6 Yorum

Nasıl bir eğitim istiyoruz?

Yaz sonuna doğruydu, Fide Okulları’nda, ‘Nasıl bir eğitim istiyoruz?’ başlıklı bir sohbet düzenlenecekti. Benim de dinlemeyi heyecanla beklediğim isimler orada ‘eğitime dair’ konuşma yapacaklardı. 25 Ağustos muydu, neydi; o gün, yazın en büyük yağmuru yağdı, seller sular götürdü ortalığı, etkinlik ertelendi.

Geçenlerde not defterimi karıştırırken, orada yapmak için hazırladığım konuşma notlarımı buldum. (Hah, şimdi hatırladım: 7 kişi 7 dakikada eğitimi anlatacaktı.) Her ne kadar konuşmamın konusu belli olsa da, bu ‘7 dakika’ işi beni bayağı bir germişti. Kendi kendime oturup prova yaptım evin içinde kaç kere…

Şimdi notlarımı bulunca dedim ki ben neden bunu yazmıyorum ki? Etkinlik olacak olursa, yine anlatırım. Aha da yazdım. Biraz uzun oldu, hatta konunun dışına da çıktım ama neyse ki burada süre kısıtlaması yok!

IMG_0797

Ailemin ‘müzik kulağı’ olan kızıydım ben… Benim müzik yeteneğim vardı; kız kardeşimin de resim… Öyle dendiği için mi, yoksa gerçekten öyle olduğu için mi bilinmez; ben resimden uzak durdum hep (taa ki 35’imden sonra Blogcugiller’i çizmeye başlayana kadar). Babam benim müziğe eğilmemi çok istemişti -hatta bir dönem onunla ud dersi almıştım- ah nasıl sıkılırdım!

‘Türkiye’nin en iyi okullarından biri’nden mezun olduktan sonra üniversitede işletme tercihi yaptım. Çünkü o zamanlar ”işletme okursan, üzerine bir de işletme master’ı yaparsan yapamayacağın iş yok!”tu. Ben de o yola girdim. Master’dan sonra da durmadım, doktoraya giriştim. Ancak red aldığım nokta bana ”Hem ben zaten işletme okumak istememiştim ki!” dedirtti; ama artık çok geçti…

Aslında ‘insan odaklı’ bir şeyler yapmak istiyordum; o zamana kadar aldığım ‘işletme’ eğitimim ile ne yapabilirim diye düşünürken karşıma sivil toplum penceresi çıktı. Özellikle başkent Washington DC, adeta bir STK cennetiydi ve ben aldığım eğitim ile bir nevi ‘STK’da pazarlama’ denilebilecek ‘kaynak geliştirme’ alanında çalışabilecektim. Öyle yaptım.

[Baktım da bunlar notlarımda yoktu, arada kaynamış kafamdan; hadi hayırlısı…]

Efendime söyleyeyim, ben çok sevdiğim bir STK’da mutlu mesut çalışırken Deniz’e hamile kaldım, sonra biz şehir değiştirdik, evden çalışmaya başlamıştım ki çalıştığım kuruluş bir yeniden yapılanma geçirdi ve benim departmanım kapandı. Zaten bir noktada, bir süre çocuğuma bakmayı planlıyorken gelen bu değişikliğe çok da itiraz etmedim. Türkiye’ye taşındığımızda da direkt ‘Full time anne’ moduna geçtim.

[Bu noktada yazar, notlarını tamamen göz ardı etmiştir. ‘Eğitim’ diyorduk alooooo]

Efendime söyleyeyim ben iki buçuk sene ‘sadece anne’lik yaptıktan sonra bir gün oturup blog yazmaya başladım. Ve bir de baktım ki bir süre sonra ‘profesyonel blog yazarı’ olmuştum [bi dur bak şimdi eğitime bağlayacağım konuyu]

Ben yazı yazmayı sevmezdim. Daha doğrusu sevdiğimi bilmezdim. Çünkü benim için yazı yazmak ödev yapmak ya da ne bileyim, üniversite/master başvurularında ‘essay’ yazmaktan ibaretti ve o da çok ama çok sıkıcıydı. O güne kadar (yani hayatımın ilk 30+ yılında) kimse bana istediğim konuda istediğimi yazabileceğimi söylememişti ve ben de böyle bir özgürlüğüm olduğunu hiç düşünmemiştim.

Şimdi bu eğitimle alakalı değil de neyle alakalı, sorarım size?!

