11 Yorum

Bodrum Bodrum

Bu yazıyı geçen haftaki Bodrum depreminden önce yazmaya başlamıştım. Aşağıda yazdıklarım o zaman birçok kişi için daha fazla anlam ifade edecekti. Nitekim 21 Temmuz sabaha karşı sallanınca Bodrum, herkesin önceliği değişti. Tatilde olup da tatilini yarıda kesenler oldu (hoş, şu an Bodrum İstanbul’dan daha güvenli bence… Birçok yer İstanbul’dan daha güvenli ya, ayrı mesele…)

6.3 şiddetindeki deprem ve ardından günlerce devam eden artçılar oradaki herkesin bayağı bir sinirini bozdu. Tek avuntu can kaybı olmaması (oldu mu yoksa? Farklı kaynaklar farklı şeyler söylüyorlar, artık doğru dürüst haber de alamıyoruz bu memlekette…)

Benim Bodrum’la ilişkim 80’lerin sonu, 90’ların başında başlamıştı. Teyzemler taşınmışlardı o zamanlar, onlara giderdik her yaz. O zamanlar onların yaşadığı Torba sessiz, sakin bir beldeydi, alışılageldik deyişle çakallar falan gelirdi akşamları. Sonra yanına yöresine tatil köyleri yaptılar, akşamları terasta oturulmaz olmuştu. Ama yine de çok severdim Bodrum’u.

Sonra biz gitmez olduk teyzemlere…

O sırada diğer teyzemler de Bodrum’a taşındılar, aradan çok uzun yıllar geçti (ben anne oldum) ve o teyzemlere gider olduk çocuklarla… Bodrum’da yakının var diye öyle kafana göre gidemiyorsun tabii, resmen otel gibi rezervasyon yaptırman gerekiyor, nitekim herkes atlayıp gitmek istiyor. Teyzemin oğlu geliyor Kanada’dan çocuklarıya, kızı geliyor ikizleriyle, arta kalan zamanda biz de sefasını sürdük bolca… Bir beş sene öncesine kadar giderdik, sonra Kaş’ı keşfettik ve yazları oraya akın ettik, önce çocuksuz, sonra çocuklu

Sonra annemler Bodrum’a taşındı geçtiğimiz baharda… Ve yaz tatilimizin dinamikleri yeniden ve bu kez ağırlıklı ve uzun süreli olarak Bodrum etrafında şekillenmeye başladı. Ve biz, Deniz’i sutopu takımıyla İtalya’ya yolladığımız bayram sabahında Bodrum’a doğru yola çıktık.

Bizden birkaç gün önce kızkardeşim de kızıyla gitmişti annemlere… Ev üç odalı olmasına rağmen oldukça müsait. Müsait derken, yatacak yer var. Konforlu mu? Şişme yatağı sabaha karşı tekrar şişirmek ne kadar konforluysa, o kadar… Ya da salondaki çekyatı her gün kapatıp açmak ne kadar eğlenceliyse işte… Ama yazlık hayatı böyle değil midir? Bana öyle dediler!

Bir yazlık klasiği olarak deniz dönüşü asılan havlu ve mayolar…

Bizim çocukluğumuz Silifke’deki BP Mocamp’ta, önce çadırda, sonra karavanda geçmişti. BP devre dışı olunca (nedendi hatırlamıyorum) Limonlu’da bir yazlık almıştık ve çok yadırgamıştım, hatırlıyorum. O zaman, bile, o yaşımda bile (10-11), karavandan beton apartmana girmek çok kötü hissettirmişti beni… Sonra Limonlu’nun az ilerisinde Altın Portakal’da bir yazlığımız olmuştu, orası güzeldi bayağı, en azından yazlık standartlarında… Ergenlik yıllarımın çoğu orada geçti.

