7 Yorum

Çünkü bebekler her şeyi anlar

Deniz’e hamile kaldığımda Amerika’da yaşıyordum. Henüz hamile kalmadan önce Baby Center’ı takip etmeye başlamıştım. Deniz’den önce bir kaybım olduğundan konuda çok titiz ve dikkatliydim. Nasıl beslenmem lazım, ne zaman folik aside başlamalıyım, ne zaman seks yaparsak hamile kalırım gibi konuları adeta bir tez konusu gibi araştırıyordum.

Keşke Bringing Up Bebe kitabını o zamanlar okusaymışım. Hoş, 2012’de yazılmış, ama ilk gebeliğimde bu kitabı okumuş olsaydım sanırım gebeliğe de, ebeveynliğe de yaklaşımım çok farklı olurdu.

FullSizeRender (23)

Bringing Up Bebe, Amerikalı gazeteci Pamela Druckerman’ın, İngiliz sevgilisiyle birlikte yaşamak için taşındığı Paris’te geçirdiği hamilelik ve sonrasındaki ebeveynlik sürecindeki gözlemlerini ve yaşadıklarını anlatıyor. ”Fransa’da bebekler dört aylık olduklarından itibaren gece uykularını düzenli olarak uyuyorlar, aileleriyle restorana gittiklerinde iPad seyretmeden, ortalığı birbirine katmadan oturup hep birlikte yemek yiyorlar. Anneler sözleri çocuklar tarafından defalarca kesilmeden arkadaşlarıyla sohbet edebilmeye devam edebiliyorlar. Nasıl oluyor da oluyor?” İşte bu soruların yanıtlarını araştırıyor kitap.

Günümüz ebeveynleri bugüne kadar psikoanalize en fazla tabi tutulan jenerasyon, ve zannediyoruz ki attığımız her adım çocuklarımıza zarar verebilir.

Kitabın ana fikri bu. Druckerman bunu, Amerikan ve Fransız ebeveynlik tarzlarını karşılaştırarak anlatıyor. İlk gebeliğini Amerika’da geçirmiş ve bu mikroanalizden fazlasıyla nasibini almış bir ebeveyn olarak ona çok hak veriyorum.

Ne yapıyormuş Fransızlar?

  • Hamileliğe bir tez araştırması gibi yaklaşmıyorlarmış. Evet, elbette bu konuda yazılmış kitaplar varmış ama kimse gebeliğe ve ebeveynliğe sınava hazırlanır gibi hazırlanmıyormuş.
  • Ebeveynlik felsefelerini hatmetmiyor, ‘Ben bebeğime Ferber eğitimi vereceğim’, ‘Odasını Montessori’ye göre dekore edeceğim’ gibi teknik terimlerle konuşmuyorlarmış.
  • ‘Olmazsa olmaz’ denilen kitaplar yokmuş orada, ve uzmanlar, Amerika’da olduğu kadar yüceltilmiyorlarmış.
  • Bebeklere -daha ilk günden- birey gibi davranıyorlarmış. Örneğin hastaneden eve döndüklerinde tüm evi gezdiriyorlarmış.
  • İlk birkaç aydan sonra bebeklerine, yetişkinlerle aynı sayıda (dört) öğün yemek veriyorlarmış.
  • Çocuklarına beklemeyi öğretiyorlarmış. Ve bunu hayatın içine yayarak, kendileri de sabır ve saygıyla yaklaşarak yapıyorlarmış.
  • Çocuklarına ‘hayır’ demekten çekinmiyorlarmış. Tam tersi, ‘Hayır’ denilmeyen çocukların çok önemli bir öğrenme fırsatını kaçırdıklarını düşünüyorlarmış.
  • Çocuklarına çocuk olma fırsatı veriyorlarmış. Örneğin bir çocuğu okula erken başlatmayı yersiz buluyor, ‘Böyle bir şeyi neden yapasın ki? Çocuk olmak için o kadar az zaman varken…?” diyorlarmış.

Peki Amerika’da nasılmış? Oradaki ebeveynlik yaklaşımları endişe ve verim temelliymiş. Hamileliğini öğrenmesinin hemen ardından Baby Center’daki ‘Güvenli mi?’ listesini okumaya başladığını anlatıyor Druckerman.

