14 Yorum

Ben?

Yazar Hakkında

 EBRAR GÜLDEMLER – Anne, bibliyofil, çevirmen, öğretmen… İyiliğe, perilere, inceliklere, dengeye, kız kardeşlik kültürüne, barışmaya ve affetmeye, kelimelerin gücüne, her şeyin hayal etmekle başladığına ve en çok sevgiye inanıyor. Çocukları büyütünce gemi seyahatine çıkmayı planlıyor. Ebrar’ın tüm yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Birçok kadın için kendini kaybetme ve görünmez olma zamanı anne olduktan sonraki evreye tekabül ediyor. Hayat bir müddet gerçekten duruyor. Araları sadece 11 ay olan iki çocuğun annesi olarak genellikle kendimi “Goodbye Lenin” filmindeki kadına benzetirdim. Kadın komaya giriyor ve bir uyanıyor ki; Berlin duvarı yıkılmış, dünya tamamen bambaşka bir yer oluvermiş. Bense yaklaşık 1.5 yıl önce uyanıp bir sürü yeni kitabın, filmin ve sosyal ilişkinin içine düştüğümü hissederken, kadının durumunu anladığımı düşünüyordum. Öğrencilerimin şakalarını anlamayacak kadar güncelden kopmuştum. Arayı ancak ve telaşla kapatıyordum.

Evet çoğu arkadaşım anne olduktan sonra ikinci planda olma duygusuyla baş etmekte zorlanıyor. Ve genellikle bunun verdiği sahici bir bunalım ve zorlanma hissediyorlar. Çok da insani bu. Ama ben bunu çok hissetmedim; mükemmel ve harika bir anne olduğumdan değil. Aksine, kendi evrenimde daha önce hiç “var” olmadığımdan, küçük bebeğimin başrole geçmesi çok makul görünmüştü. Başrole oturttuğum birçok varlıktan çok daha makul üstelik.

Sahiden benim “ya ben?” dememe halim anneliğimden önce başlıyor(muş). Bulunduğum, yaşadığım, çalıştığım ortamın yıldırım çekeni, enerjiyi akort edeni olduğum uzun yıllar geçirdim. Bunun verdiği yorgunluğun tarif edilemez bir hal olduğunu anlatabilmek isterdim. Herkese şefkat dağıtırken, en çok şefkate kendimin ihtiyacı olduğu görmek için epey yıpranmam gerekti. Herkesi ve her durumu anlayabilmemin engin bir hoşgörüden değil de, aslında en çok da anlaşılmaya ihtiyaç duyduğumdan olduğunu yeni kavrıyorum.

IMG_20160427_101429

Terapi ve “bu kızı yeniden büyütmeliyim” dedikten sonra edindiğim çok yeni bilgilerden biri bu; “ben?”… Ben ne istiyorum? Son zamanlar bunun üzerine uzun uzun düşündüğüm vakitler geçiriyorum. Telaşsızım. Mücadelelerin en yorduğu zamanlarda “deniz gören bir bankta oturmak istiyorum, yanımda biri, ama hiç konuşmayalım ve anladığını bileyim” derdim. Çok mantıklı görünüyor aslında, değil mi? Değilmiş. Bu dileğim denize bakarak uzun yürüyüşler yapmakla mutlu olmaya doğru gelişti. Durup düşünüyorum, sessizce ve sakince. Herhangi birinin duygu durumunu değil, kendimi anlamaya çalışarak. Anlamakla emek harcamadığım birinin gitmesinden endişe etmek yerine, ben halimle yanımda kalan herkesi kucaklayarak. Endişeleri, bağımlılıkları bir kenara hakikaten bırakarak.

Son günlerde spora başladım. Kilo vermek için, zorunluluktan değil, sadece “istediğim için”. Bu haftam adeta tatil gibiydi, okulumdaki program epey hafifti, tüm haftamı spora adapte olmaya çalışarak geçirdim. Tanrım, o koşu bandında öylesine dertsizdim ki! Tek düşündüğüm; “çıkarken saunaya mı girsem, sadece duş mu alsam?” gibi ilkel ve ana dair kararlardı. Ve bu çok iyi geldi.

