1 Yorum

Canlar, patlıcanlar ve sıradan hayatlar…

Dün akşam üzeri oldukça karışık bir programım vardı. Öğleden sonra Deniz’i okuldan almaya gidecektim. Fide’de bir cinsel eğitim semineri vardı dün, ona katılmayı çok istiyordum. Ben seminerdeyken Doğan da Deniz’i antrenmana götürecek ve sonrasındaki veli toplantısına katılacaktı. Ben Maltepe’de toplantıdayken o da Kalamış’ta toplantıda olacak, annemler de bizim evde kalan, biri hasta iki çocuğa bakıyor olacaklardı.

Fide’ye gitmek üzere arabama bindim. Normalde arabamın kapılarını kilitlerim ben, ama unuttuğum da olur, hatta Doğan da söylenir bana hep ”Özellikle de şehir içinde kilitlemeyi unutma!” diye… Ferhan’la lafa dalmışız, unuttum. Moda İlkokulu’nun orada, trafikte beklerken arabamın kapısı açıldı birden. Bir baktım, bir adam, konuşmakta güçlük çekiyor, kayık gözlerle bakarken bana doğru hamle yapıyor. ”Ne yapıyorsun?” derken elindeki tiner torbasını fark ettim ve o anda hızla kapıyı kapatıp kilitledim. Saat 15:30 falandı, Moda meydanında oluyor bu… Hemen ileride bir polis arabası gördüm; yanına çektim dedim ”Böyle böyle… Tiner çekmiş, kendinde değil, arabamın kapısını açtı.” Çok ilgilenmedi polis, ”Tamam hanımefendi, ilgileniriz biz” dedi, ama kim, nerede diye sormadı. Biz ekledik yine de: ”Bakın orada, Pasifik Pastanesi’nin önünde duruyor hala…” Tamam hallederiz dediler… İçim rahatlamadı.

Seminer için okula geldim, erken geldiğimden biraz oyalandım, 18:00’de başladı seminer. 19:00 olmak üzereydi ki Doğan mesaj attı: ”Saat 18:20’den beri Kadıköy’deyim, Fenerbahçe’nin maçı varmış, trafik gıdım ilerlemiyor, 19:30’daki toplantıya yetişemeyeceğim, sen gider misin?” Önemli bir toplantıydı, seminerin ortasında çıktım, Maltepe’den taksiye bindim, 10 dakika geç olarak toplantıya yetiştim. Doğan benden yaklaşık bir saat sonra geldi; Moda-Kalamış arasındaki mesafeyi kat etmesi iki buçuk saate yakın sürmüştü. Bilmeyenler için: o yolu güzel havada bisikletle 25 dakikada gidiyoruz.

Neyse toplantı bitti, antrenman bitti, biz yine yollara düştük. Acaba Kalamış-Moda arasındaki 10 dakikalık yolu bu sefer kaç saatte gidecektik? Henüz maç bitmediğinden Fenerbahçe stadının etrafındaki yollar kapalıydı, üstelik -Beşiktaş’taki patlamadan sonra alınan bir önlem (!) olsa gerek- Bağdat Caddesi’nden Kadıköy istikametine bile giriş yoktu, doğrudan e-5’ten gitmek zorunda kalıyordunuz. Neyse, eve dönüşümüz de 1 saate yakın sürdü, Kadıköy Rıhtım’da yine trafik kilitlenince Doğan bizi arabadan indirdi, biz eve yürüyerek çıktık. O bizden yaklaşık yarım saat sonra gelebildi.

İstanbul’u bilmeyenler için yukarıda anlattıklarım sıkıcı ayrıntılar olabilir ama şunu demeye çalışıyorum: Fenerbahçe Stadı’ndaki sözde güvenlik önlemi sebebiyle yollar kapatılırken, Kadıköy gibi merkezi bir yerdeki trafik kilitlenerek kendi haline bırakılıyordu. Trafik saatler boyunca gıdım ilerlemezken ortada ne bir trafik polisi, ne bir asayiş polisi, hiçbir güvenlik önlemi yoktu. İnsan gerçekten merak ediyor: Fenerbahçe Stadı’ndakilerinki can da az ileride Kadıköy sokaklarındakilerinki patlıcan mı? Oradaki kalabalığı korurken, saatler boyunca arabalarında milim hareket edemeyen kalabalığı neden kimse korumuyor? O kalabalıkta bir şey olacağına ihtimal verilmiyor mu, yoksa ‘Allah’a emanet’ miyiz?

