0 Yorum

Emek’in Gebelik Günlüğü, 17. Hafta

 

Onyedinci hafta Türkiye’den, o güneşli güzel İzmir’den buz gibi Maryland’e dönüş haftası oldu, bir de üstüne kar yağdı, tamam. Hatta cuma-cumartesi yine bir kar fırtınası geliyormuş, ne hoş. Bu kar fırtınaları neden hafta içi gelmez acaba? Yine buna rağmen doktorun dediği gibi her gün kendimi evden dışarı atıyorum yürümek için. Giydiğim ikişer, üçer kat tayt, eşofman, çorap, kazak her ne kadar hareketi zorlaştırsa, beni tanınmaz hale getirse de, en az bir yarım saat yürüyorum. Ve her seferinde eve daha mutlu ve pozitif şekilde dönüyorum. Keşke şu yürüme disiplinini edinmek için otuz küsur sene beklemeseymişim. İşte, kuzum sayesinde yeni yeni şeyler öğreniyorum sürekli.

Bu hafta beraberinde artık gardroptaki pantolonlara sığamamayı da getirdi tabi, ve şu an bir eşofman altına tabiyim. Bugün Conrad “ee, yarın derste ne giyeceksin?” diye sorana kadar da okula başladığında bu meseleyi nasıl idare edeceğimi düşünmemiştim. Süper bir geçici çözümüm var ama: saç lastiği! Şimdi saç lastiğini pantolonun düğmesinin biritinden geçiriyorsunuz, sonra elinizde kalan iki halkayı da hop, düğmeden geçirdiniz mi tombik göbeğiniz için bir miktar daha yer açılıyor. Bu metodum yarın görücüye çıkıyor bakalım!

Haftanın güzel haberi ise geçen hafta yaptırdığımız –artık kaç kere kan verdiğimi unuttum!- spina bifida testinin negatig çıkan sonucu oldu. Yaşasın! Şimdi sıradaki test lütfen!!! Her güzel sonuç daha da gerçekçi kılıyor galiba bizim için: anne-baba oluyoruz! İsim konusunda ufak bir ilerleme kaydettik, ancak Conrad benim önderdiğim ilk isme direkt kilitlendiği için yaratıcılığıma da bir ket vurdu tabi. Kesinleşince yazacağım, fakat zeytin bazlı bir isim olacak, orası kesin!

Geçen pazar akşamı hamile yogasına gittim tekrar, bayıla bayıla. Hem o ortamda olmak çok güzel, hem de yoga hareketlerinin doğuma yardım amaçlı olması. Derste yogi hocamız doula’lık yaptığından bahsediyordu, hatta yogadaki bir kaç kadının da doulası oymuş. Bu doulalık benim yeni yeni duymaya başladığım birşey ve çok da ilgimi çekiyor.

Conrad’la ciddi ciddi düşünüyoruz bir doula ile çalışmayı. Ders çıkışında hocayı kıstırıp bi sürü soru sordum, vardır ya öyle öğrenciler, söylediğine göre; içinde bulunduğum hafta doula ile tanışmak için idealmiş, çünkü birbirimizi tanıyıp güvenmemiz için zaman lazımmış. Doğuma kadar her iki-üç haftada bir buluşacakmışız, doğumda yanımızda olup, hatta ve hatta kocama bana nasıl yardım edeceği konusunda da destek olacakmış. Hizmet buarda da bitmiyor, doğum sonrasıysa bebek bakımı, emzirme gibi benim kara cahil olduğum konularda yol yordam gösterecekmiş. Çok aklım çelindi doğrusu. En büyük endişelerimden bir tanesi, çok önemli birşeyi bilmediğim için bebeğe zarar vereceğim, doğumda bir şeyler ters gidecek ben şapşalolduğum için, vesaire. O yüzden yanımda deneyimli, profesyonel biri olsa daha rahat olup, güvende hissederim kendimi diye düşünüyorum. Düşünmeye de devam edeceğim!

Bir önceki yazımda da yazdığım gibi, bir süredir kalp çarpıntılarıyla haşır neşirim. Bazen sadece kalbim yüksek sesle atıyormuş gibi, bazen de hızlı, aceleyle atıyormuş gibi. Beni rahatsız etse de önemli değil bence. Yine de ebe bir kardiyologla görüşmemi rica etti, ben de gittim görüştüm. Bekliyordum ki EKG çeksin, “herşey bomba” deyip beni göndersin. Yok canım öyle. Bir kalp ultrasonu çektik, sonra bir de 24 saat üzerimde yapış yapış kalan halter mi, şalter mi bir alet bağladı. Tombik bir göbek, saç lastiğiyle tutturulmuş pantolon ve ordan burdan çıkan fişler, kordonlar düşünün, ya da düşünmeyin, ne gerek var. İşte dün ve bugün o haldeydim, ev yapımı robot gibi. Sonuçları iki güne alacağız. Tesadüf, doktorum on kere Türkiye’ye gitmiş, çok severmiş Türkiye’yi, “bak ne güzel sohbet konusu” derken, göçmen sorununa direk geçiş yaptı doktor ve ağırlaştı kalbim. Zaten bundan bir saat önce de çok sevdiğim bir aile dostumuzu kaybettiğimizi öğrenmiştim, başladım ağlamaya. İşte o noktada karar verdim, bundan sonra hiçbir doktor randevusuna –kedinin veterineri dahi olsa- Conrad’sız gidilmeyecek. Her derde deva o.

Hani “bebek sen ne hissediyorsan onu hissediyor” der ya herkes, peki ne yapmak, ne etmek lazım ki ben bu duygu yoğunluğundan, her gördüğüm Türkiye haberinin kavurucu etkisinden koruyayım onu? Çocuklar öldürülüyor her gün, insanlar. Her gün. Acının dibi yok gibi. Neye kahrolayım bilmiyorum.

Bugün yakın bir arkadaşımla konuşuyorduk, o da hamile, “çık Facebook’tan” dedi, Conrad da “haberleri okuma hergün” diye bir çözüm getirdi. Bilmiyorum ki nedir doğrusu. Haftalar benim için bir bir geçerken, hepimiz için de aydınlansa hayat, biraz biraz, ışıklansa.  Benim hala umudum var.  Her şey güzel olacak.

İyi haftalar!

Yazar Hakkında

 EMEK KÖSE– İzmirli bir matematikçi. Amerika’nın Maryland eyaletinde yaşıyor. Matematiği çok sevdiğinden üniversitede matematik hocası olarak çalışıyor. Okuyup yazmaya, yemek yapmaya, araba yolculuklarına, gri pofuduk kedisine ve kocasıyla Phish konserlerine gitmeye bayılıyor. Güneş enerjisiyle çalışıyor ve deniz kıyısının bolca hayalini kuruyor. İlk bebeğini bekliyor.