IMG_20160424_110856

Şimdiki günlerim başka bir filmden çok sevdiğim bir sahneyi hatırlatıyor bana. Hani “Kaçak Gelin”, Julia Roberts tüm düğünlerinden kaçan çılgın bir kadındır ve Richard Gere kasabaya gidip bu olayı araştırmak isteyen bir gazeteci. Olaylar gelişir, elbette kahramanlarımız birbirine aşık olur ve bir aşamada kadın bu işi de sabote eder. Adam en kızgın anlarından birinde der ki; “o kadar kayıp durumdasın ki; bütün nişanlılarına sordum, birine yumurtayı katı, diğerine omlet olarak, bir başkasına haşlanmış sevdiğini söylemişsin. Sen yumurtayı nasıl sevdiğini bile bilmiyorsun!” Kadın bunun fikir değiştirmek olduğunu söyler, adamsa kendine ait bir fikrinin olmadığını savunur. Evet sahiden kadın, -belki birçoğumuz gibi- sevdiğinin şekline öylesine girmiştir ki, yumurtayı nasıl sevdiği hakkında bir fikri yoktur.

Ve ardından hayat akar, müzikler, mevsimler değişir. Kadın evde yalnız, çeşit çeşit yumurtalar yapar ve tadına bakar. Sırf kendisi, sadece kendisi hangisini sevdiğini bulmak için.

IMAG2521_1

“Heybeli’den dünya böyle görünüyordu mesela”

İşte tam da böyle geçiyor son zamanlarda günlerim. Çok sevdiğim yerlere, mesela adaya, yeniden gidiyorum; yanımda sessizliğimi bozmayan bir ruhla, hangi sokakları sevdiğimi kaybolup kendimi yeniden bularak fark ediyorum. Olduğum yerden çevremdeki evrene yeniden bakıyorum. Her adımdan önce durup “ben bunu sahiden istiyor muyum?” diye düşünüyorum. Olmak istediğim yerde miyim, olduğum yerden memnun muyum? Üstelik hiç acele etmiyorum. Etrafımdakiler acele etmemi bekliyorsa, sakince uzaklaşıyorum. Bencilliğin her zaman olumsuz bir durum olmadığını, “önce ben” demedikçe hayatın tıkandığını görmüş olmanın tadına varıyorum. Bunu çok da geç olmayan bir yaşta idrak ettiğim için mutluyum.

Bu arada; yumurtayı güneş yumurta halinde tercih ediyorum, uzun ve sakin yürüyüşlere bayılıyorum, pastel tonda rujlar seçiyorum, hayatımda ilk defa spora başladım ve seviyorum, yemek yapmak hoşuma gidiyor, ev işinden hoşlanmıyorum. Şimdilik bu kadar.

MinikNot: Terapi yazıma bıraktığınız yorumlar, yazdığını mesajlar için teşekkür eder, her birinizi tüm kalbimle kucaklarım. O yazıyı yazmanın kendisi bile iyileştirici bir eylemdi, benim için. Tüm sevgimle.

14 yorum

  1. Bu yazı bana çok iyi geldi. Teşekkür ederim.

  2. Anlattiginiz kadin bana cok tanidik geldi. Herkese zamanindan veren ve can kulagiyla dinleyen, kendisine asla sira gelmeyen. Belki de sirasinin gelmesi gerektigini fark etmeyen o kadini cok iyi anliyorum.

    Zaman gectikce ve hayatta farkli evrelere girdikce insanin kendine yatirim yapmasi gerektigini, kendini kesfetmesi gerektigini dusunmeye basladim ben de. Bu spor olur, bir hobi arayisi olur, kendini yipratan insanlardan uzaklasmak olur, bazen de sadece bir kahve olur. Fark etmez. Yeter ki o an kendini siralamanin en ustune koyabilsin, kendine odaklanabilsin.

    Bunu yapmayan veya yapamayan insanlarin zamanla hem kendilerine hem de hayata kustuklerini de hissediyorum. Hatta “ama ben?” sorusunu sormayi bile unutuyorlardir belki de. Imkansizlik, akip giden hayat, zamansizlik hep yipratiyor insani. Kostura kostura yasarken bulundugumuz noktaya nasil ve ne zaman, kim icin geldigimizi anlamadigimiz oluyor. Ama dediginiz gibi, bunlari sorgulamak icin gec degil.

