7 Yorum

Kötülük, insanı iyi hissettirir mi?

10 Ekim 2015 bir cumartesi günüydü. Çocukları yüzmeye götürmüş, tribünde yerimi alıp onları seyretmeye koyulmuştum. Bir yandan sosyal medyayı kurcalıyor, bir yandan da oğlunu yüzmeye getirmiş olan Özlem‘le büyüyen karnım, yaklaşan seçim, memleketin halleri üzerine sohbet ediyorduk.

O sırada Twitter’da karşıma çıktı ‘‘Ankara’da barış mitinginde patlama” haberi… Olayın üzerinden 10-15 dakika geçmişti, ve kötü bir şeyler olduğu belliydi…

Sonrası malum… Yayın yasakları ve bu yasakların bastıramayacağı büyüklükte acılar, öfkeler…

***

Ece Temelkuran’ın Devir‘ini bitirdim geçenlerde…

Kitaplığa geri koymak için gittiğimde Zülfü Livaneli’nin Serenad‘ı göz kırptı bana… Demek zamanı şimdiymiş.

Okumaya başladım. İlk aldığımda okumamış, bir süre bekletmiştim. Hatta o sırada anneme vermiştim benden kitap istediğinde… Anneme ‘Serenad’a başladım’ dediğimde yüzü değişti; ‘Keşke şimdi başlamasaydın’ dedi… Neden öyle dediğini bu sabah, kitabı bitirdiğimde anladım. Ülkenin hali ortadayken daha fazla üzülmemi istememişti.

Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik. Bizans’tan kurtul, Osmanlı’dan kurtul, Arap kültüründen kurtul… Şimdi de yeni moda: ‘Kemalizm’den kurtul!’ Mavi Alay’ı sakla, Struma’yı sakla, Ermeni olayını sakla.

Livaneli’nin Serenad’daki bu satırlarına, sadece geçtiğimiz birkaç seneden birçok olay ismi daha eklenebilir: Reyhanlı’yı sakla, Roboski’yi sakla, Soma’yı sakla, Suruç’u sakla, Ankara’yı sakla, Atatürk Havalaanı’nı sakla…

***

Amerika’dan döneli 10 sene oldu; bu 10 senede giderek artan bir şekilde en çok duyduğum soru: ‘Neden geri dönmüyorsunuz?’ 

Bu soruyu ara ara biz de kendimize sorardık ama herhalde 15 Temmuz akşamındaki kadar yüksek sesle sormamıştık.

Etrafımda bu ülkeden gitmeye çalışan (ve giden) birçok arkadaşım olduğu gibi, sosyal medyada da Türkiye’yi terk eden, etmeye çalışan birçok insana rastlıyorum. Twitter’da takip ettiğim Kanadalı gazeteci Nick Ashton, geçenlerde bu konudaki bir yazıyı paylaştı:

Yazıyı kaleme alan William Armstrong, 15 Temmuz’dan bu yana 5300 akademisyenin açığa alındığını, 2300’ünün ise kovulduğunu söylüyor ve ekliyordu: ”Tanıdığım herkes ya [Türkiye’yi] terk etmeyi düşünüyor ya da bu konuda harekete geçti.”

Elbette çok kısıtlı bir kesime, sınırlı olarak özgü olan bir ‘tercih’ bu… Yine de ‘Kaçıp gitsek buralardan’ı telaffuz eden, ve bunun için gerçekten de araştırma yapmaya başlayan insanların sayısı hızla artıyor.

İbni Haldun’un ‘Coğrafya kaderdir’ sözünü unutamadığını söylüyor Maya Serenad’da… Baktığın zaman öyle gerçekten… Bu topraklarda, bizden çok önce yaşanmış acılar bizim değiştiremeyeceğimiz kaderimiz belki de…

Ama onları nasıl ele aldığımız değil, olmamalı… 

10 Ekim’deki patlamanın hemen ertesi günü ortalık temizlenmiş, orada hiçbir şey olmamış havası verilmeye çalışılmıştı… Aynısı Atatürk Havalimanı patlamasında da yapıldı. Maksat dünyaya ‘dik duruyoruz’ mesajı vermekmiş, yersen. Hem, her geçen gün daha da ayrıştırılan, acısının etrafında bile kenetlenemeyen bir toplum dik dursa ne yazar? Klişe bir soruyla: çocuklarımızı nasıl bir ülkede yetiştiriyoruz? 

