2 Yorum

Doğumda güçlü olmak…

Geçtiğimiz aylarda tamamladığım İçsel Doğum Doula Eğitimi, gerek nakit ama daha da çok vakit anlamında ciddi bir yatırım gerektiren bir eğitimdi. Elbette ilk amacım sertifika almak ve doula’lık hizmeti vermekti ancak bunları yapmak vakit alacak gibi görünüyor, çünkü şu andaki hayat tempom, gerekli ödevleri kısa sürede yapmama izin vermiyor. Ve zaten görüyorum ki, bu sürecin, doula hizmeti vermekten çok daha büyük katkıları oldu bana, kişisel gelişim anlamında…

Toplamda bir seneye yayılan bu eğitim, sadece doğuma değil, kadınlığa, doktorlara, sağlık sistemine ve aslında genel olarak hayata karşı olan bakışımı da etkiledi… Bu yazıda, bende en çok iz bırakan şeyleri, gebelere fikir vermesi umuduyla paylaşmak istiyorum. Uzun olacak, ancak konuya ilgi duyanların severek okuyacağını umuyorum.

Doula’nın işi beklemektir.

Çünkü başka hiç kimse beklemiyor.

Hamileliğin son haftalarında herkes gebeye hala doğurup doğurmadığını soruyor. Sağlıklı ilerleyen bir gebelik 42. -hatta bazen 43.- haftaya kadar sürebilecekken, henüz 40. hafta dolmadan doğum başlatılmak istenebiliyor. Hastaneye gidildiğinde doğumu akışını bırakmak yerine, hızlandırmak için, gerekli olmayan müdahaleler yapılabiliyor. Doula’nın görevi bunları durdurmak ya da karşı çıkmak değil; tüm bunlar olurken gebenin yanında sükunetle yer almak… Doula arayışına girecekseniz bunu bilerek girin…

Nasıl nefes alıp verdiğin değil, nefesinin farkında olman önemli.

Nefes farkındalığı, nefes egzersizleri, doğru nefes alıp verme… Özellikle bu “bir şeyi doğru yapma” kısmı fazladan bir yük oluşturabiliyor gebenin üzerinde… Doğum sırasında “Acaba şimdi doğru mu nefes alıyorum? Ya yanlış yapıyorsam?” diye düşünmemeli gebe kişisi…

Şimdi, şu anda, dururken, otururken, yürürken, koşarken, uyurken nefes alabiliyorsan, doğumda da alabilirsin

Önemli olan nefesinin farkında olmak… Özellikle de yoğun anlarda nefesine odaklanabilmek çok rahatlatıcı…

Gebe mağdur değildir 

Bebeğin ismi, odası, alışverişi gibi konularda anne adayı karar vericiyken, doktor randevuları, testler, doğum sırasında verilmesi gereken kararlarda daha pasif bir rol alabiliyor.

Anneler doğum savaşçısı aynı zamanda… Savaşçı, her şeyi kontrol edemeyeceğinin farkındadır ve bunu kabul eder.

Doğum, bir labirent gibi…

Bu labirenti Nepal’de ebeler doğumu takip etmek için kullanırlarmış. Bir çeşit ağrıyla baş etme yöntemi olarak kullanılıyor; şöyle: Beynimiz normalde BETA dalgalarını kullanırmış. Labirentler bunları değiştirir, ALFA dalgalarını devreye sokarmış. Bu, bir hipnoz etkisi yaratır ve kendimizi daha rahatlamış hissedermişiz.