    Umuyorum bu ic acici yazinizi okuyan herkes biraz olsun “bencil” olmanin keyfini kesfeder, hayat siralamasinda kendini birazcik daha onlere koyar. Bu kadar ozel ve guzel bir kisisel yolculugu bizimle paylastiginiz icin cok tesekkurler!

  3. Güneş Yilmaz

    ne kadar tanıdık ve benden. .. ben de yazabilsem (ya da herseye bos verdigim gibi buna da bosvermesem ) ancak bu konu etrafında yazabilirdim. Kendisi için hiç birşey yapmayan. Yalnız ev işleri ve bebeği icin yaşar hale geldim.onca yoğun iş temposu ve azaltılmış sosyal hayattan sonra pek çekilmiyor. Devamlı pijamayla gezmek hiç bitmeyen ve bitmeyecek temizlikler, kakali bezler, ağlayan bir bebek ,kitap okuyabilecegim ufacık zamanlarda bile boş boş TV’ye bakmak. .. hayatım 2. Plan oldu hersey bu …

  4. ‘Herkese sefkat dagitirken en cok sefkate benim ihtiyacim oldugunu gormek’ kendimi buldugum cumle..ve cok dogru ‘ben’ demek bencillik degil.’ben de varim’ diyerek sesini duyurma cabasi.

  5. tamda benım ruh halım sudan cıkmıs balığım sankı hep başkaları ıcın yasadım yıprattım en cokda kendımı hor gordum umraım bır gun bende sızın gıbı yenıden baslayabılırım (5aylık bebegım fırsat verırse 10yasındakı kızın odevlerı bıterse 🙁 )

  6. Harika bir yazi, kendimi gördüm..

  7. Mutlu Tönbekici

    Harika bir yazı…

  8. Yazınızı okurken durup, ben de kendime sordum “ben ne istiyorum” diye. Karmaşıklık içinde hissediyorum, neyi, nasıl yapacağımı bilemez gibi hissediyorum. Ben de kendimi tanımak istiyorum, sevdiğim şeyleri yapmak, bunun için zaman ayırmak istiyorum! Umarım yapabilirim.
    Kaleminize sağlık bana iyi geldi, teşekkür ederim 🙂

  9. neden ağladım ben şimdi bu yazıyı okurken?
    onu bile bilmiyor muyum?
    bu kadar mı “ben” den haberim yok?
    ama sizin için çok sevindim, iyi hissetmenize…
    her yazınızdan naiflik geçiyor bana,
    seviyorum sizi , çok mutlu olun;)

  10. Bir ben var, birde benden öte… Aslında ben bunu hep farkındayım ancak bir türlü hayata geçiremiyorum. Telefonsuz yaşamak istiyorum, olmuyor, olduramıyorum. Arayıp konuştuklarım rahatlıyor, onları dinlediklerim için, onları anladığım için. Ama anlaşılma sırası hiç bana gelmiyor. Benim iki çocuğum olduğu çoğu zaman unutuluyor ve evdeyim diye bütün zamanım boş sanılıyor. Bir gün yüksek sesle insanlara sınırlarını anlatmak zorunda kalıcağım. Daha önce yaptım bunu. Ve kötü insan ilan edildim kimilerince. Maalesef insanın çocuklarıyla ve eşiyle mutlu ve sorunsuz bir hayatının olması, hayatında başka sorunların olmadığı anlamına gelmiyor. Eş, dost, akraba… Aslında sorunu olan herkes telefon başına geçiyor, ya da kapınıza kadar geliyor hiçbir şey olmamış gibi zamanınızı alıyorlar ve ben bunlara Zaman hırsızı diyorum artık…

    • Kesinlikle doğru bir tespit.! Ben de “ruh emici” diyorum bunlara…bir telefon. en az yarım saat. Ve sonunda bir “psikolojik çöplük” gibi kullanılıp atılan, mutsuzluğu farkedilmeyen (belki de görmezden gelinen) “ben”

  11. Harika bir yazı, özellikle lohusalar için şifa niyetine…Ayrıca çok zengin ve akıcı bir üslubunuz var;daha sık yazmalısınız!

  12. Ebrar Hn, sizi seviyorum…daha çok yazın..hep yazın siz:)

  13. Ay inanmıyorum! Kaçak gelin filminden aklımda en çok kalan sahne benim de o yumurta sahnesidir:) Ben kalp Ebrar 🙂