9 Yorum

Bir Maniniz Yoksa?

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Sabiha Gürkaynak tarafından kaleme alındı.

***

Screen Shot 2016-01-28 at 10.21.24 AM

Biz küçükken bir çizgili kağıdı olurdu herkesin.

Çizgisiz hayatın içinde yazdıkları uzaya doğru çıkmasın diye, çizgilerinin üzerinden siyah ya da kırmızı kalemle geçilmiş bir şablonu olurdu.

Ödevler elle yazılırdı. Koca bir sayfanın sonuna gelindiğinde küçücük bir yanlıştan dönmek için tüm sayfayı tekrar yazmak gerekirdi. Kirletmemek, bozmamak gerektiği öğrenilirdi bazı şeyleri. Hayat defterleri –daha az hatalı- olsun isteyenler hataları düzeltmek için en çok uğraşanlardı.

Çünkü ‘geri al’mak yoktu.

An geçerdi, eh dikkat etmek lazımdı.

Kaydedilmesi imkansız, eğlencesi sonsuz günleri vardı o çocukların.

Bittiğinde hazine gibi sakladıkları ödevleri, okula götürmeyi unutmaktan korktukları resim ödevleri, okulda verilen ödevleri yazdıkları küçücük, iki kapaklı bir ‘ödev defterleri, akşamdan ders programına göre hazırladıkları okul çantaları…

Screen Shot 2016-01-28 at 10.23.02 AM
Dönem ödevleri vardı emek emek elde yazıp hizalı bir şekilde delgeçle deldikleri, elle numaralandırdıkları tek yüzüne yazılmış dosya kağıtlarını sırayla dizdikleri telli dosyaları, defter kenarlarında sayfalar kıvrılmasın diye rengarenk ataşları, pahalı parlak kapları eskimesin diye anneleri üzerini bir kat da şeffaf kapla kaplarken ucundan tuttukları kitapları, kokulu silgileri, ceplerinde ütülü mendilleri, tırnak kontrolleri, kurdelaları, kolalı önlük yakaları, beslenme çantaları, yirmi dakikalık teneffüsleri, sabah-çı ya da öğlen-ci olma telaşları, kiminin boynunda evlerinin anahtarı, ödevleri bitirip sokağa çıkabilme hevesleri, dizlerinde kenarları kirlenip kalkmış yara bantları, sırtlarına terini emsin diye sokulmuş ter bezleri…

Evdeki kek kokusundan uzun uzun mutlu olmaları, sofra kurma/toplamaya yardım etme zorunlulukları, Pazar gecesi sineması müziğiyle birlikte yatağa gitmeleri, tetrisi kardeşinden önce kapma telaşları, büyümüş süper mario’ları küçülmesin diye yürek çarpıntıları, hayat ağacındaki Sam nasıl bu kadar güzel oluyor bir türlü anlayamayışları, Tahsin amcayla Sabiha teyze susam sokağında kaç oda kaç salon evde oturuyor acaba diye hayıflanmayışları vardı.

Peki ne zaman bu kadar yok oldu her şey?

Ne zaman her şeyi çok ama ruhu yok olan yetişkinlere dönüştük biz?

Bakkallar markete, çarşılar AVM’lere dönüşünce mi unuttuk selam vermeyi?

Şimdilerde tek tuşla ‘geri al’abilen ve hiç olma-mış gibi yaptığımız bu hayatların sahibi o çocuklar mı?

Bunca güzelliğe rağmen böylesine yozlaşmayı nasıl başardılar sadece yirmi küsür senede?

Mektup yazmaktan ne zaman vazgeçtiler?

Şiir okumaktan?

İsim, şehir, hayvan oynamayı nasıl da hiç özlemediler?

N harfinden bilinen tek hayvan Nil Timsahı yuttu mu yani o güzel anıları?

Minik kuş aslında minik değildi diye farkettiler de ‘küstüm, oynamıyorum’ mu dediler?

Screen Shot 2016-01-28 at 10.21.57 AM

O çocuklukların sahipleri Vita kutusundaki çiçeklere su dökmüşlerdi oysa anneannelerinin evinde çok eğlenerek, tek istedikleri de Atari ve büyük bir Barbie eviydi…

Ne oldu?

Bir maniniz yoksa yazar size gelmek istiyor canım çocukluğum!

Bu akşam evde misiniz?

***

fazlaanne.com
twitter: @susaminannesi
instagram: fazla_anne

Fazla Anne’nin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

9 yorum

  1. Kendi yazdığını okuyup gözlerini dolduran bir insan varsa o da benim heralde! ❤️

  2. Ahhh çok özledim cocuklugumu , en ufacık bir şey bile ne lezzet verirdi ne mutlu ederdi bizleri, eskiye goturdunuz beni

  3. Ağlattınız beni Sabiha hanım hala unutmadığım, unutamadığım, fotoğrafı, özçekimi olmayan beynimin tozlu kıvrımlarındaki güzel anıları hatırlatarak. Ne de güzel yazmışsınız oysa ki, mutluluk ama ağlama sebebim sizi üzmeyeyim, şanslıymışız ki oyle güzel günleri yaşamışız. Ve bugün kızım temizlik görevlisine günaydın, kolay gelsin deyip, kuzeniyle hala isim – şehir oynayabiliyorsa umut hep var demektir. Sevgiler…..

