0 Yorum

Ezgi’nin Gebelik Günlüğü, 25. hafta

Herkese merhaba,

Bu hafta insanlık için küçük ama benim için çok büyük iki gelişme var gebeliğimle ilgili. İlki şeker yüklemesi testiydi. Anneannem ve annem şeker hastası olduğundan epey korkuyordum gebelik şekeri çıkar mı diye. Şerbetli tatlıları hayatımdan çıkaralı yıllar oluyor, meyve baş tacım, ara sıra da sütlü tatlı tüketiyorum. Dondurma yaz kış favorim. Gebelik sürecinde de tatlı yememde bir artış olmadı. Aynı şekilde asla şerbetli tatlı yemeden, meyve ve nadiren de sütlü tatlıyla devam ediyorum. Ha o 16 kiloyu neyle aldın diyecek olursanız; kumpirle efenim, makarnayla, ama en çok da poğaça ve pizzayla. Neyse ben şeker yüklemesinden bahsediyordum. Sabah kalkıp aç karnına yüklemenin yapılacağı tıp merkezine karda düşüp bir yerimi kırmadan vardım, Barış da yanımda. Hiç yalnız bırakmadı beni gebelik sürecimdeki doktor randevularımda canım sevgilim. Su ve yiyecek tüketmeden kanım alındı. Sonra içinde 75 gr glikoz olan 250 ml limonlu bir içecek içtim, tahmin ettiğim kadar kötü etkilemedi. 1 saat tıp merkezinin kan alma biriminin önünde oturdum. Sürekli kan veren insanların arasında kalmak çok mantıklı değilmiş, şimdi düşününce.

1 saatin sonunda kan verdim ve kahvaltıya nereye gitsek diye hayal âlemine daldım. Hemşire beni simitlerin, beyaz peynirlerin uçuştuğu gündüz düşümden uyandırarak 1 saat daha aç susuz kalacağımı müjdeledi! Böyle olunca benimle birlikte Barış niye aç kalsın ki diye düşünerek yakınlarda bir kafeye sığındık, Barış garibim vicdan azabı çeke çeke bir tost yedi. 1 saat geçtikten sonra yine kanım alındı, ama ben artık hafif bir baş ağrısı çekmeye başlamıştım açlıktan. Hemen kahvaltısına bayıldığımız yakınlardaki kafeye geçmeye çalıştık, erimiş karlar arasında bileğimize kadar sulara gire çıka kafeye ulaştık. Yarım saat sonra da sonuçlar çıkacaktı. Bir güzel kahvaltı ettikten sonra keyif çaylarımızı içerken ben dayanamayıp türlü duygu sömürüleriyle Barış’ın tıp merkezine gidip tahlil sonuçlarını almasını sağladım. Sonunda, gayet iyi çıkan sonuçları gördüm de rahatladım. Üstelik değerlerim alt sınıra yakındı. Nasıl rahatladım anlatamam. Epey bir korkmuşum meğer şeker çıkacak diye.

Yine aynı gün, hatta aynı masada Barış’la doğum ve doktor üzerine konuştuk ve bir karara vardık: Doğum İzmir’de olacak. Doğal doğumdan yana, eğer beklenmedik bir durum olursa anne-bebek dostu sezaryen olacağından emin olduğumuz doktorla devam edeceğiz yola. Bunun için ben 35. haftadan itibaren İzmir’de Barış’ın anne babasıyla birlikte kalacağım. Barış da 37. hafta gibi gelecek.

İki seçeneğimiz vardı ya Düzce ve civarında doğumla ilgili düşüncelerimizi paylaşacağımız doktorlar arayacak ama kendi bakış açısı doğal doğumdan yana olmadığı için bizi “lütfen” kabul edecek bir doktorla doğum yapmak ve doğum anında bile “ya kordonu geç kesmezse?”, “ya bebeği hemen kucağıma vermezse?” endişeleri yaşayacağım; ya da İzmir’de tamam kendi evimde olmayacağım ama rahat edeceğim, mutlu olacağım bir evde, deplasmanda da olsa doğumu beklemek. Hiç riske atmak istemedik. Haftaya zaten doğuma hazırlık eğitimi için İzmir’de olacağız. O sırada doktorumuz –henüz kendisi doktorumuz olduğunu bilmese de daha önceden yazışmıştık, ona istinaden doktorumuz diyorum rahat rahat- ile de görüşeceğiz. Böylece bir karar vermiş olmanın iç huzuruyla devam ediyor gebeliğim.

