2 Yorum

Anlıyorum Ama Konuşamıyorum

Yazar Hakkında

EZGİ BERK– Severek aldığı tarih eğitimi sonrası kendini eski çağlara ait kitaplar arasında çalışırken buldu. Hâlâ tarih kitapları arasında çalışmakta, satır aralarında insanların duygu ve davranışlarını aramaktadır. Aynı zamanda eğitim hayatının hangi evresinde kaybettiğini hatırlamadığı zengin hayalgücünü tekrar keşfetmek için çocuklarla çalışıyor. Bazen de çocuklar olmadan, çocuklar için çalışıyor. Çocuk edebiyatı tutkunu. 27 yaşında ve ejderhalara inanıyor.

Ezgi’nin tüm yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Sevgili günlük,

Aslında bu yazıya Toprak şu hayattaki beşinci ayını doldurdurmak üzereyken başlamıştım. “Ay son bir İstanbul’a da gidip gelelim de o macerayı da yazar öyle gönderirim demiştim kendi kendime. Ne naifmişim. İstanbul’dan döneli bir ay oldu bugün, Topik de iki gün sonra altı aylık olacak. Tüm bu gecikmenin tek sorumlusu var: Sümük. Yine en sondan başladım anlatmaya, durun baştan alayım. İstanbul’a üç günlüğüne gidip on günlük yorulup döndükten sonra üç kişilik hane halkımızda ikisinin burnu tıkanmaya başladı. Hadi benim burnum tıkansa n’olacak, siliyorum açılıyor da bebe öyle mi? Toprak’ın burun delikleriyle benim burun deliklerim aynı boyutta olmadığından bizimkinin 24 saatlik bir günde –geceler dahil- 4-5 kere burnunu açmak, onu emmeye hazır hale getirmek gerekiyor. Hadi gündüzleri uslu uslu burnunu açtırıyor bizim bebe de geceleri tek seans çığlık kıyamet. Zaten son bir aydır etrafa bakacağım diye memeyi çok zor alıyor, hayat hepten zorlaştı benim için.

FB_IMG_1475480039265

Ama yine de çok eğleniyoruz! Toprak pek fikrini söyleyemese de o da eğleniyor bence. Mesela Barış’ın okula gittiği günler –bugün- sabah 8’de Toprak’la yarı sohbet yarım bağırış çağırış içinde kahvaltımı ettim ve Youtube’dan açtığım Big in Japan ve türevi müziklerin eşliğinde Toprak’la dans ettik. Bebesi olmayan biri için sabahın 9’unda evin ortasında dört dönmek çok tuhaf geliyordur herhalde, bazen kendime “napıyorum la ben?” dediğim oluyor ama Topik’le dans ettiğim anlar buna dahil değil.

Bu arada, madem İstanbul dönüşü yazamadım, bari tek günlük Dijital Topuklar için İstanbul çıkarması yapıp öyle yazayım diye düşündüm, yine olduramadım. Salı günü The Marmara’daki ilk Dijital Topuklar’a katılıp bundan 20 yıl sonra “ben ilk günden beri geliyorum” diye hava atmayı planlamıştım. Ama gerçekler salondaki üçlü koltuğun üzerinde başağrısıyla karışık mide bulantısıyla yatıp “yavruuum, her yerim ağrıyor seni kucağıma alamıyorum, çok özledim. Yat bari de emzireyim” şeklinde söylenerek ilerledi. Neyse Barış bana çok iyi baktı da bugün turp gibiyim.

Ekran Resmi 2016-11-08 15.34.32

Dijital Topuklar’a gidemedim ama şu evde benim de kırmızı çizgilerim var. Daha doğrusu çizgim var, bir tane kaldı. Her Çarşamba mutlaka Poyraz Karayel izlemek. Doğum yaptıktan sonraki ilk hafta dizi izleyeceğim diye memeyi çocuğun gözüne sokmaya çalışırken beni gördükleri için kimse bu isteğime itiraz etmiyor artık, çok ciddiye alınıyorum. Bu aralar Toprak’ta bence diş huzursuzluğu var, o nedenle geceleri sık uyanıyor ama ben yine de ışıkları kapatıp televizyonun sesini kısıp dudak okuyacak seviyeye gelmek suretiyle pek bir şey kaçırmadan diziyi izliyorum. Zaten televizyonu çarşambadan çarşambaya açtığımız için ve tek dizi izlediğim için eski düzeni sürdürmek çok sorun olmadı.

Biz İstanbul’a gitmeden önce Toprak’ın kankası geldi. Kendileri henüz çok yakın arkadaş olduklarının farkında olmasalar da öyleler. Çünkü Barış’ın üniversiteden taa 20 yıllık arkadaşlarının bebekleri Mahir’le bizimkinin arasında sadece 7 hafta var! Çok şahane oldu bu. Mahir’le Toprak bir araya geldiklerinde biz yetişkinler olarak çok eğlendik. Birbirlerine güldüler, ellerini ayaklarını yemeye çalıştılar, heyecanlandılar. O hallere tanıklık etmek çok keyifliydi ve tabii hemen onyüzmilyon tane fotoğraf çekildi. Sonra biz İstanbul’a gidip 3 gün Mahir’lerde kaldık. O zaman da birbirlerine kahkaha attılar, birlikte uyuyup uyandılar ve gezdiler, çok komiktik cümbür cemaat, çok eğlendik.

