11 Yorum

Hem At, Hem Deve!

Bu ülkedeki sorunların kaynağının ne olduğu hakkında müthiş bir fikrim var. Ama önce biraz altyapı hazırlayayım, birkaç olay anlatayım.

Bir:

Bu kolay, çünkü Instagram’da daha önce anlatmıştım.

Dün Moda @aras_kargo şubesine gittim gönderi yapmak için. Senelerdir ismim yanlış kayıtlıdır orada, nedense Elif Doğalı diye kaydetmişler ilk kaydı açarken… Şubenin yaptığı bu hatayı genel merkezin düzeltmesi gerekiyormuş, üzerinde durulmadı, sorun da çıkmadı düne kadar. Şimdi sistemleri değişmiş, e-fatura kesiyorlarmışmış, faturamı Elif Doğalı diye verince düzeltilmesini istedim, “Biz düzeltemeyiz” dediler. Kim düzeltir? “Genel merkezi aramanız lazım.” Sizin yaptığınız hata için ben neden vakit harcayayım? “Şimdi çok işimiz var, bayramdan sonra ararız.” E bana, kullanamayacağım bir fatura veriyorsunuz, bu kimlik numarasıyla bu isimde kimse yok, bu yanlış değil mi? “Bizi tehdit edemezsiniz.” Benim için yarattığınız bu sorunu çözmeniz lazım. “Biz yaratmadık, bizden önceki personel yarattı.” E o siz değil misiniz, Aras Kargo? “Hanfendi, buradan ayrılan bir personel için bizi neden suçluyorsunuz?” diye sordu kendisini Moda Şube Yöneticisi olarak tanımlayan görevli. Kimi suçlayayım? Yandaki kuaförü mü? Yoksa bizim apartmanın yöneticisini mi? Mahalle muhtarı belki? Görünen o ki “Aras Kargo”nun yol açtığı bir sorun için Aras Kargo personeli dışında herhangi birini sorumlu tutmak uygun. Sadece Aras Kargo değil, memleket genelindeki sorumluluk almama anlayışı bu… Çocuk sehpaya çarptığında ona dikkat etmeyi öğretmektense sehpayı dövmekten oluyor tüm bunlar. “Neden çocuğumun canını acıtıyorsun? Kaka sehpa, pis sehpa!”

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on


İki:

Geçenlerde bir toplantıya gittik kızlarla, bir hafta öncesinden randevu alıp konuyla ilgili bir sunum dosyası göndermiştik neden geldiğimizi anlatan… Neyse, kalktık gittik, maruzatımızı anlattık falan, baktık pek bilmiyor konuyu, dedik Size bir dosya göndermiştik hani, orada anlatıyor her şeyi… “Ha yok, ben o dosyaya bakmadım” dedi. E bizi ne demeye çağırdın o zaman? Belki saçma sapan bir şey anlatacağız, hiç mi kıymetli değil zamanın? Haydi seninki değil, bizimki de mi değil? İstanbul gibi koca şehirde, bir yerden bir yere gitmek saatler sürüyor, boşa mı denizleri aşıp geldik? (Yazar burada “Denizleri aşmak” ifadesiyle abartma hakkını kullanmış olsa da gerçekten de vapurla geçmiştik, yani evet, teknik olarak denizleri aştık hakikaten)

Üç: 

Bundan iki sene önce bisiklet yaptırmıştık kendimize… Aslında satın alacaktık, sonra tam o sırada Instagram’da, Moda’daki yerel esnafı tanıtan bir hesapta rastladık bu bisikletçiye… Gittik, bir bana, bir Derin’e yaptırdık. Ucuz değildi, Decathlon’dan daha uygun fiyata alabilirdik belki ama neticede mahallenin bisikletçi abisiydi. “Şimdi yaparız, her türlü sorunda ben buradayım, ilgilenirim” demişti. Benim bisikletimi aldığımızda bir parçası eksikti, “Bu parçayı bulamadım, bir ara getirin hallederim” demişti. Eksik teslim etmişti yani… Heyecanla almıştık biz de, götürürüz bir ara diye… Hemen ardından ben hamile kaldım, başım falan döndü bisiklete binemedim, kaldı bisikleti götürme işi… Geçen yaz da doğru dürüst binmedik, şimdi yeniden çıkarınca baktık bisiklet kullanılmayacak gibi değil ama çamurluğu tekerleğe sürtüyor sürekli. Hem ses çıkarıyor, hem yavaşlatıyor beni.

Dün götürdüm bisikleti, dedim böyle böyle olmuştu, bu bisikleti iki sene önce almıştık, doğru dürüst kullanmadık zaten, şimdi getirebildik, böyle böyle parçası eksik… Dedi ki Ohooo, o parçadan elimde var mıdır, yok mudur, ne bileyim? İthalatçı bir parçayı getiriyor, sonra aynı şeyi bulamayız. Siz iyisi mi onu bir japon yapıştırıcısıyla yapıştırın.”  E peki, dedim, döndüm arkamı gittim. Hırsımdan o dik yokuşu çıktım (performansım hiç fena değil bu ara), sonra tam eve gelecekken dedim “Bu işte bir yanlışlık var ve ben bunu söyleyeceğim.”

Tekrar indim, dedim “Siz dediniz ki böyle böyle, ben bu mahallenin bisikletçi abisiyim, ne zaman isterseniz buradayım, eksik teslim ettiğiniz bir ürünü ben şimdi japon yapıştırıcısıya mı yapıştırayım, bu mu çözüm öneriniz?” Öyleydi böyledi yok işte tamam o kadar sorunsa ben de yapıştırırım canım ama dükkanda yer yok sen bir sabah getir burada bırak sonra ertesi gün alırsın laga luga dedi. Ve ekledi: Atla deve değil yani… Bir yapıştırıcıyla yapışacak.

