1 Yorum

Ezgi’nin Gebelik Günlüğü, 31. Hafta

Yazar Hakkında

EZGİ BERK– Severek aldığı tarih eğitimi sonrası kendini eski çağlara ait kitaplar arasında çalışırken buldu. Hâlâ tarih kitapları arasında çalışmakta, satır aralarında insanların duygu ve davranışlarını aramaktadır. Aynı zamanda eğitim hayatının hangi evresinde kaybettiğini hatırlamadığı zengin hayalgücünü tekrar keşfetmek için çocuklarla çalışıyor. Bazen de çocuklar olmadan, çocuklar için çalışıyor. Çocuk edebiyatı tutkunu. 27 yaşında ve ejderhalara inanıyor.

Ezgi’nin tüm yazılarını buradan, diğer gebe yazarların gebelik günlüklerini buradan okuyabilirsiniz.

Ben hamileydim değil mi? İçerideki yavrucak da sık sık sert hareketleriyle kendini hatırlatıyor ama Cizre’nin bodrumlarından, Artvin Cerattepe’deki mücadeleden, Ankara’nın göbeğinde ölenlerden, matematik öğretmeni tarafından tecavüze uğrayıp şikâyetleri karşılık bulmadığı için intihar eden gencecik Cansel’den sonra ben nasıl oturup da hamileliğimi anlatacağım keyifli keyifli? Nasıl gündelik dertlerden bahsedeceğim? Havanın açmasını, bebenin büyümesini anlatacağım? Sadece buraya yazmak değil zor olan, kendime hatırlatmak hamile olduğumu, onunla ilgili birşeyler yapmak nasıl ağrıma gidiyor. Utanıyorum resmen hayatta olduğuma. Bir de Toprak’ın küçücük giysilerini gördükçe ölen onca insanın da bir zamanlar bebek olduğu, anne babasının onu hevesle beklediği gerçeği geliyor ta burnumun direğini sızım sızım sızlatıyor.

Dünyada adalet olmadığını biliyoruz; ama bizim ülkemizde zerresi görünmüyor artık. Derin derin nefes almaktan, haberlere bakmamaya çalışmaktan başka bir şey yapamıyorum. Tüm baş etme yollarımın çökmesine rağmen içimde bir yaşam büyütmeye odaklanıp sevgi dolu kalmaya çalışıyorum. Satırlar arasında kendime derman arıyorum. “Bir kalbiniz varsa her gününüz utanarak geçer.” diyor bir yazar, altını çiziyorum.

Şimdi, bütün bu ruh halini bir kenara bırakıp devletin vatandaşına şantaj yapmadığı, evlerini bombalamadığı ve derelerini, ağaçlarını yok etmediği bir ülkede yaşıyormuşçasına kendi küçük evrenimden bahsedeceğim. Göbeğimden, içinde olanlardan ve onun dışa yansımasından yani.
30lu haftalara başlayınca yine kendimi yokladım, bir değişiklik var mı, belim ağrıyor mu, karnım kocaman oldu mu diye ama her zamanki gibi bir önceki geceden bir farkı yoktu. Değişimin zamanla olması ne güzel değil mi? Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra ve kendini isteterek. Henüz geri saymaya başlamıyorum, çünkü kaçtan başlamam gerektiğini ancak Toprak bilir! Ne zaman gelmek istiyosa o zaman gelmesini temenni ederek göbeğimin benim önümden gitmesini seyrediyorum.

Typic (3)

Hareketlerini başından beri çok fazla hissetmiyordum; çünkü –bence- fazla kilo aldığımdan göbeğimdeki yağ tabakası hareketleri hissetmemi zorlaştırıyor. Tamamen kişisel fikrim bu tabii, kaynak totom yani. Bu sıralar daha sert hissediyorum hareketleri, özellikle geceleri sol tarafıma döndüğümde sol kasığıma öyle sert darbeler alıyorum ki “tamam tamam” deyip tırıs tırıs daha 10 dakika önce yatıyor olduğum sağ tarafıma tekrar dönüyorum. Gecelerim döne döne uyuyarak geçiyor.

Gecelerimi biraz zorlaştıran bir konu var ve bunun Toprak’la pek bir ilgisi yok. Bunu yazdığım için de umarım Barış bana bozulmaz, ama yardıma ihtiyacım var. Barış özellikle çok yorgun olduğu geceler ejderha kükremesini aratmayacak boyutlarda horluyor! Eh benim uykum da eskisi kadar derin değil, haliyle uyanıyorum. Eskiden uyanmazdım. Uyanınca da sinir oluyorum uykumdan olduğum için; çünkü her zaman hemen tekrar uykuya geçemeyebiliyorum. Bir yandan Toprak babasının horultusuna alıştı sanırım, ama doğunca nasıl olacak hiçbir fikrim yok. 1-2 gece Barış salona geçti gece, bir kere de ayak tarafına yatarak horultuyu kesmeyi başardı. Bunlar elbette geçici ve hoş olmayan çözümler. En kalıcı çözüm burnundaki kemiğin törpülenmesi, onu da en erken Temmuz’da yaptırabilecek. Kısaca gebeliğimin son zamanları için elle tutulur bir çözümüm yok. Burun bantı diyenleri duyar gibiyim, o da pek işe yaramadı şimdiden diyeyim. Bu da böyle bir derdimdir işte.