FullSizeRender (6)

Eğitim boyunca labirent üzerinden çokça egzersiz yaptık. Gerçekten de parmağınla labirente “girip gezmek” iyi hissettiriyor insanı… Bunun ötesinde iki anlamı daha var labirentin:

(1) Doğum, bir labirent gibi… Yani inişli çıkışlı bir süreç… Bir girişi var, aynı girişten bir de çıkışı var. Ama girdiğin zaman, düz bir çizgide yükselmiyor her şey… Bir hızlanıp bir yavaşlayabiliyor mesela… Bir yakınlaşıp bir uzaklaşabiliyor sonu… Ancak mutlaka ve mutlaka çıkıyorsun. Bunu bilmek rahatlatabiliyor gebeyi…

(2) Lohusalık da öyle… Onun da girişi ve çıkışı bir, ve bu süreç, anneden anneye değişmekle birlikte, öyle 40 gün gibi kısa bir sürede bitmiyor aslında… Nasıl ki gebelik 9 ay sürüyor, lohusalık dediğimiz süreç de o kadar sürebiliyor. Kendine zaman tanımalı yeni anne…

Özetle, hamileliğin de, doğumun da, lohusalığın da bir başı ve sonu var. Dümdüz bir çizgi üzerinde ilerlemese de süreç, bir başlangıcı ve bitişi var. Yani “Tünelin ucunda ışık var.”

Kendine şefkat göster

Annelik de, babalık da doğal olduğu kadar öğrenilen roller… Bu süreçte ebeveynler birbirilerine karşı, ama en çok da kendilerine karşı şefkatli olmalı… Neticede sen de anne ya da baba olarak bebeğinle birlikte doğuyorsun.

Kendini güvende hisset

Doğumu, hormonlar yönetiyor. Doğumun ilerlemesi için gerekli olan oksitosin sağlanması için annenin kendini güvende hissetmesi gerekiyor. Bunu hastane ortamında yapamayacaksın diye bir şey yok. Işıklar rahatsız mı ediyor? Hemşirelerin girip çıkması dikkatini mi dağıtıyor? Onları sadece bir ışık, sadece bir ses olarak görmeye çalış. Işığın amacı aydınlatmak, hemşirelerin amacı işlerini yapmak… Işık yanıyor, hemşire giriyor diye doğuramayacak değilsin. Bakan ama görmeyen, duyan ama dinlemeyen, dokunan ama hissetmeyen bir modda olmak yardımcı oluyor.

Değişmeyecek olan şeyleri değiştirmeye çalışma 

Bunu yapmaya çalışmak çok fazla enerji tüketiyor.

Dünya Sağlık Örgütü, doğum sırasında annenin istediği zaman, istediği kadar yiyip içebilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak uygulamada bu böyle olmayabiliyor. Anneler, özellikle de damar yolu açılıp suni sancı ve/veya epidural aldıktan sonra bir şeyler yemek ya da su içmek konusunda engellenebiliyorlar.

Gerek yeme içme konusu olsun, gerekse doğum sırasındaki müdahaleler olsun, doktorunla mutlaka ama mutlaka önceden konuşmalısın. Bu konular senin için vazgeçilemeyecek derecede önemliyse, belki başka bir doktora yönelmek isteyeceksin. Ya da doktorun ne derse desin onunla devam etmek istiyorsan, o zaman kendini son dakika sürprizlerinden korumak için mümkün olduğunca hazırlıklı olmalısın. Ki bu bile, doğumda hiç sürpriz olmayacağı anlamına gelmiyor.

Evrak işleri acil değil

5-6 santimlik açıklıktan sonra genellikle kadınlar “doğum diyarı”na geçiyorlar. Bu noktadan sonra yapılacak en iyi şey, anne istemedikçe onunla konuşmamak, ona sorular sormamak… Doğum destekçisi, anneye “Su ister misin?” diye sorup anneyi cevap vermek durumunda bırakmak yerine suyu uzatıp “Su burada” diyebilir mesela… Anne uzanıp alacaktır isterse…

Ne var ki hastane personeli bu konuda yeterince hassas olmayabiliyor. Özellikle doldurulması gereken evraklar konusu, tam da annenin hiçbir şey yanıtlamak istemediği zamanda gündeme gelebiliyor. Kendi tecrübemden hatırlıyorum, 10 santim açıklıkla “Baba adı?” sorusu, yanıtlamak istediğim en son soruydu… Tecrübeli olduğumuzdan eşim devreye girip bunları daha sonra yanıtlamak istediğimizi söylemişti.

