7 Yorum

Boşanmış Aile Çocuğu Olmak

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Ezgi Berk tarafından kaleme alındı.

 

***

Merhaba,

Ben, boşanmış aile çocuğuyum. Hani şu “çocuğum için boşanmıyorum” diye düşünenlerle “tam olarak çocuğum için boşandım” diyenlerin ya da bu ikisinin arasında bir yerlerde olup aile içi yaşamdan çocuğun nasıl etkileneceğini düşünenlerin edilgen, fikri sorulmayan, kısa boylu, küçük insanı. Artık büyüdüm tabii. Hatta evliyim, dahası şu günlerde bir de hamileyim.

Burada bekar anneler var, yorgun anneler, kafası karışıklar ve soru soranlar… Belki babalar da var, pek yazmayan ama kadınların ev içinde neler hissettiğini bilmek isteyen. Aile hayatı yolunda gitmeyen, gidiyormuş gibi görünse de bir yerlerde bir sorun olduğunu sezen ve aklına ilk olacak çocuğu gelen kadınlara ben çocuk olarak seslenmek istiyorum. Belki bir fikir verir diye, çocuğunuzun neler hissettiğine ya da ileride hissedebileceğine dair bir bakış olsun bu yazım.

Kendimi bildim bileli, evimizin içinde şiddet var. Fiziksel olarak belki ayda bir ve çok şiddetli değil; ama psikolojik şiddet daha sık elbette. Dolayısıyla ben çocukken aile olmanın böyle bir şey olduğunu sandım. Başka bir örnek görmediğim için ev içinde ne gördüysem normaldi. Annemin üzülüp odaya kapanması, babamın salonda yayılması, sonra bir şekilde barışmaları… Normaldi işte. İkisini de seviyordum. Güzel günlerimiz de oluyordu. Sonra biraz büyüdüm. 12 yaşına geldiğimde, anneme “ya bu adamdan boşanırsın ya da ben anneannemlere yerleşeceğim. Bu evdeki huzursuz ortamda daha fazla yaşamak istemiyorum.” dedim. Çünkü artık arkadaşlarımın evlerine gidiyordum ve onların evleri huzurluydu, bizdeki gibi gergin bir ortam yoktu. Zaten anneannemle dedemin evi de çok sakindi. Elbette tartışırlardı ama asla sesleri yükselmezdi, saygısızlık yoktu.

O zamanlar neden anneme böyle bir laf ettim ya da o lafı edecek ne tür kıyaslamalar yaptım, bilemiyorum. Şimdi baktığımda tahmin yürütebiliyorum sadece. Annem boşanmaya karar verdi ve sonrasında çok tatsız şeyler yaşandı. Bir insanın yaşamaması gereken ve bir çocuğun da görmese iyi olacağı cinsten.

Benim ergenliğim de zor geçti. İsyan ediyordum her şeye. Bir gün babama gittim, neden böyle bir insan olduğunu ve bize bunları neden yaptığını sordum, yaş 14. Bana sadece “hayat işte” dedi. Bu lafın üzerine yıllarca onunla görüşmedim. Bir gün de annemin yanına gittim, neden bu adamı yıllarca çektiğini sordum. Avukattı, iyi bir mesleği vardı ve para kazanıyordu. Ailesi onu destekliyordu, ayrılmak istediğinde onun yanında olacaklarını söylemişlerdi. Mahalle baskısı bu kadar mı ürkütücüydü? Tatmin edici bir yanıt alamadım, aklımda kalan tek cümle “babanla evlenmeseydim sizin gibi güzel iki tane kızım olmayacaktı.” oldu. Olmasaydık ya da biz doğduktan sonra annem babamın kalkan elini tutup gözlerinde kararlı bir ifadeyle bunun suç olduğunu, buna hakkı olmadığını söyleyip bizi de alıp evden gidip bir daha da babamın yüzüne bakmasaydı keşke, çok isterdim.

Bunu hiçbir zaman güçlülük ya da güçsüzlük olarak nitelendirmedim. Ne gidebilene güçlü ne de kalana güçsüz derim. Bence ikisi de zor. Biri diğerinden daha kolay değil. Gitme ya da kalma tercihi bir var olma biçimi bence. Kendimizi hayatta nasıl konumlandırdığımızla ilgili. Ama en çok da hayatın kadını nasıl konumlandırdığıyla ilgili. Eğer içinde olmaktan hoşlanmadığımız bir evliliği sürdüyorsak bu “tanıdık acı”nın devam etmesi hali. Yani başıma ne geleceğini biliyorum, “kötü”yü tanıyorum, buna dayanabilirim. Gitmek ise tanımadığın bir dünyaya adım atmak. Orada da acı var ama bu defa “tanımadık” bir acı. Belki evdekinden daha az belki daha çok. Bilinmezler dünyası yani.

İnsan her koşulda korkar. Kalsa da gitse de. Ben yıllarca anneannemden, teyzemden babamın yaptığı korkunç şeyleri dinleyerek büyüdüm. Üstelik hepsi de gözümün önünde olmuştu. Bunları duymak bir çocuğa iyi gelmiyor, bunu kesin olarak söyleyebilirim.