Gebelikte organik olmayan sebze meyve yemek güvenli mi? Topuklu ayakkabı giymek, bayram şekeri yemek, dağ tatili yapmak güvenli mi? Bu tür endişeler yeni endişeleri doğuruyor (Fotokopi çekmek güvenli mi? Meni yutmak güvenli mi?) ve fakat ‘uzmanlar’ bunların karşılığını ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ şeklinde vermiyor. Onun yerine birbirleriyle sürekli fikir ayrılığına giriyor ve tartışıyorlar: Hamilelikte manikür yaptırmak güvenli mi? Evet, ama kuaför salonlarındaki kimyasallara düzenli olarak maruz kalmak değil. Bowling oynamak güvenli mi? Hem evet, hem hayır.

Amerikalı uzmanların o kendilerini güvene alan ve herhangi bir sorumluluk almamak adına danışanlarına akıl vermekten kaçınan ‘ne etliye ne sütlüye’ tutumunu çok güzel anlatmış Druckerman. Ve Fransızların bu konuda sorumluluğu karşıdakine veren tavırlarının onu çok rahatlattığını söylüyor: ‘Metronun kapısının durmadan birkaç saniye önce açılmasını seviyorum; şehrin, vatandaşlarını yetişkin yerine koyduğunu gösteriyor’  (Ben buna benzer bir analizi San Francisco’da yapmıştım. Doğuda yaşadığımız Maryland eyaletinde havuza girmek izne tabiyken ve cankurtaransız girmenize izin verilmezken California’da ‘Swim At Your Own Risk’ tabelası vardı havuzlarda; yani ‘Ben sana yüzme demiyorum, yüz, ama boğulursan sorumluluk senin!‘)

Fransa’da gebelerin kendilerine dikkat etmeye devam ettiklerini, bakımlarından kesinlikle feragat etmediklerini, şaraplarını eksik etmediklerini anlatıyor Durckerman. ‘Pastörize olmayan peynirleri sakın tüketmeyin, sushi’yi ağzınıza koymayın!’ türünden yasaklar yerine ‘Güvendiğiniz yerde yiyebilirsiniz’ diyormuş orada doktorlar… Tüm bunlara rağmen, Fransa’daki bebek ölümleri Amerika’ya oranla yüzde 57 daha azmış. Bu da mı gol değil?

Buraya kadar benim gerçekten imrendiğim şeyleri anlatıyor Druckerman. Uyku konusunu anlattığı bölümlerde ise ‘Hah’ diyorum okurken, ‘İşte ben!’

‘Ebeveynler, çocuklarının ilk iki yılı boyunca altı aylık uyku kaybı yaşıyorlar’ diyor İngiliz Daily Mail gazetesi. Ancak Fransız ebeveynler buna dahil değil. Bunun sebebini çok araştırmış Druckerman (gazeteci kimliği sebebiyle hem araştırıp soruşturan bir yapısı olduğu gibi, istediği bilgiye ulaşabilme imkanına sahip). Bu noktada Fransız ebeveynleri ayrıştıran şeylerin (1) bebeklerine her şeyi anlatmaları (bkz. açma kapama düğmesi) ve (2) Bebekler gak deyince yanlarına koşmak yerine onlara kendilerini sakinleştirmek için fırsat vermeleri olduğunu söylüyor: ‘Gündüzleri -ilk aylarda bile- kendi kendilerine oynama fırsatı verilen bebekler, gece yataklarına konulduklarında daha az endişeli oluyorlar.’

Amerikalı ebeveynlerin ‘verim odaklı’ yaklaşımlarını da eleştiriyor burada Druckerman. Kızını bebek ve çocuklar için yüzme grubuna götürdüğünü, ancak öğretmenin bir türlü yüzmeyi öğretmediğini, en sonunda ‘Neden öğretmiyorsunuz?!’ dediğinde ‘Yüzmeyi değil, suyu sevmeyi öğretiyoruz’ yanıtını aldığını anlatıyor.