Bu hafta 2 günlüğüne İstanbul’daydım. Anadolu Yakası’ndan Avrupa’ya hiç geçmedim. Kadıköy ve civarında işlerimi hallettim, bizim yayınevinin kokteyline katıldım ve o akşam da hemen eve döndüm. Bu iki günlük ziyaret sırasında 3-4 defa kısa süreli otobüs yolculuğu yapmam gerekti. Bir defa, bir kadın bana yer verdi oturayım diye “hemen 2 durak sonra ineceğim, rahatsız olmayın” desem de “ani fren yapar şöfor, bunların sağı solu belli olmaz, sen gel otur, inince ben yine otururum” diyerek zorla oturtuldum. Diğer yolculuklar sırasında sırtımdaki irice sırt çantasına rağmen kimse yer vermedi. Ama ben de neden yer vermediler diye kimseye kızmadım. İstanbul öyle bir şehir ki otobüse binmek, metrodan inmek bile bir mücadele sahası. Gün içinde çalışmak zaten yorucu, bir de en iyi ihtimalle ev-iş arasının 1 saat mesafede olduğunu düşünün, nasıl kızayım ben bu insanlara?

Düzce’de her yere yürüme mesafesinde ve toplu taşıma ihtiyacı olmayan bir mevkiide yaşamaktan, sakin bir şehirde olmaktan memnunum. Eskisi kadar sık tiyatroya gidemiyorum belki, ama Kötü Kedi Şerafettin’e gidebildim! Neyse ki bazı filmler vizyona girer girmez buraya da geliyor. Film bol küfürlü ve açık saçık olduğundan ve bizim bebe de artık dışarıdan gelen sesleri duyduğundan ilk küfürlerini anne karnında işitmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. “Aman canıııım hayatın gerçekleri bunlar. Yarın öbürgün sokakta duymayacak mı zaten?” diyerek kendimi ve Barış’ı avuttum. Rahat ebeveyn olmaya çalıştığım doğrudur. Bunu abartıp abartmadığımı da zaman gösterecek.

Bu hafta hazır Kadıköy’deyken annemle kadın doğum doktoruna gideyim dedim. Bebeği hiç görmemişti, ultrasondan görsün, hem 1 aydır doktora da gitmiyordum, rutin kontrolüm de olur diye çocukluğumdan beri gittiğimiz hastanede aldık soluğu. İnsanın küçükken gittiği yerlere hamile gitmesi bir tuhaf hissettiriyor. “Daha dün ben çocuktum, buralarda okul formamla gezerdim. İlk içkimi Moda sahilde içtiğim gün dün gibi.” diye söylenen iç sesi çabuk susturduysam da çocukla buralarda olmak hepten duygusal olacak. Neyse, ben ultrasona, annem de benim göbeğime baktı. Beni hiç öyle koca göbekle görmediğinden şaşırmış olsa gerek.

Toprak Ç. 1700 gram ve 38 santim olmuş. Gelişimi azıcık önden gidiyor. Kafa çevresi ölçümü 1 hafta önden gitmeyeydi iyiydi diye düşünsem de suyu yeterli, plasenta yaşlanmaya başlamamış yorumları beni rahatlattı. Canımı sıkan tek şey, bizimkinin hâlâ popo üstü oturuyor oluşu. Doktorlar buna makat geliş dedikçe beni afakanlar basıyor. 36. haftaya kadar dönme ihtimali varmış, ben bu hafta ufaktan Toprak’la bu konuyu konuşmaya başladım. “Hani dönsen rahat edersin diyorlar ama sen bilirsin tabii” gibilerinden korkakça konuşmalar yapıyorum arasıra. Bakalım dönecek mi? Dönmezse gece Barış’ın vajinaya doğru fener tutması ve sesine çağırması gibi taktikleri denemeye başlayacağız. Önümüzdeki haftalarda vajina monologları başlayabilir anlayacağınız!

Artık iki haftada bir kontrole gitmem gerekiyormuş, sanırım 35. hafta itibariyle de kontrol sayısı haftada bire inecek. Bu haftanın sonsözü birkaç gün önce kaybettiğimiz Umberto Eco’dan:

“Bizler kitaplar için yaşıyoruz. Kargaşa ve yozlaşmanın egemen olduğu dünyada hoş bir görev bu.”

Sevgiler,

Ezgi

Bir yorum

  1. Hiç dert edinmeyin döndü dönmedi vs diye. Ben de şimdi 35inci haftayı bitiriyorum, bir onceki kontrolde 32nin sonunda dönmemişti hala. Bir iki gün önce eşime “galiba döndü bu yavrucak” dedim ve bingo, bugünkü kontrolde bu hissiyatımın doğruluğu teyit edildi 🙂