Kısacası yazlık hayatına aşinayım ama fark ettim ki ben, yazlıktaki çocuk/genç kız yaşantısına aşinaymışım. Ne bileyim, bütün gün denizden çıkmamalar, akşam süslenip aşağı inmeler falan (ki 8’de iner, 10’da yukarı çıkardık, babam Nuh der peygamber demezdi o konuda!). Annem yazlıkta çok yorulurdu, oflar puflar bize kızardı falan ben de “Amma abartıyor” derdim, yaklaşık bir aylık şu Bodrum maceramız bana gösterdi ki az bile söylenmiş. Kısacası anne olunca anladım yine…

Toplamda 25 gün kaldık, 25 gün boyunca oradan paylaşım yaptıkça bolca soru aldım, bir nevi Bodrum Hakkında Sıkça Sorulan Sorular denilebilir buna… Sorular öyle de, vereceğim yanıtlar kimi ne kadar tatmin eder bilmiyorum çünkü nihayetinde hep aynı yerlere gidip geldik biz çünkü çocuklarla rahat edebildiğin bir mekan bulmuşken yeni bir maceraya atılmak istemiyor insan. En azından ben istemiyorum.

Annemlerin evi Yalıkavak’a yakın, yani Bodrum yarımadasının kuzeyinde… Bizim denize girmek için keşfettiğimiz yerler arasında Yalıkavak merkez, Küdür ve Gündoğan vardı, ki Gündoğan benim eski favorilerimdendir. Yalıkavak rüzgar alır, sadece o değil, güneş de denizden batar, yani güneş batana kadar gözünün içine girer orada. Gündoğan ise Yalıkavak’ın hemen arkasındaki sırta denk gelir, Yalıkavak rüzgarlıyken Gündoğan çoğunlukla daha sakindir, biz de tercihimizi genellikle oradan yaptık.

Teyzemler de Bodrum’da yaşıyorlar, onların (Yalıkavak’taki) nefis, derin denizli sahiline gittik bazen. Derin deniz benim de tercihimdir aslında, deniz kenarında doğup büyüyen insanların yüzkarası (ya da burnu büyük olanı?!) olarak kuma basmaktan biraz (!) çekinirim de ben, sanki altından bir şey çıkıp ayağımı kapıverecekmiş gibi gelir, neyse, bu başka bir yazının konusu… Ne diyorduk? Derin deniz… Evet işte, teyzemlerin sahili çok güzel ama Derya’yla ondan bir yaş büyük kuzenini sokabilene aşkolsun, duyan çocuklara işkence yapıyoruz sanır (ki nitekim bununla ilgili Instagram’da yaptığım bir mizahi paylaşımda çocuğumun beden bütünlüğünü zedelediğime dair eleştiriler falan geldi ayh) bir de kızkardeşim de ben de güneşin alnında kalmak zorunda kalıyorduk, eh, kadın 33 haftalık hamile (idi, şimdi daha da ilerledi, yeni yeğenim yolda a dostlar, bu sefer de oğlan teyzesi oluyorum!), Gündoğan’da keşfettiğimiz tesis bize daha uygundu, gölgesi falan…

Allahım, o kadar uzun zamandır yazmıyorum ki resmen nefes almamacasına çıkıyor kelimeler parmaklarımdan. Bunu, çok uzun zamandır görmediği arkadaşına olanı biteni tek nefeste anlatmaya çalışan birinin ağzından çıkan sözler gibi düşünün…

Ne diyorduk, hah evet tesis. Biz keşfetmedik aslında, annemlerden birkaç ay önce Bodrum’a taşınan halamlar keşfetmiş, Çakıltaşı diye bir tesis. Yemekleri çok güzel, çalışanları çok güleryüzlü, sırf bunlar bile orayı tercih etmek için başlı başına sebep ama en büyük sebeplerden biri MÜZİK OLMAMASI. Gerçekten bana fenalık geldi bırak birbirini, kendi sesini bile bulamadığın çıstakçıstak müziklerden… Çakıltaşı’nda müzik falan yok kardeşim, mis gibi dalga sesi dinliyorsun. Birkaç kez Instagram canlı yayın yaptım oradan, herkes dalga seslerine bayıldı, o kadar diyeyim yani…