FullSizeRender (24)

Mükemmel Anne yok

Kitapta en çok imrendiğim şeylerden biri (Fransız annelerin bakımlılığının da ötesinde) tüm bu anlatılanların ülkenin geneline hakim ve hatta kreşlerde de anlatılan bir bakış açısı olması… Yani orada devlet, ebeveyn olmayı kolaylaştırıyor. Devlet kreşlerindeki yemek mönülerinin nasıl oluşturulduğunu anlattığı sayfalarda içim gitti benim, bizim devlet okullardaki kantinleri düşününce…

Bringing Up Bebe ile ilgili sayfalarca yazabilirim ama yazıyı uzatmamak adına yapmayacağım. Sanırım onun yerine bundan sonraki yazılarıma serpiştireceğim birçok alıntıyı… Çok sevdiğim, altını çizdiğim satırları dönüp dönüp okuduğum, beni çok iyi hissettiren, rahatlatan bir kitap oldu bu… Keşke daha önceden okuma fırsatım olsaymış.

Bu kitabı hediye edemiyorum çünkü Türkçesi yok — henüz. Gün Yayıncılık kitabın haklarını satın almış, sanırım önümüzdeki aylarda Türkçeye çevrilecek. Çeviri kitaplarla arası olmayanlar için kitap Amazon’da satılıyor, Kindle versiyonu da var. Kindle’da bu kitabın devamı olarak bir de ‘Bebe By Day’ kitabı var, ama ben onu sevmedim. O çok eleştirdiği şeyi orada yapmış gibi geldi bana Druckerman o kitapta — akıl vermiş çokça… Bana göre değil.

Druckerman bu kitap yüzünden oldukça eleştiri de almış anladığım kadarıyla. Amerikan tarzı ebeveynliği (ve hatta Amerika’yı) yerdiğini, Fransa’yı yücelttiğini söyleyenler olmuş. Ancak yazılanları tarafsız bir gözle okursanız (ve Fransa’nın, Avrupa’da anne sütü verilen ülkeler arasında listenin en sonlarında olduğunu hatırlarsanız) kendinize iyi gelecek çıkarımlar yapabilirsiniz. Bebek bakım sorunlarına tek bir çare ya da çözüm sunmuyor Bringing Up Bebe, öyle bir iddiası da yok zaten. Bağımsız bir gazeteci annenin tespitlerini ortaya koyuyor sadece…

Bringing Up Bebe, benim olmak istediğim ebeveyni anlatıyor aslında. Ve ne ilginçtir ki o olmak istediğim ebeveyn, ortalama bir Fransız ebeveyniymiş: Gamsız, ama sorumlu. Sevgi dolu ama disiplinli.

Fransız ebeveynlerin hepsi böyle midir (değildir elbet), Amerikalı ebeveynlerin (ya da bizlerin) hiç mi doğru yaptığı şeyler yok (tabii ki var). Herhangi bir milliyeti öne çıkarmak ya da yermekten çok, benim çok doğru bulduğum, yapmak ve olmak istediğim (ve kısmen de yaptığım ve olduğum), abartısız bir ebeveyn profilini anlatıyor Bringing Up Bebe.

‘Uyku, Rüyalar ve Çocuk’ adlı kitabın yazarı De Leersynder: Eğer bebek gece 10 defa kalkarsa anne ertesi gün işe gidemez. Bu yüzden bebek gecede 10 defa kalkmaması gerektiğini anlıyor.
Druckerman: Bebek bunu gerçekten anlıyor mu?
De Leersynder: Tabii ki anlıyor.
Druckerman: Böyle bir şeyi nasıl anlayabilir ki?
De Leersynder: Çünkü bebekler her şeyi anlar.

7 yorum

  1. Kitap değinmiş mi bilmiyorum ama en büyük farklardan biri pek çok Fransız kadının ya hiç ya da çok az emzirmesi. Eh mama verilen çocuğun da 3-4 aydan sonra 4 Ogün alabilmesi ve 8-9 saat deliksiz uyuması daha olası.

