13 Yorum

Felsefe hayatın ta kendisidir

Çıtır Çıtır Felsefe‘yle ilk olarak ne zaman, nerede tanıştım, hatırlamıyorum; ancak ilk gördüğüm anda isminin etkisine kapıldığımı hatırlıyorum.

CitirCitirFelsefe

Felsefe benim için lise ikinci sınıfta aldığım, hocasını çok sevdiğim ancak konuyu oldukça monoton bulduğum, iyi not alabileceğim ‘ballı’ derslerden biri olarak kaldı. Sonrasında da genel kültürüm ötesinde pek ilgi duymadım felsefe öğrenmeye. Hem zaten ‘bana göre’ de değildi; entelektüel kişilerin ilgi ve bilgi alanıydı felsefe. Değil mi?

Brigitte Labbé tam da bunun böyle olmadığını anlatmak üzere kaleme almış Çıtır Çıtır Felsefe kitaplarını… Senelerdir üst düzey yönetici olarak çalıştığı, reklamcılık ve pazarlama alanındaki kariyerini bir çırpıda kenara bırakıp çocuklar için felsefe yazmaya başlamasının arkasında, felsefenin aslında ne olduğunu (ya da ne olmadığını) anlatmak yatıyor.

Teması ‘Felsefe ve İnsan’ olan 35. İstanbul Kitap Fuarı’nın konuğu olarak Türkiye’de bulunan Brigitte’le Çıtır Çıtır Felsefe serisinin yayıncısı Günışığı Kitaplığı‘nın sayesinde bir araya geldik. Çevirmen yardımıyla konuşacağımızı duyunca hafif bir tedirginlik hissetmedim değil; ancak ‘çevirmen’in yine kitap çevrelerinden tanıdığım sevgili Mehmet Erkurt olması sohbetimizin tadını daha da arttırmaya yaradı. Brigitte’le, Mehmet’in de dahil olmasıyla çok tatlı, çok eğlenceli, bence tadına doyamadığımız bir sohbet gerçekleştirdik. Fotoğrafları Ferhan Saral’ın çektiği söyleşimizin keyfini umarım yansıtabilir kelimelerim…

BrigitteLabbe5

Söyleşimize kendimi tanıtarak başladığımda,  Brigitte beni durdurdu ve bana sordu: ”Blog yazmak sizin için ne demek?”

Dedim ki: ”İyileşmek demek… ‘Derdi olan yazar’ demişti bana terapistim. Benim de derdim varmış, söyleyeceklerim varmış, yazmak bana iyi geldi…”

”Tamam”, dedi Brigitte, ”o zaman bana ‘Çıtır Çıtır Felsefe’yi niye yazdığımı sormanıza gerek yok, çünkü benim vereceğim yanıt da aynı…”

Ben bu kitapların her birini yarım saat, bilemediniz 45 dakikada okuyorum. Bir tanesini yazmak ne kadar sürüyor?
Aylar sürüyor…

Nasıl?
Felsefe dersleriyle başlıyor süreç… Önce yazacağım konuda felsefe dersleri alıyorum.

Sorbonne’dan?
Evet. Ondan sonra metni hazırlayıp editöre yolluyorum. Danışman hocalarımın da üzerinden geçmesiyle birlikte toplam süreç 6 ayı bulabiliyor.

Kim bu hocalar?
İlk olarak Profesör Michel Puech danışmanlığında başladım. O ayrıldığından bu yana, doçentliğini felsefe üzerine veren Pierre-François Dupont-Beurier’yle devam ediyoruz. İlk 25 kitap Michel’le çıktı, sonraki 19 kitapta P.F.’nın desteği var.

Toplamda kaç kitap var?
Fransa’da 44 kitaba ulaştı. Türkiye’de şu an 29’dayız. Türkiye’de Fransa’dakinden farklı bir sırayla, bu ülkenin konjonktürel durumlarına göre ilerleniyor.

Kitaplarınızı okuduğumda bende oluşan ‘yazar’ imajı, çok geniş bir dünya görüşü ve engin hayat tecrübesi olan bir insandı. Öte yandan, erişilmez olduğunuzu düşünmüş, bir gün tanışabileceğimizi hayal etmemiştim. Şu an karşımda gayet sıradan bir insan var.
[Gülüyor] Eh, ben de akşamları sebze soyan biriyim en nihayetinde!