Çakıltaşı’ndaki ac-cayip acı ama bir o kadar da lezzetli atom. Offf, olsa da yesek…

Tabii tesis deyince akla “Fiyatlar nasıl?” sorusu geliyor. Buna “Ay çok ucuz!” diyebilmeyi çok isterdim ve varsa öyle bir yer bilen -hem yemeği, hem servisi, hem her şey iyi hem de çok ucuz- buyrun desin. Bence yok. Olamaz da… Çakıltaşı’nda şezlonga para vermiyorsun ve ben bunu bir iyi niyet ve samimiyet göstergesi olarak aldım şahsen… Çünkü denize girmek için şezlonga para vermek, bilmiyorum, beni iyi hissettirmiyor. Hemen yanında “40 lira harcama kotası” olan yerler de var, yani 40 lira verince bir şezlongun oluyor ve 0 40 lirayı harcıyorsun.

Elbette işletmeler de kendilerini güvenceye almak zorundalar, ve evet, biz tatilciler de ölmüş eşek peşinde koşuyoruz bazen. Yani hem her şey süper olsun, hem mümkünse bedava olsun. Olmuyor işte… Bizim bir tesisin fiyat skalasını anlama endeksimiz biraydı, her gittiğimiz yerde biranın fiyatını soruyorduk. Biranın fiyatı çok şey anlatıyor tesisle ilgili… Ortalama 15 TL. 12,5 olan da var, 17 olan da…

Gerçekten kafa koparan yerler de var, Yalıkavak marinanın orada mesela, çok sinir bozucu bir olay yaşadık, şimdi sinirlerimi bozmamak için anlatmayacağım ama özetle akşam 6 buçukta biri çok hamile iki kadın, ikisi 2,5 yaşın altında üç çocukla gidip, 45 dakika kaldığımız plajda iki su bir çerez için ödediğimiz 15 lirayı beğenmedi işletme sahibi. Normalde bir şezlonga 20 TL alıyorlarmış da (yalan, orada öyle bir uygulama yok), iki kişi 15 lira mı harcamışız sadece de bıdı bıdı… Çok çirkin bir tavırdı, dedim ki “Ben de isterdim ayağımı uzatıp gün batımında bira içmeyi, ancak halimiz buna pek fırsat vermiyor!” Bak anlatmayacağım dedim anlattım yine sinirlerim bozuldu.

Ne diyorduk, hah evet, işletmeler… Eğer otelde ya da denize sıfır sitede kalmıyor ve deniz için bir yerlere gitme ihtiyacı duyuyorsanız para ödeyeceksiniz, net. Mesele, ne kadar ödediğiniz… Biz zaten (küçük) çocukların uykusu için öğlen eve dönmek zorunda olduğumuzdan sabahları suyumuzu/kahvemizi içiyorduk gittiğimiz yerde, oğlanlara limonata alıyordum bazen, öğleden sonra tekrar gittiğimizde ya bir soğuk kahve bir şey, yanımızda annemler falan varsa belki bir bira içiyordum ben, harcama yapıyorduk neticede… Haftada bir falan da tüm gün kaldığımız oluyordu, o zaman öğle yemeği devreye girdiğinden sıkı para harcıyorduk, dolayısıyla her gün her gün yapılacak bir şey değil.