  2. Ebeveyn olarak üzerimde biriken aşırı baskıyı farketmeyi ve yönetmeyi zaman içinde öğrenmeye başladım. Hele üçüncü bebekten sonra en keyifli dönemi yaşıyorum, diyebilirim. Tecrübe artıp, kendime daha hoş bir nazarla bakabilmeye başlayınca, anne olmanın güzelliğini daha derin bir duyuşla kavrayabildim. Bebeğime olduğu gibi kendime de sevecen yaklaşabilmek, çemberimden lüzumsuz ve ucu kaçmış eleştirileri (bizden veya başkasından gelen) ve sorguları uzaklaştırmak yükümü hafifletti. Sürekli bize dikte edilen şeyleri kabul etmek zorunda değiliz.

  3. Ben Fransa’da yaşıyorum. Eşim de Fransız. Hamilelik takibinden itibaren birçok şey Türkiye’den çok farklı. En basitinden riskli gebelik değilse doktor takibine gerek yok. Ama ebeler çok donanımlı. Doğumda problem çıkmadığı sürece keyfi sezaryen diye bir şey söz konusu bile değil. Evet emzirme oranı 68 kuşağının feminist hareketi ile büyük yara almış. Şimdilerde teşvik ediyorlar. Ve evet ben Türk olduğum halde bizim 4 aylık bebek de tüm gece uyumaya başladı. Her çocuğun mutlaka uyku arkadaşı oyuncağı var. Güven veriyormuş. Çocuk psikoloğu olan kayinvalidem çocuğun sabretmeyi ve kendi kendini oylamayı öğrenmesi gerektiğinde ısrarlı:) Şu ara uyku eğitimine başlıyorum. 20 dk yatağında kendi kendine oynayıp uykuya daldığı oldu birkaç kez. Ben de Druckerman’ın bir makalesini okuduğumda Türk bebelerin tam da onun şikayet ettiği Amerikalı bebeler gibi evin kralı haline geldiğini düşünmüştüm. Fr’da hakikaten çocuklar minik yetişkinler gibi kaale alınıyor ve onlarla konuşuluyor.

  4. Elif Hanım emzirme mevzuuna siz de değinmişsiniz, Fransızların emzirmemesinin en büyük nedenlerinden biri çocukla kuracakları bağdan kaçmak, ruhsal açıdan sağlıksız buluyorlar emzirmeyi, yani kitapta neden bahsediyor tam olarak bilmesem de şu açıdan değerlendirmek de mühim diye düşünüyorum, biz yetişkin fransız çocuklarının aileleriyle kurdukları gibi bir ilişkiye mi sahip olmak istiyoruz yoksa başka bağlar kurmayı mı önemsiyoruz ? Belki de gak deyince koşacağımız bebekler yetiştirmeyi tercih ettiğimiz için öyle yapıyoruzdur. Daha güçlü bağlarla birbirimizin hayatında kalmayı istediğimizden belki de… Fransız aile yapısı istisnaları olsa da çok da özenilecek bir model olmayabilir hatta bence değil

  5. İlk çocuğuma 8 aylık hamileyim, hamileliğim süresince bir kaç kitap okudum ama en çok okurken bundan keyif aldım diyebilirim. Sadece içerik olarak değil, yazılış şekli de buna sebep. Çünkü biraz esprili, akıcı bir şekilde yazılmış. Hamilelik sürecinde bu tarzda bir kitap okumak bence çok iyi geliyor. Zaten fazlasıyla ciddiye aldığımız bir süreç oluyor. Bu kitap sayesinde rahatladım diyebilirim. Verdiği örnekler ve “nasihatler” da cabası. İnşallah sizin de dediğiniz gibi “Gamsız, ama sorumlu. Sevgi dolu ama disiplinli.” bir Anne olmayı başarabilirim.

  6. Sevgili Elif, okur okumaz kitabı sipariş ettim, bugün elime geçti. İlk 5-6 sayfayı yüksek sesle okudum, kızım 2 defa esnedi, üstüne de 45 dk uyudu 🙂 ilk izlenim olumlu velhasıl, okumaya devam edeceğim..

  7. Bu kitabin Türkçesine ulaşmayı çok isterim ama aslı lisan dışında degistirilmemis bir şekilde paylaştığınız kısmı bile beni bu kitaba ikna etti