeğin kalp atışlarını yatmadan duyamıyorlarmış, biraz daha dayanayımmış falan… Artık hiçbir şeyi gözüm görmemeye başlamıştı ve doktorumuz hala ortada yoktu. Engin bir taraftan sancı geldiğinde elimi tutuyor, aralarda pilates topunu şişirmeye çalışıyor (bu arada o top asla kullanılamadı, halbuki hastane için planladığım ne egzersizlerim vardı!), bir yandan da eli ayağına dolaşmış halde ipadden şarkı çalmaya çalışıyor; ama bana bir türlü yaranamıyordu. “O değil, birinci şarkı Engin, birinci şarkıııı! Aaaah!”

Derken NST işinden kurtulup bir 10-15 dakikayı istediğim şekilde ayakta, duvara dayanarak, istediğim gibi nefes alıp vererek geçirdim ve bu bana çok daha kolay geldi. Sonunda doktorumuz kapıda belirdi ve beni muayene ettiğinde 8 cm. açıklık olduğunu söyledi. Doğum hızla ilerliyordu. Önerisiyle suyum patlatıldı. Bundan sonra yaklaşık 2 saatlik bir sancı döneminin kaldığını ve ıkınma aşamasına enerjimin kalması için yine de epidural önerdiğini söyledi.

Baştan beri epiduralsiz doğumu denemek isteyip doktorumla bunun tartışmasını yapan ben şimdi 8 cm.de kararsız kalmıştım. Bir yandan sancılar çok kuvvetliydi; ama diğer yandan derin nefesle ve biraz destekle dayanıyordum. Buraya kadar iyi gelmiştik de, en zorlu kısmın ne kadar süreceği belirsizdi. Doktor sancıların şiddetinin bundan sonra çok da değişmeyeceğini söyleyince ve Engin’den de bir destek bakışı gelince (“Sen yaparsın Ayşe!”), “Tamam”, dedim, “epidural istemiyorum.”

– Bakın, sonra çok geç olur, isteseniz bile daha sonra yapamayız.

– Biliyorum, tamam.

Artık iş işten geçmişti. Kararımın sonuçlarına katlanmaya hazırlanan ben, bir sonraki sancıyla değil; ama doktorun odadan çıkmasının ardından gelen hemşirenin bir sonraki cümlesiyle yıkıldım: “Şimdi sizi NST’ye bağlayacağız Ayşe hanım”.

“Neeee, yine mi? Daha yeni bağlamıştınız, yeter artık!!!” Artık doğum sancılarından çok NST’ye bağlanmak bana dayanılmaz gelmeye başlamıştı ve bu eziyetin bir an önce bitmesi için resmen inliyordum. Neredeyse deli gömleği bağlanmaya çalışılan bir akıl hastası gibi tepinmeme az kalmıştı! Neyse ki minik kurtarıcım yine beni duydu.

NST bağlandıktan sonra 5 dakika geçti geçmedi bana birden bir ıkınma hissi geldi. Önce emin olamadım; şunun şurasında ıkınma aşamasına kadar daha neredeyse 2 saat olmalıydı… Sonra tekrar o his gelince hemen hemşirelere haber verdik ve etrafta birden bir koşuşturma yaşandı. NST’yi falan hızla söküp bir kenara attılar, beni bir tekerlekli sandalyeye alelacele oturtup iki sancı arasında koşarak doğumhaneye indirdiler. Bu arada acemi hemşire kapıdan geçirmeye çalışırken kolumu bir yerlere çarptı ama benim gözüm ne kapıyı ne de kolumu görecek durumdaydı.

Doğumhane kısmı da çok hızlı geçti. Apar topar hazırlıklar yapıldı ve ıkınmalar başladı. Bu arada aceleden neredeyse Engin’i unutuyorlardı! Bizimle koşturarak doğumhaneye inen ama uygun kıyafet giydirilmediği için içeri de giremeyen zavallı Engin iki kapı arasında kalmıştı ve neredeyse doğumu kaçıracaktı! Neyse doktorumuz durumu fark etti, “Babayı da alın içeri!”.