Günler sabah uyan-çekyatı topla-çocukların kahvaltısını hazırla-çocukları kremle-hepsini arabaya tıkıştır-plaj eşyalarını arabaya yükle-plaja git-eşyaları boşalt-plaja yerleş-onu yüzdür-bunu çıkar-ötekine duş aldır-arada becerebilirsen kahveni iç-Ece bebelere bakarken iki kulaç at-her şeyi topla gerisin geriye eve git-yolda uyuyanı kucağında eve çıkar-yatağına yatır-diğerlerine yemek yedir-onları yatır-tam o sırada ilk yatan uyansın, onu yedir-diğerlerine uyumaları için bağır-uyumasınlar-herkes yeniden kalksın-evde bir şeyler atıştır-tekrar aynı şekilde plaja git-eve gel-herkese duş aldır-yemek yedir-çekyatı yap-hepsini bağırış çağırış yataklarına tıkıştır ve koltuğa uzanıp deriiiin bir nefes al şeklinde geçiyordu. Ve arada şimdi unuttuğum bir sürü terane… Arada değişiklikler olsa da genel düzen (!) bu şekildeydi. Ben hayvanları aşağılayan küfür/argo kullanmayı sevmem ama bu yaşadığımı “köp-pek gibi yorulmak!”tan başka açıklayan bir tabir de bilmiyorum. Evet, ben böyle yorgunluk bilmedim, görmedim.

Ve bütün bunları biri çok hamile iki kadın olarak yapıyorduk. Doğan bayramdan sonra “bi ara görüşürüz!” diyerek döndü, annemlere dedim “Valla bu bizi burada bıraktı, haberiniz olsun!” Hakikaten adam geri geldiğinde takvimler iki hafta sonrasını gösteriyordu. Ece’nin kocası hafta sonları İzmir’den gidip geliyordu. İlk hafta üç, Deniz döndükten sonraki hafta dört çocuk, arada İstanbul’dan tatil yapmak suretiyle geldiğini sanan ama gelince bu çocuklu tatilimsi sarmalının içine düşen arkadaşlarımız ve kuzenlerimizle adeta bir hortuma yakalanmışçasına geçiyordu günler.

Yine de, bütün bu yorgunluğa rağmen akşam 9 buçuk 10’dan sonra kalkıp Yalıkavak’a iniyorduk. Hem gündüzleri sıcaktan yürüyemeyen kızkardeşim azıcık yürüsün, ayakları insin diye, hem de biz biraz yetişkin hayatı görelim diye. Bir nevi BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN.

İşte o Yalıkavak akşamlarımızı uğrak mekanı da Minör Jazz Restaurant olmuştu. Doğan’ın da bizimle olduğu ilk hafta keşfetmiştik orayı… Önceki akşam marinada bir bira içelim derken sağımızdan yükselen Türkçe pop ve solumuzdan yükselen Latin bi şey arasında kulaklarımız tırmalanınca, ertesi akşam önünden geçerken müziğe takılıp kalmıştık. Dünya varmış dedik sonunda, oh be düzgün müzik! Yaş ortalaması yüksek oldukça, biz genç kalıyoruz öyle diyeyim.  Her gece başka bir tür çalıyorlar, grupların isimlerini bilmiyorum ancak Çarşamba akşam çıkan grup harikaydı, gitarist bir süre sonra çello çıkarıyor ortaya, of ki ne of… Minör de öyle ucuz bir yer değil, her akşam gidip yemek yemek sarsar bütçeyi, ancak gündüzki harcamalarla dengeleyerek bir kadeh şarap ya da bir şeyler içmek mümkün…

Bodrum gerçekten güzel yer, yaşanacak yer ve yaşamaya giden çok da insan var (Ben Bodrum’un yerlisi olsam gıcık olurdum kesin) ama tozpembe değil. Bir kere gerçekten pahalı, genel olarak fiyatlar (en azından yazın) İstanbul’dan çok farklı değil. Migros’ta kiraz 20 liranın altına düşmedi mesela, kıymanın kilosu 52 liraydı, bizim Moda kasabında bile 48’di ben gitmeden. (Babam oraya da gidince sor, artmış olabilir dedi, neyse ki memlekette istikrar var!). Trafik çok kötü, sıkışıklık anlamından da çok, kuralsızlık açısından… Sinyalizasyon berbat, kavşaklar korkunç, kimse kırmızıyı falan dinlemiyor, gece eve dönerken “Bu arabaların yüzde kaçı sarhoş acaba?” diye düşünmeden edemiyordum… Bodrum’da araba kullanmayı sevmedim ben, İstanbul’dan daha fazla dikkat gerektiriyor ve abartmıyorum.