BrigitteLabbe2

Eşiniz Lübnanlı bir müzisyen. Bambaşka iki kültürden geliyor olmanızın sizi tamamladığını ve kitaplarınıza yansıdığını düşünüyorum; siz nasıl değerlendirirsiniz? [Ben bu soruyu İngilizce olarak yönelttim, o noktada Brigitte dönüp Mehmet’e Fransızca bir şeyler söyledi ve ikisi de kahkaha attılar. Mehmet, Brigitte’in sözlerini şöyle çevirdi]
Öyle anlamadım ama sorunun içinde bir erkek tarafından biçimlendiğime dair bir ifade varsa şimdi boynunu kıracağım!

[Bu kez ben güldüm] Hayır, konu erkek olması değil; Orta Doğulu olması aslında… Yani sizi etkileyen kişi görümceniz de olabilirdi…
Anlıyorum, şaka yaptım zaten. Sorunuzun yanıtı şöyle: Eşimle çok oryantal bir hayatın içinde yüzüyoruz aslında… Açıkçası, savaşı deneyimlemiş biriyle evli olmak başka hiçbir şeye benzemiyor. Her sabah güne, barışın hüküm sürdüğü bir ülkede ve üzerinde çatısı olan bir evde başladığı için şükreden birisiyle yaşadığınız zaman, bundan etkileniyorsunuz ve bu etki belki kitaplarda da görülüyordur… Fakat bu, insana öyle derinden derine işleyen ve kişinin kendi adına söylemekte zorlanacağı bir şey ki, bunu ancak başka biri görüp çıkarabilir. Bugüne kadar böyle bir tespitte ilk kez bulunan kişi sizsiniz.

Yazılarınızdaki ‘yaşanmışlık’ sadece felsefe dersleriyle ya da entelektüel birikimle gelecek gibi değil diye düşünmüştüm hep, bu açıklamanız hislerimi teyit etti.
Böyle hissetmeniz beni çok duygulandırdı. Lübnan’ın yaşadığı, dünyaya adeta bir, ‘Biz birlikte ve barış içinde yaşamak istiyoruz’ mesajı vermekti. Dolayısıyla ardından gelen katliam, bir anlamda evrensel barış arzusunu öldürmek gibiydi.

BrigitteLabbe9

Aziz Nesin Şimdiki Çocuklar Harika kitabının sonunda çocuklara yazdığı mektubunda şöyle diyor: ”Çocukların anlayamayacakları hiçbir sorun yoktur. Olsa olsa dinleyenlerin yaşlarına göre konunun anlatış biçimi değişebilir.” Ne düşünüyorsunuz?
En çok aldığım yorumlardan biri: ”İyi de, çocuklar bunu anlamaz ki!”

Siz ne diyorsunuz bu yorumlara?
”Bu, tamamen yetişkinin ifadesi ile ilgili bir şey… Çocuklar anlamıyorsa bu siz anlatamadığınız içindir.”

Ben bu kitapları tamamen kendim için yazmaya başladım aslında. Editör ve yayıncı arama fikri ortaya çıktığında, elimde iki metin vardı: İş ve Para; Savaş ve Barış. Konuştuğum yayıncıların çoğu, çocuklar için felsefenin çok zor ve hatta ‘elitist’ bir konu olduğunu söyleyip projeyi geri çevirdi. İşte, bence bu reddediş, tam da çocuğun kim ve ne olduğunu anlayamamaktan kaynaklanan tipik bir sonuç.

Ben bunu çocuk olmaya yönelik bir hakaret olarak adlandırıyorum biraz da…
Evet. Çocuğa hukuki bir statü tanınıyor, psikolojik bir tanım yapılıyor ama entelektüel bir kimlik verilmiyor.