Typic (2)

Bu hafta aldığım en güzel haberlerden biri de Harry Potter’ın ilk kitabı Felsefe Taşı’nın resimli özel baskısının yayınlanmış olduğunu öğrenmek oldu. Kitap fuarında yayınlanmış aslında ama benim yeni haberim oldu, hemen aldım ve hatta yeniden okumaya, bu vesileyle filmlerini de yeniden izlemeye başladım. Nasıl özlemişim büyücülerin dünyasını! Tam 15 yıl olmuş ilk kitabı okuyalı, ama hâlâ hatırlıyorum karakterleri, olayları, mekânları… Toprak’a henüz doğmadan kitap okumaya karar vereli epey oluyor, bir türlü hangi kitaptan başlayacağımı bilemiyordum, böylece bu sorun da çözüldü, büyücülerin asa seçiminde olduğu gibi kitap Toprak’ı seçmiş oldu. Her gün bir bölümünü okuyoruz şimdilerde Toprak’a. Bir gün Barış okuyor, bir gün ben. Yangın yeri ülkemde korkunç kötülüklerin ardından sağ kalan çocuğu okuyoruz aslında Toprak’a, bizim topraklarımızdaki çocukların da sağ kalmasını dileyerek.

24. haftada artık anne karnındaki bebeklerin birey olarak kabul edildiklerini okumuştum internette. Ben doğunca birey olarak kabul ediyoruz zannediyordum ama Avrupa’da 24. haftadan itibaren artık yasal olarak birey kabul ediliyormuş bebekler. Çünkü bu haftadan itibaren beyin gelişimi dolayısıyla anne karnındaki bebek bilinçli tepkiler veriyormuş. Türkiye’de ise 26. haftadan itibaren anne karnındaki bebekler yasal olarak birey kabul ediliyormuş. Bu bilgiyi de koydum cebime.

2 hafta önce Ayşenur gebelik günlüğünde aldığı kitaplardan bahsetmişti, orada görünce ben de Doğmamış Çocuğun Gizli Yaşamı kitabını aldım. Ama sürekli ebeveynlik ve doğum kitapları arasında boğulduğum bir gün içimdeki bengal kaplanını durduramayarak Barış’a “bu bebeği ben tek başıma yapmadım taam mığğ!! Niye bütün bu kitapları ben okuyorum?? Tek başıma mı büyüteceğim? Bir de sana anlatmak zorunda kalacağım tüm bu okuduklarımı!!” diye böğürürken –artık çemkirmenin de ötesine geçti çünkü ara ara söylüyor ama ciddiye alınmıyordum- Barış da kitapları okuyacağını söyledi. Şimdi aramızda paylaştık, bir kısmını Barış okuyacak bir kısmını da ben okuyacağım. Sonra birbirimize anlatacağız.

Ama itiraf etmem gereken bir şey var. Ben bütün bu kitaplardan çok sıkıldım. Tamam okudum, mantıklı ve şahane bilgiler de edindim ama sanki artık içime dönme zamanı. Bir zamanlar okuduğum, çok çok sevdiğim ve yanımdan ayırmadığım Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okuyorum şimdi. Edindiğim bilgileri hislerimle harmanlayıp içgüdülerime güvenmeye ihtiyacım var.

İşte sevgili okuyucu, bir hafta da böyle geçti. Haftaya İzmir semalarından sesleneceğim! Hem de doğuma hazırlık eğitiminin ertesi günü, sıcağı sıcağına yazacağım. Bakalım beni neler bekliyor?

Sevgiler,

Ezgi

Yazar Hakkında

EZGİ BERK– Severek aldığı tarih eğitimi sonrası kendini eski çağlara ait kitaplar arasında çalışırken buldu. Hâlâ tarih kitapları arasında çalışmakta, satır aralarında insanların duygu ve davranışlarını aramaktadır. Aynı zamanda eğitim hayatının hangi evresinde kaybettiğini hatırlamadığı zengin hayalgücünü tekrar keşfetmek için çocuklarla çalışıyor. Bazen de çocuklar olmadan, çocuklar için çalışıyor. Çocuk edebiyatı tutkunu. 27 yaşında ve ejderhalara inanıyor.

Ezgi’nin tüm yazılarını buradan, diğer gebe yazarların gebelik günlüklerini buradan okuyabilirsiniz.