Notlarıma geri dönecek olursak… Babaannem 6 çocuk yetiştirmiş bir kadındı. Bu çocukların ilki de benim babamdı. Babaannemin, babamın eğitim hayatı boyunca yaşadığı en büyük sıkıntı, babamı okulun ilk günü okula, ilkokul önlüğünün altına bir şey giymeden giydirip göndermekti. Nerden bilsin kadın o kalçanın altına kadar gelen önlüğün altına şort ya da pantolon giydirmesi gerektiğini? Çocuğun poposunu örtüyor nasılsa diyerek sadece önlükle göndermiş babamı… Babamın o günden sonra nasıl olup da ilkokula devam ettiği bence araştırılması gereken bir konu; benim aklıma yalnız olmadığı ve başka tecrübesiz annelerin de çocuklarını aynı şekilde göndermiş olabilecekleri geliyor. Her neyse, bence dünyanın en mavra şeylerinden biri bu…

İşte babaannemin böyle dertleri vardı o zaman… Ben ise çok farklı başladım çocuğumun eğitimi olayına… Babaannemin zamanında olmayan bir ‘Devlet okulu mu, özel okul mu?’ sorusu ilk başka kurcaladı aklımı… Sonrasında ‘Büyüklerin küçüğü mü, küçüklerin büyüğü mü?‘ diye uykularımı kaçırırken ben, 4+4+4 yeniliği (!) ile bu sorunun yanıtını istemeden de olsa vermiş olduk. Çocuğum okula başlayınca tüm bunları bir kenara bırakıp çocuğumun, okuldan eve sağ salim dönmesinin asıl önemli konu olduğunu anladım. Çünkü okulda serbest duran demir parmaklıklar, okul saatlerinde okula giren kamyonlar falan vardı gündemimizde… Can güvenliğini de garantiye aldığımdan emin olduktan sonra büyük resmi görebilmeye başladım: Meğer ben o güne kadar buzdağının görünen ucuna bakıyormuşum.

”Nasıl bir eğitim istiyorum?” sorusunun yanıtına gelince: Bana, yazı yazma cesaretimi 35’imde keşfettirmeyen, ‘Ben çöp adam bile çizemem’ dedirtmeyen bir eğitim istiyorum. Kendim için öyle bir eğitim isterdim, gördüm ki çocuğum için de çok değişmiyor bu… Herkesi aynı kalıba sokmayan, sonucu değil, çabayı ödüllendiren bir eğitim istiyorum. Farklı olanı ötekileştirmeyi bırak, farkını korumasına yardımcı olan, herkesi aynı tornadan çıkarmayı yanlış bulan bir eğitim istiyorum.

Fark ettim ki, çocuğum eğitim hayatına başlarken hep yanlış soruları sormuşum ben… Küçük resimde takılı kalmışım, daha büyük bir resim olduğunu fark etmemişim bile…

[Şimdi yazacağım şey notlarımda yoktu ama olsun:]

Ken Robinson, ‘Creative Schools’ başlıklı kitabında ‘Çocuk için neyin önemli olduğunu dinlemeniz gerekiyor’ diyor:

Öğrenci için önemli olan konu neyse, [okul için de]en önemli konu da o [olmalı]. Hiçbir şey, bir başka şeyden daha önemli değil: futbol, müzik, matematik, İngilizce. Öğrencilere, futbolun önemli olmadığını, matemetiğin daha önemli olduğunu söylemeyeceğiz. Eğer futbol öğrenci için en önemli konuysa, o zaman öğrenciyi futbolun içinde tutmak için ne gerekliyse onu yapacağız.

İşte böyle bir eğitim istiyorum.

6 yorum

  1. Ayni şeyi düşünüp istiyorum ama bizim egitim sistemimiz buna musait degil malesef. Hala sınıfta ogretmen zili caldiktan sonra sinif baskani öğretmen sınıfa girene kadar tahtaya “konusanlar”i yaziyor ve öğretmen buna bakarak cocuklara ceza verebiliyorsa hic bir adim ilerleyememisiz demek ki. Turkiyedeki eğitim sistemi adina ben cok umutsuzum malesef. Cocuklarin ilgi alani ve yeteneklerini kesfetmeye değil mufredati yetistirmeye endeksli çünkü. Burada iş bize düşüyor. Biz kesfedecegiz cocugumuzun yeteneklerini ve biz elimizdeki imkanlar dahilinde yönlendirmeye çalışacağız. Ev okulun yasallasmasini bu noktada cok isterdim.

  2. İşte ben de çocuğum için bunu istiyorum.
    Sabah 9’dan akşam 6’ya kadar süren ilkokul hayatımda hava soğuk olduğunda öğlen arasında bile ders yapmamız, terlemek yasak olduğu için (evet bir ara ter kontrolü yapılıp terleyenler bir de dayak yiyordu, hasta olmayalım diye) keyfimizce koşup oynayamadığımız teneffüslere çıkmamız, hiç doğru düzgün spor dersi yapmamamız hatırladıkça inanılmaz gelen şeyler… Tek iyi şey ödev verilmemesiydi; çünkü okul zaten 9’dan 6’ya kadardı (İstanbul’da 2 adet bulunan etüdlü pansiyonlu devlet okullarından biri); çünkü başka seçeneğimiz yoktu, annem çalışıyordu…

  3. Elif Hanım,

    Bir de şu yazıyı okumanızı çok isterim.
    Eğitimin ülkemizde cümle içinde nasıl kullanıldığını gördüm okuyunca. Buradan da paylaşmak istedim.

    http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/12/basit-bir-ev-hanmnn-elli-iki-liralk-hak.html

  4. Kreşe giden bebem için küçük resme takılıp kalmışken daha neler neler düşünmem gerektiği konusunda ufkum açıldı. Fikrinize sağlık.

  5. Aynı şeyi arzuluyorum sonuna kadar, kendi aşık olduğu işi yapmasını sağlayacak bir eğitim sistemi…