Ikınmalar çok uzun sürmedi, yaklaşık 5-6 kereden sonra kucağıma birden mosmor, vıcık vıcık bir şey kondu. Bir anlık duraksama. Hemen sonrasında o küçücük beden birden sese büründü ve yaygarayı bastı. Mucize! O sırada saat 22:55’miş. Her şey o kadar hızlı oldu ki neye uğradığımızı şaşırdık. Hoş geldin, diye fısıldarken ona baktım. Hamileyken içime doğduğu gibi, küçük bir ateş parçasıydı gerçekten; jet hızıyla hayatımıza girivermişti. Göbek kordonunu kim kesecek, ilk emzirme falan, hepsi hızla akan o film şeridinin içinde kayboldu gitti.

Ben daha uzun süre kucağımda tutulmasını istesem de bir çırpıda geri alıp ilk testler ve bakım için onu götürdüler. Doğrusu benim de mücadele ya da itiraz edecek gücüm kalmamıştı. Birden deliler gibi üşümeye başladığımı hatırlıyorum, dişlerim zangır zangır titreyerek birbirine vuruyordu… Birkaç küçük dikişten sonra Ateş’le odada tekrar buluştuk ve iki yorgun savaşçı, birbirimizi tanımaya başladık.

İşte kısa doğumumuzun öyküsü böyle. Evde sancıların sıklaşmasından sonra yaklaşık 3 saat içinde her şey bitti. Doktor bunun çok istisnai bir ilk doğum olduğunu, hatta patolojik bir durum olduğunu söyledi. Buna “precipitous labour” deniyormuş- bende yarattığı duyguya uygun olarak “damdan düşer gibi doğum” diye tercüme etmek istiyorum bunu! Eğer ikinci ya da üçüncü doğum olursa hastaneye yetişmemiz epey zor olabilirmiş. Yani normal doğum yapmayı çok istedim; ama sonuç itibariyle biraz anormal bir doğum öykümüz var diyebiliriz.

Ilk opucuk!!

Ilk opucuk!!

Bu güzel ve nispeten kolay doğum için teşekkür ederim Ateşciğim ve iyi ki geldin! İyi ki doğdun!

Doğum yapmayı bekleyen tüm annelere kolaylıklar ve hayal ettikleri gibi bir doğum dilerim.

5 yorum

  1. Tebrik ederim!! Cok guzel bir dogum hikayesi. Bebeklerimizin arasinda tam bir sene var, 14 eylulde geldi bizim kiz 🙂
    Benimkisi de tam tersi, hastaneye 2.5 cm gittim. Hypnobirthing almistim, transition’a kadar beklerim, sonra karar veririm epidurale dedim. Hahaaayyyt. Sancilar oyle bir geldi ki, “Buyrun sizi kuvete alalim, cok iyi gelir” dediler. Kuvette 20 dakika kaldiktan sonra esimin yakasina yapistim, “Bana anestezi uzmanini bul, yoksa seni bosarimmmmm!!!!” diye :)). Anca 4 cm’e kadar dayanmisim :)). Uzman geldiginde sarilip opecektim utanmasam :))

    • Çok teşekkürler.. Ne güzel bir tesadüf..
      Her bebek kendi yolunu seçiyor, bir noktadan sonra içinizden gelen sesi dinlemek en iyisi sanırım 🙂

  2. Ayse seni Blogcu annede okumak ne guzel oldu 🙂
    Ates iyi ki dogmus sen de iyi i yazmissin.
    Sevgiler
    Gulcin

    • Çok teşekkürler Gülçincim! Evet, yıllardır bloglararası görüşür olduk değil mi 🙂

  3. Hoşgelmiş Ateş, hem de büyümüş kocaman olmuş. Hikayemizde benzer olmuş, hızlı, hop bir nefeste Darısı bekleyenlerin başına. Sevgiler