  4. Sabiha Hanım;

    Nasıl güzel yazmışsınız yüreğinize sağlık, unuttuğum ne çok şeyi hatırlattınız bana 🙂 Çizgisiz defterin şablonunu habire kaybederdim ama her seferinde büyük bir keyifle cetvelle üzerinden 3-4 defa geçerek yeniden çizerdim. Sobanın kenarında mandalina ve kestane kokularıyla.. Ah nasıl güzel günlerdi, bu arada son resminizdeki elbisenizin aynı kumaşından benzer bir elbise benim de vardı çocukken 🙂

    Sevgiler

  5. Çok güzel bir yazi olmuş. Şiir tadinda. Teşekkürler fazla anne.

  6. susam sokağında, kırpık’ın fıçısının yeri altına doğru sonsuz büyüklükte olduğunu düşünürdüm. Annemin pek o işlere eğilimli olmamasından mütevellit kolalı ve dantel yakalarım olamadı ama okul kooperatifinde görevli olduğumuz günlerde elimde sopayla tenefüslerde sınıflara girip çok defa simit satmışlığım oldu. kooperatifte çalışmanın en güzel yanının, yemek tenefüsü bittiğinde, simit tahtasında kalan susamları yemek olduğu günlerdi. komşuların odunlarının, kömürlerinin evlerin önüne yığılıp, mahallece kömürlüklere taşındığı, sokakta oynayan çocukların, kimin evinden geldiğini bilmedikleri ve bunu pek de önemsemedikleri (ve hatta annelerin de pek önemsemediği – zira her annenin o hafta içinde bir defa yaptığı) salçalı ekmekleri mideye indirdikleri günlerde çocuk olduk biz. çamurdan evler, pastalar yaptık, tahta çubuklardan kılıçlar yapıp, nasıl olduysa gözlerimizi çıkarmadık:) bisiklet tepesinde bütün kasabayı(ilçeyi) gezip de akşam eve geldiğimizde panik haldeki ebeveynlerle karşılaşmadık. hala bazen düşünürüm; ne kadar da endişesizmiş herkes! ne güzelmiş…çocuklarımızı endişe etmeden arkadaşlarıyla sokağa salamadığımız bu noktaya ne kadar da çabuk gelmişiz..ağlattınız beni..bu dünyaya yaklaşık bir ay sonra bir çocuk daha getirecek olmanın verdiği duygusallık da vardı belki ama yine de çoooook derine bir yerlere dokundunuz..iyi ki yazdınız, iyi ki..

  7. Gozlerim dolarak okudum.. Dun gece ruyamda cocuklugumun gectigi mahalleyi dolasiyordum. Hepsi beton yiginina donusmus evler..Sokaklarda bir tane cocuk yok. Arka sokakta sokak arkadaslarimla piknik yaptigimiz ormani ortadan kaldirmislar, yerinde yeller esiyor. Gordukce agliyorum, agladikca gozumden yuregimi daha da kavuruyor yaslar. Tam yolun sonuna geldigimde ilkokul ogretmenimi goruyorum ve boynuna sarilip katila katila agliyorum. Derdimi bilirmis gibi hic ses cikarmiyor ”Gececek evlat.” diyor sadece. Yillardir o mahalleye ugramiyorum ama senede birkac kez ruyalarimda cocuklugumu tekrar yasar gelirim. Ilk kez bu denli kabusa donusen bir haliyle karsilastim; ama en korkutucu dusunce ise o kabusun gercek olma ihtimali. O ihtimalden korktugum icin sanirim hic ziyaret edemeyecegim.

  8. Kelly Rutherford’un nasıl o kadar güzel olabildiği bizim evde de konuşulan konulardandı. Susam Sokağı’ndaki kurabiye canavarı, Ediyle Büdü, Elif’in Rüyaları diye de bir dizi vardı. Sokakta oynadığımız tombik, yakan top, saklambaç, beş taş ve bilye oyunları, gazoz kapağından kavanoz kapağından içi çamurla doldurularak oynanan oyunlar… Giriş katta oturan teyzelerden su istemeler, akşam mahallece yapılan yürüyüşler, dondurma sefaları. Ha birde telefon işletmeleri. Bu dönem ödevleri çizgi çekilmiş şablon üzerine. Pazar sinemaları Cosby ailesi doğru hatırlıyorumdur inş. Velhasıl güzel birikimlerimizdi. Bizim çocukların birikimleri minecraft filan olucak herhalde birde ninjago legolardan yapılan maketler, avm gezileri, Facebook paylaşımları. Çocuklarımız, bu kadar varlığın içinde yokluk yaşıyorlar oyun yoksulu yavrularımız. Sokakta oynayanıyorlar. Yazıcak çok şey var ama gücüm yok. Onlarla hayata karışmak gerek. Sevgiler Fazla Anne

  9. Pardon tanışıyor muyuz? Sanki aynı evde sizinle yan yana büyümüş gibi hissettim kendimi 🙂 Tam da anlattiginiz gibiydi herşey. Biz kıymet bilen, saygılı, sevgi dolu cocuklardik ve kıymet bilen, saygılı, seviyeli insanlara dönüştük. Keşke çocuklarımıza da bu değerleri aktarabilmek ama maalesef artık yeni nesille iletişim kurmak bile çok zor.