***

Amerika’daki seçimleri yakından takip ediyorum. İtiraf edeyim, işin Türkiye’yi ilgilendiren politik boyutundan çok, bir kadının ilk kez başkanlığa oynamasıyla ilgileniyorum. Donald Trump denilen manyağın, sırf kadın olduğu için bir başkan adayına ‘Kocasını tatmin edemeyen bir kadın, Amerika’yı nasıl tatmin edebilir?’ diyebilmesini hem hayret ederek (çünkü Amerika’da böyle şeyler olmaz?) hem de çok tanıdık bularak (‘Kadınlar kahkaha atmaz’…) seyrediyorum.

Geçenlerde Kolombiya’da barış imzalanmasını reddeden referandum sonuçlarını da içim acıyarak (çünkü kim barışı reddeder ki?) ancak benzer bir tanıdıklıkla (Barış Mitingi’ni bombalayanlar ve ona çanak tutanlar) izlemiştim.

Her iki olay da bende hoşlanmadığım bir iyileşme hissi uyandırıyor. Hoşlanmıyorum, çünkü başkalarının başına gelen kötü/mutsuz olayların bende bir nevi iyi hisler uyandırmasından dolayı rahatsızım. Ama ‘Demek ki de bu yozlaşma bir tek bize özgü değil’ hissinin beni daha az yalnız hissettirmesine ve bunun da iyi gelmesine engel olamıyorum.

Ben kitapların okunmak için belli zamanı kolladıklarına inanıyorum. Devir‘i de, Serenad‘ı da bu zamanda okumamın da sebepleri varmış demek… Her ikisi de bende ‘Şu an ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili hislerimi her dönemde hissedenler varmış demek…’ hissi uyandırdı.

Başka yerlerde, başka zamanlarda olan kötü şeylerden dolayı iyi (ya da daha az kötü) hissetmek iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Bildiğim, sınırlardan, kimliklerden arınmış bir dünya hayal ediyorum. Bu hayalimde belki azınlığım, ama yalnız değilim.

7 yorum

  1. Dünya herrrrr zaman kötü bir yerdi Elif hanım..sadece yaşımız ve sorumluluklarımız gereği bazı şeyleri daha net görüyoruz(malum evlatlar)nasıl evde sağda solda çarpacağı şeyler dikkatimizi çekiyorsa,dünyada da öyle.bundan sadece 90 yıl önce savaş vardı,sonra sağ sol olayları şimdi bunlar sonra başka şeyler..binlerce yıl önce de belki neler neler..pesimist olmayın..bence herşey güzel olacak..everything is going to be Ok in the end,if it’s not ok it’s not the end..mutlu haftalar

  2. Serenad muhteşem bir kitap. Bende yakında okudum ve benzer duyguları hissettim. Aklımda kalan en çarpıcı cümlelerden biri de her iktidar oldurur ama az ama çok idi. Evet dünyanın pek çok bölgesinde var acılar ama bizim coğrafya daha kanlı maalesef..

  3. Her zaman ki gibi tüm cümlelere katılmamak mümkün değil. Ne yazık ki…

  4. Dünyada kol gezen kötülükler arasında iyiliği görmemezlikten gelmeyelim. İyilik hala var, olacak da. Hayal edebiliyorsak, gerçekleşebilir… Serenad okuduğum, etkilendiğim bir kitaptı. Üstüne Ayşe Kulin Nefes Nefese’yi okumanızı tavsiye ederim.
    Sevgilerimle…

  5. Evt yalnız degiliz ama güçlü de değiliz 🙁 üzücü olan yanı bu…

  6. biz annelerin görevi; psikolojisi düzgün çocuklar yetiştirip, dünyanın geleceğini değiştirmek! Beni de avutan tek şey buna olan inancım.

  7. Yalnız değilsin…