Bu noktada birkaç seçenek var: (1) Hangi hastanede doğum yapacağın belliyse, hastaneye gidip (ki zaten mümkünse önceden görün) evrakları önceden doldurmak.  (2) Bu tür soruları yanıtlayacak birini atamak (genelde baba oluyor) ve (3) Bu soruları yanıtlamayı daha sonraya bırakmak. Evet, sigorta vs. işler yüzünden evrak doldurulması gerekiyor ancak eğri oturup doğru konuşalım, hiçbir bürokratik soru, doğum sonrasını bekleyemeyecek kadar acil değil.

Baba doğuma girmek zorunda değil

Bu konuya bakışım, bu eğitimden sonra çok değişti. Önceden babaların mutlaka doğumda olmaları gerektiğini düşünürdüm: “Nasıl yani?? Ne demek baba doğuma girmeyecek??” Ama önceden, doğumun bir aksilik olmaması halinde vajinal yollardan gerçekleşmesi gerektiğini de düşünürdüm. Dedim ya, fikrim çok değişti.

Bu, doğumdan önce karşılıklı konuşulması gereken bir konu… Baba doğum sırasında orada olmakla iyi hissetmeyecekse, ya da babanın orada olması anneye iyi gelmeyecekse, baba girmesin doğuma… Belki de anne, o sırada etrafında sadece kadınların olmasını isteyecek… Belki de baba, böylelikle dışarıda güç toplayıp anneye daha kolay destek olabilecek. Bu, babanın bebeğiyle bağ kuramayacağı anlamına tabii ki gelmiyor. Baba bebeğini hayat boyu sevecek.

Sezaryen olması halinde… 

Sezaryen, eğer annenin istemediği bir doğum şekliyse, o ana kadar zihninden uzak tutmuşsa, zorlayıcı geçebiliyor. Elbette loş ışıkların, kısık seslerin olduğu bir sezaryen anneyi ve bebeği daha iyi hissettirebilir. Ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda, acil sezaryen bile gerekse, süreci daha kolay bir şekilde atlatabilmek için yapılabilecek bazı şeyler var:

  • Anne sağlaksa, serum sol tarafına bağlanabilir. Böylelikle bebek çıktıktan sonra annenin eli çözülerek bebeği kucaklamasına yardımcı olunabilir.
  • Baba doğuma giriyorsa, bebek temizlenirken anneye bebeği anlatabilir: “Burnu sana, elleri bana benziyor. Çok şeker!'”
  • Bebeği annenin kucağına koyarken, yüzünü görebilecek şekilde koymaya dikkat edebilir.
  • Bebek, bebek bakım odasına giderken baba bebekle gidebilir ya da anneyle kalabilir. Bu konuyu önceden konuşmaları gerekir.
  • Anne hazır olana kadar bebekle baba ten tene temas yapabilir. Ya da büyükanneler…

Sezaryenle ilgili bu ve diğer dileklerini doktorundan talep edebilirsin. Et de… Ancak karşılanmama ihtimali yüksek… Karşılanmaması halinde yıkılma… Bazı şeyler, talep edildikçe değişecek.

Ten tene temas 

Doğum söz konusu olduğunda “Olmazsa olmaz” denilebilecek tek şey, annenin ve bebeğin sağlığı… Geri kalan tüm ayrıntılar, o anın kalitesini arttırmaya yarıyor. Doğumdan hemen sonra anne ve bebeğin arasında gerçekleşen ten tene temas, bağ kurmak adına yardımcı… Ancak bunun gerçekleşmemesi, dünyanın sonu değil. Herhangi bir sebepten dolayı annenin bebeğiyle ten tene temas yapamadığı bir durumda baba ya da büyükanneler veyahut bir başka aile ferdi devreye girebilir. Böyle düşünmek gebeye çok iyi gelebilir. Beni çok rahatlatmıştı bu fikir…

Her şey planladığın gibi olmayabilir

Ve bu, dünyanın sonu değil.