Su kesiliyor zaman zaman. Bir seferinde iki gün susuz kaldık da halama sığındık ikinci günde… Boru patlamış, onu tamir etmeleri uzun sürdü. Bir yandan “belediye vasat” demek geliyor içimden, öte yandan benim gibi İstanbul’dan kalkıp gidip oranın altyapısını zorlayan yüzbinlerin etkisini düşünmeden edemiyorum.

Eğer denize sıfır sitede yaşamıyorsan arabasız Bodrum çok zor. Ve hatta imkansız. Biz geçmişte dolmuşlarla oradan oraya gider, geceleri Yalıkavak’tan Bodrum merkeze falan inerdik pe-hey! Gençlik insana neler yaptırıyor.

İstanbul’da “zonta” olarak adlandırdığımız bir grup insanı da Bodrum’da boy gösteriyor ki ne boy göstermek… “Param var, öyleyse her yer benim!” hayat felsefesiyle yaşamlarını sürdüren bu üstün insanlar, İstanbul’da edindikleri öküzce reflekslerini orada da sürdürüyorlar. Yollar açılsın, onlar geçsin! Park edilmeyen her yere onlar park etsin! Sanırsın bir ZONTAPAS dağıtılmış onlara, onunla her yere girip çıkabileceklerini sanıyorlar.

ParasıyNAN satın aldığı ZONTAPAS sayesinde her yere park edebileceğini zanneden zontalardan biri… Yaya yollunu kapatarak park etme ayrıcalığı bir tek ona ait sanki…

Müthiş bir inşaatlaşma var Bodrum’da… İstanbul’da görmeye alışık olduğumuz tüm inşaat şirketleri ve daha fazlası çok şükür yememişler içmemişler Bodrum’a yatırım yapmışlar. Yazın inşaat yasağı olduğundan gürültü yok ancak tabelalardan sıdkı sıyrılıyor insanın… Orada olduğumuzun ikinci haftasında Küdür’de bir yangın çıktı, annemlerin balkonundan canlı canlı seyrettik içimizi acıyarak… Ertesi gün öğrendik ki SİT alanıymış yanan böyle… Halama söylediğimde “Elleri kırılsın inşallah!” dedi. Artık kimsenin aklına böyle şeylerin kaza, sıcak hava falan olduğu gelmiyor. Herkeste aynı endişe…

Annemler pazardan alışveriş yapıyorlar genelde, hem fiyatlar nispeten daha uygun hem de ürünler daha güzel. Biz de oradayken gittik. Salı günü meyve sebze pazarı, perşembe günü giysi pazarı var Yalıkavak’ta.

Yaşasın pazardan 20 liraya alınan elbiseler! #blogcugillerseyahatte

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on

“Bodrum’da hangi plajlardan denize girilir?” oradayken sıklıkla aldığım ve yanıtlamaya kendimi yetkin bulmadığım bir soru. Dediğim gibi biz tek bir yere mıhlandık kaldık, son gün rüzgar var diye Yahşi’ye gidecektik, rüzgar dinince yine Gündoğan’daydık. Torba’nın denizini çok severdim ben ama senelerdir gitmedim. Yalıçiftlik’e gidecektik Gökçe’lerle, denk getiremedik. Dolayısıyla şuradan denize girilir, burada şu yenir gibisinden rehber niteliğinde bir içerik hazırlamaktan imtina ederim. Bizim gittiğimiz, tecrübe ettiğimiz yerler artısıyla eksisiyle böyle, herkesin tecrübesi de farklı oluyor, biraz da şans işi bunlar…

Neredeyse bir ay kaldık, mümkün olsa bir ay daha kalırdım ama hem bizim tarafta bekleyen işler, hem kızkardeşimin yaklaşan doğumu bu sefer bu kadarla yetinmemizi gerektirdi. Çok güldüğüm, yer yer -sinirden/yorgunluktan- ağladığım, kızkardeşime, anneme-babama, çocuklarıma doyamadığım bir 4 hafta geçti.