Oysa herkes çocukluğunda Çıtır Çıtır Felsefe okusaydı dünya daha iyi bir yer olurdu diye düşünüyorum ben… Keşke bu kitaplar okullarda zorunlu okutulsa mesela…
Bu gerçekten ciddi bir konu… Her ne kadar bu kitapların okullarda okutulması daha çok okura ulaşmamı ve ve daha çok nüshanın satılmasını sağlasa da, bazen bunun iyi bir fikir olup olmadığını soruyorum kendime…

O da neden?
Kitapçılarda, kütüphanelerde, bilgi-belge merkezlerinde çocuklarla bir araya gelmeyi seviyorum. Ancak kitap bir ders programına dahil oldu mu, hemen ‘değerlendirme’ dediğimiz süreç devreye giriyor. Birden öğretmenler hedef koymaya başlıyorlar. Yargılamalar, çerçevelendirmeler oluşuyor. Benim amacımsa bundan çok farklı. Yani kitapların okullara girmesi sorun değil de, sistemin onu nasıl kullanacağı mesele…

O zaman bu temennimi şöyle düzeltiyorum ben: Öyle bir dünyada yaşasaydık ki, okullar öğrencileri belirli bir kalıba sokmadan bu kitapları okutabilselerdi… 
Tam dediğiniz gibi… Öğretmenler bu kitapları ders saatlerinin dışında bir tartışma saatinde işleseler… Hatta İstanbul Kitap Fuarı’ndaki son etkinlikte felsefe öğretmenleriyle tam da bunu konuştuk: Kendinize sınıfın dışında bir alan bulun -bu kütüphane olur, bahçe olur, fark etmez, yeter ki sınıf atmosferinden uzaklaşın- öğrencilerinizle çember oluşturup, herkes birbirini görecek şekilde oturun ve felsefe tartışın.

BrigitteLabbe8

Daha önceki okul tecrübelerimden birinde, Çıtır Çıtır Felsefe’lerin okulda okutulmasını istediğimi dile getirdiğimde, velilerden biri ”Ben çocuğumun felsefe okumasını istemem!” demişti. İnsanlar felsefeden neden korkarlar?
Aslında insanların asıl korktukları şey, ötekinin özgür olma olasılığı… Felsefenin yaptığı şey, kendi sorularını sormaktan yola çıkarak kendi kendini inşa etme süreci… Başkalarının cevaplarına maruz kalmadan kendi cevaplarını üretebilme olasılığı, beraberinde bu özgürlüğü getiriyor.

Bildiklerimiz ve Bilmediklerimiz, tam da bunu anlatıyor. 
Aynen öyle. Çocuk eğer kendi eleştirel aklını inşa etmeye başlarsa, çoğu ebeveyn/öğretmen için korku başlıyor; çünkü tam da o eleştirel aklı kontrol etmek istiyor yetişkinler… Çocuğun özgürleşmeye başlaması demek, yetişkinin o kontrolü kaybetmeye başlaması demek…

Kişisel maceranız umut verici nitelikte… Çıtır Çıtır Felsefe’leri 37 yaşında yazmaya başlamışsınız…
Anladığım kadarıyla, sizin deneyiminiz de benimkine benziyor. Programlanmış bir yaşamın içinde, programlanmış bir süreci takip ederken, bir karar alıp başka bir yöne gitmek…

”O programlanmış sürecin içinde kendine yer bulamamak” olarak tarif edilebilir aslında…
Biz’den ben’i oluşturma süreci aslında yaptığımız şey…

Nasıl yani?
Varoluşçu felsefe bunu şöyle açıklıyor: Bireyselliğin eridiği, birbirimize yapıştığımız, aynı kurallara sorgulamadan uyduğumuz, aynı mantalitede boğulduğumuz bir ‘Biz’in içine doğarız. Bu kolaydır. Zor olan, böyle bir ‘Biz’den ‘Ben’ çıkarmaktır.

Doğru; kolay olan her gün aynı şeyi yapmak aslında… ”Sudan çıkmış balık mı olacağım?” diye düşünerek o ‘Biz’in içinde sorgulamadan durmak…
Buradaki ‘Biz’ zaten o ‘Biz’liği reddetmekle değil, eleştirel bir sürecin sonunda o ‘biz’liği sahiplenmeye ya da sahiplenmemeye karar vererek ortaya çıkıyor.

Nasıl yapabiliriz bunu?
Şöyle anlatayım: Fransa’da düzenlediğimiz bir etkinliğin sonunda yanıma 12-13 yaşlarında bir çocuk geldi. Söylediklerimi uygun bulmadığını belirtirmişçesine, ”Bir şey söyleyeceğim, ben Katoliğim” dedi. Ben de ona şöyle dedim: ”Ben de sana bir soru soracağım ama sorunun yanıtını bana vermeni değil, beraberinde götürmeni istiyorum. Sen bir Katolik misin, yoksa Katolik bir ailenin çocuğu musun?”