IMG_3937

Taa geçtiğimiz Mart ayında kurulmuş, insanlık için minicik ama bizim için devasa önemde bir Facebook yazışma gurubumuz var. 5 kadınız ve en büyüğü ile en küçüğü arasında 7 ay olan 5 bebemiz var. Bu grup kurulduğunda sadece bir bebek vardı, şimdi hamile kalmadı. Sürekli yazışıyoruz ve eğer lohusa depresyonuna girmediysem –ki bence kıyısından döndüm- bu grup sayesinde. Aynı süreçlerden benzer deneyimler yaşayarak geçtiğimiz için birbirimize destek olduğumuz, kahkahalarımıza öfkelerimizin karıştığı uzun sohbetler ettiğimiz bu grup İstanbul’da bir araya geldi sonunda. Bizim bir süre sonra bebeleri babalara satıp Moda sahilde içmek gibi bir planımız vardır ama bebelerin her biri ayrı telden çaldığındna pek bir şey anlamadık buluşmadan ve internet üzerinden daha çok konuşabildiğimizi gördük. Yine de yüz yüze gelmek çok güzeldi, bana çok iyi geldi. Bu gruptan arkadaşlarımdan biri olan Deniz, doktora tezinde çocukluk tarihi çalışmış. Bu hafta itibariyle bebesiyle sokaktayken yaşadıklarını tezi ile harmanlayarak bizi –en azından beni- uzun uzun düşündüren yazılarına başladı. Okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz!

IMG_20160929_203107

Bir süredir Toprak “anlıyorum ama konuşamıyorum, eh madem konuşamıyorum çığlık atayım bari” aşamasında. Kulaklarımız bu aşamada zarar görmezse daha da bir şey olmaz. Barış ona tokalaşmayı öğretti. “Merhaba ben Barış, babanız oluyorum” diyip elini uzatınca Toprak da gülerek elini uzatıyor. Artık oyun oynamak, birlikte gezmek daha keyifli. Tabii yalnız bırakmak da daha zor. Çünkü gözüyle takip edip yaptığımız işi beğenmezse çığlıklarla yanına çağırıyor. Örneğin ben bu yazıyı yazarken şu aşamaya kadar üç kere Toprak’la oynama molası verdim ki yazma sürecinde de tek gözle kontrol etmekteyim. Ne mi yapıyor? Tabii ki bulduğu her şeyi ama her şeyi ağzına sokuyor! Ciltli kitaplar favori yalama materyalleri. Göbek üstü yatıp geri geri emeklemeye de başladı. Artık Toprak’a parke üstü seyahatin yolları bana süpürge sporu.

Heh son olarak şu diş mevzusuna açıklık getireyim. Toprak’ın alt damaktaki beyazları göreli üç hafta oluyor. Yahu bu dişler damaktan pırtlamıyormuş, damak önündeki deri beyazlıyormuş önce. Anlatamadım ama daha önce bebesinin dişi çıkanlar beni anlamıştır. Çıkmayanlar da bilsin ki dişler çıkmadan önce görünüyor. Hal böyle olunca ek gıdaya günler kala Toprak’ı mama sandalyesinde zor tutuyoruz. Ahşaptan kaşık ve tabak verdim önüne, onları yalıyor ve sinir oluyor. 1-2 kere mandalina vermiş olabilirim bugüne kadar.

DSC_1538

Bu arada artık memleket hallerini pek yazmıyorum, görmezden gelmeye çalışıyorum, çünkü üzüntüden sütümün etkilendiği oldu. Yoksa Diyarbakır’da olanlar, üniversitelerde yaşananları görüyorum. Bu kadar zulüm karşısında nutkum tutuluyor. Yazacağım elbet, geleceğe kayıt düşeceğim kendimce. Teslim de olmayacağız, bu da onlara dert olsun.

Sözlerime son verirken şarkı repartuvarımı geliştirdiğimi belirtmek isterim. “Buradaaa bir bebe var kucaktaaa” diye başlayıp uydurmaya devam ediyorum, Orda Bir Köy Var Uzakta şarkısından ilhamla. Çünkü Toprak uykuya geçerken illa şarkı söyleyeyim istiyor, söylemeyi unutmuşsam söyleniyor dıdıdıdıdı olarak. Bendeki de ses teli dostum, yarım saatten fazla işlemiyor” demişliğim var, neyse ki uyumlu bebem de susunca da uyku yolunda ilerlemeye devam ediyor.

Önümüzdeki ay ek gıda maceralarında görüşmek üzere!

Sevgiler,

Ezgi

2 yorum

  1. Çok beğendim yazınızı 🙂 Büyümüş Toprak bey, maşallah 🙂

  2. Sizin yazinin guzelligine, Toprak’ın gamzelerinin guzelligi eklenmis