Normalde çocuklu tatile tatil demem ben ancak Doğan bizi almaya geldiğinde benimle sorumluluğu paylaşan biri daha olduğu için öyle rahatladım ki kendimi Maldivler’de hissettim resmen. Annemler de birkaç gün bizimle plaja gelince boy boy yüzdük bile -bu sefer cidden kulaç da attım- işte ona tatil derim ben.

Bebeğe bir badi giydir çık, plajda duş aldılar aman canım bu akşam da yıkanmayıversinler gibi çözümler hayatı çok kolaylaştırıyor bu tür yerlerde… Ve bu deniz-kum-güneş üçlüsünün yanı sıra beni çok iyi hissettiren bir şey daha vardı ve Doğan gelince fark ettim bunu: Kıyafet özgürlüğü… Belli bir yaşın üzerindeysen (üzerindeyim), ciks plajlarda falan takılmıyorsan (takılmıyorum) ne giydiğin gerçekten önemli değil. Kısa giymişsin, sutyeninin askısı görünmüş falan kimsenin umurunda değil ve bu, insanı (kadını, en azından beni) iyi hissettiren bir şey… Doğan’la bir akşam Yalıkavak’ta yürürken dile getirdim bunu, İstanbul’da giymeye cesaret (!) edemediğim bir kısa şort vardı üzerimde, onunsa her zaman giydiği şort, dedim ki “Tatil beldelerinde olmanın en güzel yanlarından biri değil mi istediğini giymek?..” O an ikimiz de fark ettik ki onun açısından değişen çok bir şey yok, bense İstanbul’da (güya en modern semtinde bile) dikkat etmek zorundayım kılığıma kıyafetime… Oysa eskiden böyle miydi? Mersin’den gelirdik yazları ve burada daha rahat ederdik, ah İstanbul vah İstanbul. Bu da bu tatille ilgili acı bir not olarak burada dursun.

Öyle ya da böyle, bedensel olarak müthiş yorucu ama zihinsel olarak dinlendirici bir tatildi. Çocuklarımla sürekli dip dibe olmak kimi zaman çok yıprattı hepimizi (Aaaa, ne biçim anne, hemen change.org’da kampanya başlatalım!), ancak genel olarak hepimize bir o kadar da iyi geldi… Yanımda götürdüğüm 3 kitabı bırak devirmeyi, halihazırda okuduğum kitabı bile hâlâ bitiremedim, gündüz zaten vakit yoktu da akşamları da yorgunluktan kitabı tutacak halim yoktu nitekim. Haberleri çok az takip ettim, sosyal medyaya keyfi girdim, işi gücü erteledim (şimdi bedelini ödeyeceğim) ama iyi hissettim. Zaten her şeyi bir kenara bırak, sırf yıldızları görmek için bile İstanbul’dan uzaklaşmak lazım bazen…

Yavru ördeklerim…

11 yorum

  1. Seni özlemişim Elif hoşgeldin.Çok güldüm günlük rutininize😂

  2. Çok hoş bir yazı olmuş.En güzel tarafı da samimiyetinizi ortaya koymuş olmanız.Evet çocuklu tatil hakikaten kimi yanlarıyla zordur,Evet kimi zaman çok yipraticidir,evet bedenen yorucudur Öyle tatil görsellerindeki gibi dört dörtlük değildir.Bunlari dile getirmek bizi kötü anne yapmaz. Bodrum tatilinin tahmin ettiğim gibi biraz şansa bağlı olarak iyi ya da kötü geçeceğine de inancım arttı sayenizde😂😂Güzel ama zor bir yer anladim. Çok teşekkürler detaylar için.