Bu, hayatımız boyunca birçok konuda kendimize sorabileceğimiz bir soru aslında: ”Ben, kendime atfettiğim bir sıfat mıyım; yoksa o sıfatın içine mi doğdum?”

Bunu her konuda kendimize sorabiliriz, öyle değil mi?
Kesinlikle. Politik bağlılık. Dini inanç. Meslek. Anne olma biçimi. Kadın olma şekli. Hepsi için bunu sorabiliriz.

BrigitteLabbe3

Kitaplarınızın konu başlıklarını ne göre seçiyorsunuz?
Bu çok sık aldığım ve çok önemli bir soru… Bunların hiçbiri benim bulduğum konular ve başlıklar değil. Hepsi felsefenin içinde olan, daha önce filozofların -hangi çağda olursa olsun- sorup dert edindikleri konular ve başlıklar… Kısacası, ben şu ana kadar hiçbir konuya, ”Ben de şöyle bir konuya değineyim” diye girmedim.

Demek ki bizler felsefeyle ilgili çok az şey biliyoruz ki, hayatın içinden olan bu soruları sormanın felsefe yapmak olduğunun farkında bile değiliz. 
Felsefe hayatın ta kendisidir zaten, hayatın içindedir…

Oysa ben felsefeyi kendimden uzak, daha doğrusu felsefeyi kendime uzak buldum hep.
Bize inandırılmak istenen şey şu oldu hep: ”Felsefe, yalnızca elit bir zümrenin elinde tutabileceği bir malzemedir.” Oysa doğuşuna baktığımızda, Atina’nın sokaklarında doğdu felsefe; konuşmalarından hiçbir halt anlamadığımız insanların üniversite derslerinde değil.

Herkes Kant bilmek zorunda değil demiştiniz bir edebiyat seminerinde…
Felsefe, alıntılar yapmak değildir. Felsefenin işe yarayacağı nokta, hayatı daha yaşanılabilir kılması… Eğer daha iyi yaşamanızı sağlamıyorsa, felsefe işe yaramıyor demektir.

”O iş olmamış” diyebilir miyiz yani? 
Felsefeyi çocuklar için yazmamın sebebi tam da bu… Çocuklar, gittikleri bir akşam yemeğinde büyük laflar söyleyip şişinmek için felsefe yapmıyorlar… Felsefeyi, onlara bir cümle kurduğu, onlara keyif verdiği için okuyorlar. Çocukların dürüstlüğü ve felsefenin bir aradalığı…

Bu kitapları çocuklar için yazarken, yetişkinlerin de okuyacaklarını düşünüyor muydunuz?
Yolun en başında o fikirden kendimi sıyırdım ben; çünkü yetişkinlere ulaşmaya çalışsaydım inandırıcılığım azalırdı. Eğer yetişkin varlığının baskısını üzerimde hissetseydim, hemen referanslar vermeye, alıntılar yapmaya, hangi sözü hangi filozofun söylediğini belirtmeye başlardım. Ki zaten kitaplar çıktıktan sonra, özellikle üniversite profesörleri bana ”İyi de bu söylemlerin kökeni ne? Neden referans vermiyorsunuz?” dediler.

Siz ne yanıt verdiniz?
”Çocuğun ilgisini çeken şey neden referanslar olsun ki?” Elbette bu, o sözlerin önemsiz olduğu ya da kimin söylediğinin önemli olmadığı anlamına asla gelmiyor.

O başka bir konu, öyle mi?
Evet, o aslında felsefe tarihinin konusu. Felsefe tarihçisi kimin, neyi, neden, ne zaman söylediğine bakar. Oysa felsefe yapmakta ‘isimsizlik’ var.

Çocuklar neyi nasıl yapmaları gerektiğini öğütleyen kitapları sıkıcı bulmuyorlar mı sizce de?
Kesinlikle öyle. Fransa’da artık bu tür kitaplar yok, doğal seleksiyonla yok oldular.

Kitaplarınızın kaç yaşından itibaren okunmasını öneriyorsunuz?
8 yaştan itibaren ideal.

Bu kitapları çocuklar için yazmanıza rağmen çok severek okuyan yetişkinler de var, mesela ben! Ebeveynlerin bu ilgisi sizi şaşırttı mı?
Bu soruyu yanıtlamadan önce ben size bir şey sormak istiyorum: Siz bu kitapları neden okuyorsunuz?