DSC_0674

Şimdi, annemin neden o evliliği yıllarca yürüttüğünü bilmeden, onunla nispeten klasik bir anne kız ilişkimiz var. Babamla ise bir dargın bir barışık iletişimimiz sürüyor. Çünkü hakkı olmayan şeyler var ve o alana girmesine izin vermiyorum. Benim dünyamın ne içinde ne de dışında babam. Çemberimin üstünde. Ve durduğu yeri ona hatırlatmam gerektiğinde bunu yapmaktan çekinmiyorum.

Bir kadının, aile içindeki şiddetin her türlüsüne -ki üzerimize yapıştırılmış kadın rolleri de bir tür şiddet bence- sessiz kaldığında neler olduğunu gözlerimle gördüm. Sesini çıkardığında da neler olduğunu gördüm. Sevgi ve saygının olmadığı yerde olmuyorum ben. Yapamıyorum, ben kalsam beynim ayaklarıma komut veriyor. Ben kalsam, içimde bir yerlerdeki geçmiş düğmesi alarm veriyor, hatırla ve güvende olmayan bu yerden kaç diyor.

Sevgili anneler, bence çocuklarınız için yapacağınız en iyi şey kendinizi düşünmek. Siz kendinizi düşününce biz çocuklar da kendimizi düşünmeyi, kendimizi önemsemeyi öğreniyoruz. Bir hayatınız olduğu için ve onu yaşadığınız için biz de hayatımızın değerli olduğunu, kendimizin değerli olduğunu öğreniyoruz. İster gidin o evden, ister kalın. Yeter ki kendinizi düşünün.

Ben şimdi, hamileliğim sürecinde yani, nasıl olur da çocuğuma karışmadan, onu özgür bırakıp bir yandan da ihtiyacı olan kuralları koyarak büyütürüz, onun derdindeyim. En çok da kendi yaşadıklarımı, küçük bir insan üzerinden temize çekmemeyi nasıl beceririm, becerebilir miyim, onu düşünüyorum. Bol bol okuyorum, kendimi dinliyorum, tamir ettiğim yerleri kontrol ediyorum, bir kaçak var mı diye… Ama kendimi en güçlü hissettiğim yer neresi biliyor musunuz? Farkında olduğum nokta. Tüm bunları yüksek sesle kendime anlatabiliyorum, yaşadıklarımın farkındayım ve bir yerlerim alarm verdiğinde bu sesi duyabilirim.

Yalnızca bu kadarı yeter! Öyle büyük büyük kararlar vermek zorunda değilim, değiliz!

***

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

7 yorum

  1. Evet işte ben de tam da bunu diyorum, “çocuğum için” DEĞİL, “kendim için” yaşamalıyım önce ki çocuğum da çocuğu, eşi, anası-babası için değil kendi için yaşamayı kendine hak görsün. Elbette ki daima onu da gözeterek, onun sağlığını da göz önünde tutarak; ama “benim de sınırlarım olduğunu ve bu sınırları geçmeye HİÇ KİMSENİN Hakkı olmadığını” anlamasını sağlayarak

  2. Bu kadar mı tanıdık olur acı?Acaba ben yazdım da haberim mi yok diye bile düşündüm.Annelerimizin meslekleri dışında ve benim “sen ne gurursuz bi kadınsın” eklemem dışında herşey aynı malesef..Keşke tanışılmamış acılar olsaydı.Kalemine sağlık..

  3. kafam bu kadar karışmışken yazınız çok iyi geldi. Elinize yüreğinize sağlık.

  4. Çok güzel bir yazı olmuş.Elinize sağlık.

  5. Boşanmış bir aile çocuğu değilim ama yazınızı çok beğendim. Saptamalarınız çok açık ve sonuç da çok net. İnanın bu hayatta çoğu sıkıntı insanın kendisiyle yüzleşememesinden, içini dinlememesinden ortaya çıkıyor. Bundan sonraki annelik maceranızda bu yöntem size doğru yolu gösterecek.

  6. yazınızı çok keyifle okudum. boşanmış bir aile çocugu değilim ama aslında söylediğiniz şeyler tüm aile yapıları için geçerli. çocukkken annemde gözlemlediğim hep bir kendini feda etme haliydi. birilerinin sizin için kendini feda ediyor olması size kendinizin değerli olduğunu kesinlikle ögretmiyor. bu durumun ögrettiği sadece mahcubiyet, suçluluk ve hayatı gereksiz aşırı yüklenmenmeler. bir çocuk ancak kendi yaşammına ve kişiliğine olgun şeklide değer veren ve sahip çıkan insanları gözlemleyerek kendine değer vermeyi ögreniyor. kendimle ilgili kendi kendime sorduğum soruların cevaplarını yazınızda çok net gördüm. teşekkürler!!!

  7. Bu sitede okuduğum en iyi yazılardan biri. Bir huzursuzluk ve düzensizlik içinde büyüdüm, annem ile babam arasında çok büyük sorunlar olmamasına rağmen boşanma sürecinde yaşananlardan, öncesinden, sonrasından dolayı gelen travmalar oldu, depresyon atlattım, psikiyatrik tedavi gördüm (ve hala görüyorum) ama güçlü kalmaya çalışıyorum. İnsan hayatı acı-tatlı tecrübelerle dolu, boşanma da buna dahil, boşanmış aile çocukları sandığınız kadar güçsüz ve acınası durumda değiller, tıpkı boşanmış ebeveynlerin olmadığı gibi. Herkes kaldığı yerden devam edebiliyor hayatına.