İnsan olarak, davranışlarımızın sonuçlarını kontrol etmek istiyoruz. Bu yüzden, eğer her şeyi doğru yaparsak her şeyin istediğimiz gibi olacağına inanıyoruz. Oysa bazen, tüm “doğruları” yapmamıza rağmen doğum istediğimiz gibi ilerlemeyebilir. Bu, kimsenin suçu da olmayabilir. Amaç mutlaka belli bir şekilde doğurmak değil, doğum yaparken kendini iyi hissetmek olmalı…

Doğuma hazırlanırken fazlasıyla baskı altında hissediyoruz kendimizi. Dış faktörlerin bizi yeterince yorduğu yetmezmiş gibi, belki de en çok baskıyı kendimiz kuruyoruz üzerimizde… Evet, “ideal”in ne olduğunu biliyor ve istiyor olabiliriz ve evet, içinde bulunduğumuz şartlar altında bu “ideal”i yakalamamız mümkün olmayabilir. Ancak bu, bizi daha kötü bir anne yapmayacağı gibi, bebeğimizi travmatize edecek diye bir şey yok…

Doğumda güçlü olmak, her şeyin istediğin gibi olması için direnmekten ziyade, her şeyi kontrol edemeyeceğini kabullenmek ve bu teslimiyeti kucaklamak demek aslında…

 

 

Prima

Bu yazı Prima’nın desteğiyle yayınlanmıştır. Prima’yla İlk Yılım konulu yazıların tamamını buradan, Prima’yla Beş Yıldızlı Söyleşiler’i buradan okuyabilirsiniz. Prima’yı Facebook ve YouTube‘dan takip edebilir, Prima’nın beş yıldızlı korumasıyla ilgili buradan bilgi alabilirsiniz.

2 yorum

  1. Elifcigim cok guzel bir yazi olmus her zamanki gibi :). Sarap gibi yillandikca olgunlasan guzellesen bir pozitif dogum aktivistisin demek istedim sana 🙂
    Pozitif dogum hikayelerine bu yazi zit degil aslinda paralel. Demistin ya pozitif dogum hikayelerinde bir duraklama oldu diye, bence bu yazi pozitif dogum etiketini de hakeder! Bu yazi ayni zamanda doulalik muessesesinin sadece dogal dogum ya da vajinal dogum icin olmadigini da cok guzel gosteriyor, doulanin isi herhangi bir dogum sekli olsun diye ugrasmak degil, gebeyle beklemek, gebeye ve hatta babaya destek olmak (doguma girse de girmese de), gebe labirentin hangi evresinde olursa olsun.

  2. Bu yaziya gelip gidip yorum yazasim geliyor Elif. Burada gittigimiz egitimlerde hep bunlari anlattilar iste. Sonucta demistim ki vajinal doguma hazirlanmanin bir parcasi sezeryani kabullenmek galiba. Ve kabullendim. Hem de gebelik gunlugumde de yazmistim, sezeryandan gercekten cok korkuyordum. Ama odaklanmam gereken seyin Denizin dogumu oldugunu kabullendim o 9 ayda. Sonucta kizima saglikli kavusmaktan daha onemli hicbir sey yoktu. DOgumun son anina kadar hep bu vardi aklimda. Kendini doguma birak Gulcin, Deniz nasil dogmak isterse oyle dogsun dedim. Iyi ki de oyle demisim.

    Ilk pozitif dogum hikayelerini burada okumustum ben. Sonunda kendi pozitif dogum hikayemi yazabildiyesem bunda bu blogun katkisi coktur. Sana ve yazan herkese cok tesekur ederim. Sayenizde dogum korkulacak degil, kavusulacak bir sey oldu benim icin. Bu arada harika bir doula olacaksin eminim, er ya da gec.