Bizim zamanımızda çocuklara yönelik kitaplar çok azdı. Hele böylesi hiç yoktu. Şimdi etrafta bu kadar çok kitabı görünce, çocukken çok eksik kaldığımı düşünüyorum. İçimdeki çocuğu beslemeye çalışıyorum aslında… Yaşam ve Ölüm örneğin, hayata dair anlamlandırmaya çalıştığım zor kavramlara çok naif bir şekilde değiniyor. Çocuklar için yazılan birçok kitap amacını aşıyor, yetişkinler için de iyileştirici oluyor aslında…
”Bu kitaplar neden yetişkinlerin de hoşuna gidiyor” sorusunun yanıtını kendi örneğiniz üzerinden vermiş oldunuz böylece… Çünkü bu kitaplar, eğer yaşatmayı bilmişsek, içimizdeki filozof çocuğa dokunur. Demek ki siz de içinizdeki o filozof çocuğu yaşatmayı bilmişsiniz ve onunla teması hiç koparmamışsınız.

BrigitteLabbe4

Gerçekten de bu kitaplar çok güzel bir şekilde anlatıyor temel kavramları… Mesela zaman üzerine, yetişkinlere yazılmış bir felsefe kitabı okumazdım belki, ya da okuyamayacağım düşünürdüm. Ama Zaman Çok ve Zaman Yok öyle basit anlatıyor ki, yetişkinler için yazılmış bir felsefe kitabından benzer tadı alamazdım, en azından alamayabilirdim diye düşünüyorum.
İnanın ben de sizinle aynı şeyi hissediyorum. Mesela benim aldığım felsefe dersleri tamamen sözlü aktarım üzerine kurulu… Orada bir kitap okuması yapmıyorum. Danışman hocam bana sözlü olarak anlatıyor: Bu konuda bu, bunu dedi. Bu, bu açıdan yaklaştı. Bu, şunu düşündü, bunu tartıştı… gibi… Ondan sonra ben yazma sürecine geçiyorum, ve o konu üzerindeki felsefe okumalarını, kitaptan sonra yapıyorum.

Neden?
Çünkü eğer felsefe okumalarını önceden yaparsam, hocamdan aldığım aktarımların üzerine bindireceği onca bilgiyle bu otantiklikte kalmam çok zor olur.

Dolayısıyla aslında siz, hocanızın sözlü bir aktarımını, yazılı bir aktarıma dönüştürmüş oluyorsunuz. 
Aynen öyle… Ve bu sayede metinlerin basitliğini koruyabiliyorum. Hocam Michel, bu kitaplar için ‘yetişkinler korkmasın diye çocuk kitabı kılığında yazılmış felsefe kitabı’ diyor.

IMG_2220

Daha iyi bir tanımlama yapılamazdı bence; tamamen katılıyorum! Peki, okurlarımdan biri, kitaplarınızdan birindeki bir hikâyeyle ilgili yaşadığı bir sıkıntıyı size iletmemi söyledi.
Nedir?

Büyükler ve Küçükler‘de sanırım… Bir sahne var, kötü niyetli bir yetişkin küçük bir çocuğu arabaya bindiriyor ve onu taciz etmek üzere, ”Sana pipimi göstereyim mi?” diye soruyor. Okurum öğretmendi, ve 9 yaşındaki çocuklara kitabın bu kısmını okumak istemediğini, korkutucu bulacaklarını düşündüğünü söyledi.
Neden? Türklerde pipi yok muymuş?

[Kahkahalar]

Nasıl yorumluyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemeliyim: Büyükler ve Küçükler’deki o kısmı yazmak benim için de çok zordu… Ben de kendi kendime sordum, bu kısımdan bahsetmeli miyim diye… Ve çocuklara yapılan cinsel istismarın yaygınlığını ve bunun aile içinde yapıldığını düşününce, bu örneği atlamamın mümkün olmadığına karar verdim.

Öyle bir lüksümüz yok mu yani?
Yok… Üstelik, bu kitap ve bu konu özelinde, daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: Pedofiliyi önleme konusunda bizlerden çok daha ileride olan Kanadalılara danıştım. Bu konuda onlarla çok yazışmalarım oldu.