  3. Aynı yıllarda yazlık komşusuymuşuz desenize; hele de Altın Portakal’da denizi karşınıza alınca sağda kalan blokta oturuyorduysanız arka balkonunuzla bizim ön balkon birbirine bakıyormuş; Demirtaş 3’teydi bizim yazlık. Artık orada değil, o yılların yazlık rahatlığı da büyüyünce ve özellikle çocuktan sonra tamamen değişti zaten sizdeki gibi. Bende iş-güç-yorgunluktan ziyade hep annemle babamı rahatsız ediyormuşum hissi baskın oldu, hani yazlığa hiç gitmesem herkes için daha iyi olurmuş gibi. Yine de gidiyorum da işte gitsen bir türlü gitmesen bir türlü 🙂

  4. Bebeğim 1 yaşındayken annemlerin yazlığa 1 haftalığına tatile gidecektim, nasıl iple çektim o tatili 🙂 hiç bilmiyorum başıma gelecekleri, çocuklu tatil ne demek falan.
    Evime döndüğüm akşam, bebeği yatırdım, odama geldim, eşim “nasılsın?” dedi, “çok yorgunum” dedim, “tatilden döndün?” dedi, “evet ama ben çok yorgunum” dedim, gözümden yaşlar ne zaman aktı bilmiyorum, nasıl o kadar çok ağladım onu da bilmiyorum.

  5. Başka kimler vardı bilmiyorum ama birisi cok hamile Ece ise 2. hamile kim yoksa siz mi demek geldi içimden.
    Bodrum gercekten güzel ama dediginiz gibi pahalı 25 günlük tatiliniz hersey dahil bir otele gore epey bi pahalıya gelmiş olabilir. Ama 25 gunde otelde kalsak tabi tum yilin maaşını vermek lazım. Sevgiler

    • Ben sanırım öyle anlamak istemisim bir kez daha okuyunca anladım sadece 1 i hamileymis ☺☺

  6. -Bodrum eskiden belediyelere ayrılmış haldeydi bilirsin, o zamanlar hizmet daha iyiydi. Ne zaman ki birleştirdiler o kadar kalabalığa yetemez hale geldi. Kimse memnun değil sanırım Belediyesinden.
    -Annemlerin ev de Gündoğan’da, biz tatilin %90’ında oradayız ve deniz bence başka yer aratmıyor. Ama bir de Karaincir var ki değişik bir yere gidelim diye düşündüğümüzde hemen orayı tercih ederiz. Denizi çok güzeldir.
    -Dilediğince giyinmek benim de çok özendiğim bir şey. Bir defasında İzmir’deyken öyle günübirlik Altınköy’e gitmiştik. Akşam dönüşte aynı plaj kıyafetleriyle herhangi bir AVM’de yemek yemiştim, vay be İzmir farkı diye imrenmiştim. Keşke her yerde bu serbestlik, bu anlayış olsa.

  7. Ay 4 aydır Almanya griliğiyle boğuştuğum için nasıl özendim yazına Elif abla 🙂 Deniz ve güneşsiz bir yaz düşünemiyorum, halamın yazlığı var Kuşadası’nda küçükken oraya giderdim babamla o aklıma geldi, o dalga seslerini deniz kokusunu akşamüstü pazara gitmeyi ve istediğini giymeyi sen yazdın ben yaşadım, çocuklarla da olsa gayet güzel geçmiş bence tatiliniz, hem onlar bir gün büyüyecek ya en büyükleri ilk ayrı yazını geçirmiş bile 😀

  8. O mihteşem isntagram annelerinden olamdığıma hayıflanmaya başladığım şu günlerde, bu uzuuun yazı öyle iyi geldi ki. Bizim gibi olağan ve bizden…

  9. Güzel bir parçaydı. Yaşaması da keyifli bir yer. Anlatması da bir hayli keyifli olması. Bak şimdi hatırlayınca da keyiflendim 🙂 elinize sağlık.