Fenerbahçe’nin maçı olduğu her gün, sokaklar kapatılıyor Kadıköy’de… Ve yine bilmeyenler için: Kadıköy, kendi halinde bir yer değil, Anadolu yakasının en büyük transfer noktalarından biri… Bu yol kapatmaları, Kadıköy-Bostancı sahil hattındaki insanların ulaşımını kilitlerken, onların yönlendiği alternatif yollar yüzünden Anadolu Yakası’nın neredeyse tamamı etkileniyor. Ama güvenlik, değil mi? Oldu, görürsem söylerim.

Benzer bir güvenlik önlemi yüzünden Cumartesi günü Taksim’den Beşiktaş’a bir saatten fazla sürede indim. Yollar kapatılıyor, ancak alternatif sunulmuyor, ve kapalı yollar yüzünden sıkışan trafik kendi haline bırakılıyor. Oradaki insanların bozulan sinirlerini artık geçtim, o kalabalığa biri girip kendini patlatsa kaç kişi ölecek, bunların hesabındayım artık.

Dün bir yandan oradan oraya koşturur, yetişmeye çalışır, bir yandan da Rus büyükelçisine düzenlenen suikastın gelişmelerini an be an takip ederken, bu şehirde ve hatta bu ülkede yaşıyor olmanın ne kadar boğucu olduğunu fark ettim. Çocuğunun toplantısına giderken, Kadıköy’ün ortasında gündüz vakti tinercinin saldırısından kurtulmak, dikkatle dinlediğin seminerin ortasından çıkıp başka bir yere yetişmek, bu sırada alternatif yollar aramak zorunda kalmak, maç yüzünden bir yerlerde sözde güvenlik önlemleri alınırken birkaç kilometre ötesindeki kalabalığın tamamen kendi haline bırakılması, ve tam bu sırada yabancı bir devlet adamının filmlere konu olacak şekilde öldürülmüş olması… Tüm bunlar kendimi bir bilgisayar oyununda hissettirdi. Birileri oyunu yönetiyor, ben de kontrolsüz bir şekilde oradan oraya yetişmeye, puan toplamaya, bu sırada ölmemeye çalışıyorum.

Dün, Kadıköy rıhtımında kilitli trafiğin içindeki arabada beklerken ve henüz eve varmamıza en az bir saat varken, Deniz’in fikriydi yürümek… Bir yandan onu aceleyle eve götürmek isterken, bir yandan da kocamı trafikte, arabada yalnız bırakmak endişelendirdi beni… Ya bir şey olsaydı? Endişelerimi yutup, Deniz’i elinden tutup yürümeye başladım. Normalde yatakta ve hatta uykuda olması gereken saatte, evine varamadığı için Kadıköy sokaklarında yürüyorduk oğlumla… Tam o sırada belediyenin koyduğu yılbaşı ışıklarını gördük. İnsanlar fotoğraf çektiriyorlardı içinde… ”Gel” dedim Deniz’e, ”biz de çekelim!” 

Girdik ışıkların içine… Poz verdik kameraya… Ve çektim. Sanki normal bir ülkede sıradan bir hayat yaşıyormuşuz gibi, sanki aklım Kadıköy meydanındaki kalabalık trafikte bıraktığım sevgilimde değilmiş gibi, sanki çocuklarımın geleceğinden endişe duymuyormuşum gibi çektim…

IMG_2775

Oğlum bu resme seneler sonra bakınca muhtemelen ”Fenerbahçe’nin maçı yüzünden eve yürüyerek gitmek zorunda kaldığımız o gece”yi hatırlayacak… Bense korku, umutsuzluk, gelecek endişesi ve belirsizlik sığdırdım bu fotoğrafa… Bu hislerim o anda kalsın, ona da razıyım…

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

Bir yorum

  1. Daha güzelini hayal edelim..hatta hep güzelini hayal edelim..çünkü faşizm altında “daha kötüsünü hayal edip hayal gerçekleştiğinde de kanıksamak” çok çok tehlikeli!