Daha önce sorduğum ”Kitap bir çırpıda okunuyor ama yazması öyle mi?” sorusunun sağlaması oldu bu da… 
İşte o yüzden bu konuda profesörlerle çalışıyorum ben. Yaptığım şey bir fikirler kataloğu, bir davranış kitabı olmasın; gerçekten bu konu üzerine felsefi bir düşünme olsun diye süreyi bu kadar uzun tutmak gerekiyor.

Kitaplarınızın nasıl okunmasını hayal ediyorsunuz? Çocuklar tek başlarına mı okusunlar? Anne-babaları mı onlara okusunlar? Ne var hayalinizde? 
Yazarken iki saplantım var: Birincisi, yazacağım metnin kelime dağarcığını oluştururken çocukların çarpıp geri sekeceği kelimeler seçmemek… İkincisi de ”Bu cümle çocuğun ilgisini çekecek mi? Acaba şu cümleden sonra kitabı kapatır mı? Yoksa okumaya devam edecek mi?” endişesi.

Okuma ânıyla ilgili bir hayal kurmadınız yani?
Aslında sizin yaşadığınızla çok benzer bir süreç benimki de… Sohbetimizin başında size sorduğumda, kendi içinizde bir keşif yapmak için blog yazmaya başladığınızı söylemiştiniz. Ben de o deneyimi yaşıyorum. Sanırım ben de, bir zamanlar olduğum ‘O Çocuk’u düşünerek yazıyorum. Çünkü o çocuk dogmalar, tartışmasızlıklar tarafından susturulmuş, bastırılmış bir çocuktu.

BrigitteLabbe6

Öncelikle kendi çocuklarım adına, sonrasında hayatında fark yarattığınız tüm çocuklar adına size çok teşekkür ederim. Çok zor bir dünyada, zor bir gündemle yaşıyoruz [bu söyleşiyi yaptığımız sırada istismar kanunu mecliste idi] ve bazen umutlu kalmak çok zor oluyor. Ancak ne mutlu bize ki, bundan yıllar sonra bizler unutulup gittiğimizde Çıtır Çıtır Felsefe hep hatırlanıyor olacak ve biz onların yaratıcısı ile aynı çağda yaşadık diyeceğiz. 
Çok teşekkür ederim, çok duygulandım. Umarım Brigitte Labbé isminden de çok Çıtır Çıtır Felsefe‘ler yaşar, çünkü fikrin anonimliği bence isimden daha önemli… Bir de ‘umuttan’ bahsettiniz az önce; o konuda bir şey söylemek istiyorum.

Buyrun?
Umut kelimesine takılmayı çok sevmiyorum. Çünkü umut devamlı geleceğe odaklanmayı gerektirir ve seni ‘şimdi’den koparır. Siyasiler hep şu mesajı yerleştirmeye çalışırlar bizlerin aklına: ”Bu dünyada yaşanan sorunlar öyle büyük ve çözümler biz sıradan vatandaşların erişiminin öyle dışında ki, bunu ancak bizler çözebiliriz.” Ve bu yüzden, çocuklarımıza vermemiz gereken en önemli mesaj şu: Bizi aşan büyüklükte bir sorun yoktur, çünkü dünyada sorunların çözümü ve dönüşümler hep mikro ölçekteki eylemlerle gelir.

Ne anlatmalıyız peki çocuklarımıza?
Çocuğun şunu anlaması gerekir: Fransa’da ‘vatandaş’ kelimesi bir ülkenin vatandaşı olmak kadar, ‘hakları olan bireyler’ anlamında da kullanılır. Dolayısıyla çocuk sadece bir ülkenin vatandaşı değildir. Aynı zamanda bulunduğu okulun, sınıfın, yemek yediği kantinin, koştuğu bahçenin de vatandaşıdır ve oradaki olaylar ve değişimler üzerinde bir ağırlığı vardır. Bunu anlaması gerekir. Biraz uzatacağım ama bir örnekle açıklamak istiyorum.

Buyrun, lütfen…
Son zamanlarda, 12 yaşındaki kızım okuldan eve geldiğinde canhıraş bir şekilde içeri giriyor, çantasını bir yana, eşyalarını diğer bir yana atıyor, koşarak tuvalete gidiyordu. Çişini yapmak için… Bir gün, çişini neden okulda yapmadığını sorduğumda ”Çünkü okuldaki tuvaletler leş gibi, girmek istemiyorum” dedi. Ben de ona verdiği yanıtın hiçbir halta yaramadığını, tuvaletlerin temizlenmesi için eyleme geçmesi gerektiğini söyledim.

Bana ”Okula gel, müdürle konuş” dedi. ”Hayır,” dedim, ”Bunu benim çözmemi istiyorsan, altına işeyebilirsin! Bunu yapan sen olmalısın.”

Çocuklar artık kendilerine söylenenlerden sıkıldılar. Eyleme geçmeleri gerekiyor.

BrigitteLabbe1

Çok güzel. Çok teşekkür ederim bu örnek ve tüm bu söyleşi için… Eşsiz bir tecrübeydi gerçekten…
Ben de çok keyif aldım, ve samimiyetle şunu söylemek isterim: Eğer ben de İstanbul’da yaşasaydım, sizinle mutlaka bir şeyler yaratıyor olurduk.

Ah ne güzel olurdu! Ve neden olmasın? Belki de sınırları aşarız bir gün…

***

diyerek bitirdik söyleşimizi… Ve bir sonraki gelişinde Moda’da buluşmak üzere sözleştik.

BrigitteLabbe7

Bizi bir araya getiren Günışığı Kitaplığı ve sevgili Dilara Korzay’a, bu eşsiz deneyim için sevgili Brigitte Labbé’ye, çevirisiyle birlikteliğimizi çok daha anlamlı kılan sevgili Mehmet Erkurt’a, ve fotoğraflarıyla bu güzel günü yakalayan Ferhan Saral‘a çok teşekkür ederim. Ve bir teşekkür de bu yazıyı sonuna kadar okuyan sizlere… Aldığım keyfin onda birini aktarabildiysem eğer, ne mutlu bana…

13 yorum

  1. oH…Güne başlamak için harika bir yazı 🙂 Sağol Elif.

  2. Harika bir söyleşi.. Çıtır Çıtır Felsefe kitaplarını ilk sizden duymuştum. 6’ına girmek üzere olan oğlum için 7 tanesini aldım bir çırpıda. Aslında kendim için aldığımı itiraf etmemişim kendime 🙂

  3. Elif çok keyifli bir söyleşi olmuş sindire sindire okudum. 11 kitabı kütüphanemizde mevcut oğlumda bende büyük hayranıyız 😉

  4. okurken kızım bir an evvel 8 yaşına girsin de bu güzel kitaplarla tanışsın istedim 🙂

  5. Çıtır Çıtır Felsefe kitaplarını hep duyuyorum ama okuma şansım olmadı, bu söyleşiden sonra serinin edinebildiğim her kitabını edineceğim ve olmayan bir çocuğum için ya da etrafımdaki küçükler için değil, kendim için, felsefenin hayatın ne kadar içinde olduğunu kendime göstermek için 🙂

  6. çok güzel bir yazı olmuş…elinize sağlık:)
    ben de seriyi en kısa sürede tamamlayacağım:)

  7. Bu kitaplara karşı hissiyatımı tek kelimeyle özetleyecek olursam “hastasıyım”:))

  8. Sizden cok sey öğrendim Elif Hanım, röportaj harika. İçimden çok içten bir tesekkur sunmak geçti. Sevgiler

  9. Çok teşekkür ederim sevgili Elif, bu harika röportaj için! Yaklaşık 4-5 yıl önce okuduğum, tam da şu sıralar yeniden okumayı düşündüğüm ve yazım sürecini hep merak ettiğim bir seriydi.

  10. Çok derin ve içten bir röportaj olmuş. Tebrik ederim Elif. Kitapları hemen tamamlayacağım ve bebelerden önce ben okuyacağım. 🙂 Teşekkürler.

  11. Sevgili Elif,
    Çok anlamlı ve katma değeri yüksek bir röportaj olmuş. Bizlere ulaştırabildiğin için teşekkürler. İyiki varsın, iyiki buradasın.
    Görüşmek üzere.

  12. Bugun asagidaki yaziya denk geldim ve linki paylasmak istedim. Felsefenin aslinda ogrenmeye ne kadar katki verdigini gosteren calismaya link:

    http://www.dusunbil.com/cocuklara-felsefe-ogretmek-matematik-okuma-yazma-becerilerini-arttiriyor/