Birincisi hayır, yapıştırıcıyla yapışmayacak, eksik teslim ettiğin parçayı bulamadığın için uhuyla tutturacaksın. O bisiklette senin de adın var, hiç mi çekinmiyorsun onun nasıl görüneceğinden?

İkincisi, senin için atla deve olmayan bir şey benim için hem at hem deve olabilir, buna da ben karar veririm. Kimse kalkıp neyin kim için at mı deve mi gergedan mı olduğuna karar veremez. O bisiklete para verdim ben, ne ayıp şey yaaa!

Velev ki iki sene sonra getirmişim bisikleti, velev ki sen eksik teslim etmedin de parça düşüverdi, sen demedin mi “Ben buradayım, çözüm bulurum” diye? “Japon yapıştırıcısıyla yapıştır” demek mi çözüm? Hiç mi saygın yok kendi yaptığın işe?

Bu örnekleri fazlasıyla çoğaltabilirim ama yazıyı daha da uzatmamak adına burada bitireyim. Şimdi size ödev veriyorum: Yukarıdaki üç hikayenin ortak noktasını bulun: Bildiniz! Sorumluluk almamak! Sorumluluk almaktan kaçmak… Günümüz insanının sorunu!

Çocuğum sehpaya çarpmadı, sehpa canlandı geldi çocuğuma vurdu. Eksik parçayı ben koymadım, ithalatçı koydu. Ben yapmadım, Miki yaptı. Kedidir kedi. Fıtrattır. 

Bir arkadaşım Richard Bach’ın Aforizmalar kitabını hediye etmişti seneler önce… Ara ara açıp okurum. Dün akşam karşıma çıkan sayfada

Sıradan işler yapabilirsiniz;
kendinizi sıradan HİSSETMEDİĞİNİZ
sürece.

yazıyordu. Ne güzel bir söz… Ne iş yaptığın önemli değil, nasıl yaptığın önemli… Herkesten farklı bir şey yapmak zorunda değilsin. Yaptığın işi emeğinin hakkını vererek, ilkeli bir şekilde, ciddiyetle ve sorumluluğunu alarak yaptığın sürece, sen teksin.

Bu bakış açısını miras bırakmak isterim çocuklarıma…

Erdal Atabek’in Dürüstlük, Sevgili Çocuğum kitabının girişinde bir okur mektubu var, şöyle diyor:

Öyle bir değerler karmaşası içinde ki toplum, “dürüstlük” ile “enayilik” özdeşleşmiş, “ağızdan dolma tüfek” misali yarım yırtık edinilen bilgilerle “piyasa”ya çıkmış çoluk çocuk ahkâm kesiyor, ortalık her şeyin “uzman”ı ile dolu, … dürüstlük mürüstlük, ilkeli olmak, etik davranmak, bu gibi kavramlardan söz etmek artık “demode”.

Varsın demode olsun. Zaten ben de modayı hiç takip edemedim.

11 yorum

  1. Okurken öyle böyle değil sinirlendim. Çünkü durdum, düşündüm gün aşırı başımıza gelen şeyler neticede. İnsanların hiç sorumluluk almamaya meylettiği bir dünyada sorumluluk alan insanlar olarak akıl sağlımızı kaybetmekten korkar oldum.

  2. on numara 5 yıldız bir yazı olmuş emeğinize sağlık

  3. Sorumluluk almak herkesin harcı değildir. Bir kere en başta kendine saygı ve özgüven koşulunu sağlamak gerekir. Ne yazık ki bizim insanimizda her ikisi de yok denecek kadar azdır. Bu da peki neden sorumluluk almaktan kaçıyor herkes sorusunun cevabı bence.

  4. Bugünlerde kendimde farkettiğim bir detay var, aslında hep öyleydim ama kendi kendime yaşarken farketmiyormuşum. Evde çamaşır katlamak, yemeğimi yapmak gibi en sıradan işlerde dahi olabilecek en iyi ve düzgün şekilde yapmaya gayret ediyorum. Kaytarmadan, savsaklamadan. Oysa Ne bir karışanım Ne de neden böyle yapmadın diyenim var. Tamamen içsel bir dürtü. Fakat bunu yaparken kendime eziyet ettiğim sanılmasın gayet şevkle ve memnuniyetle yapıyorum. Sonra da düşünüyorum neden böyle yapıyorum.

    Çok sevdiğim bir blogda okuduğum bir yazıda diyordu, çocuklar anne babalarının ürettiklerinin sonuçlarını görmeli, üretmeyi öğrenmeli. Bilgisayardaki işim onların algılayabileceği birşey değil, sonuçta pişirdiğim ekmek, ektiğim çiçek benim üretimim olacak onların gözünde. İşte bu yüzden, işimi yaparken takındığım tutum onlar için birinci örnek olacak.

  5. Yazık ki “Hallederiizzz!”cilerin, “ya nooluucaak!”çıların, “abartmaa amaa!”cıların, “bu sefer böyle olsun canıımm!”cıların ülkesiyiz! Hiçbir davranışın kendi katagorisinde ne bir bedeli ne de bir getirisi yok…ne sevginin ve saygının bir mukafati, ne de kabahatlerin bir bedeli yok! Bizim ülkede herşey ters orantı!

    • ne sevginin ve saygının bir mukafati, ne de kabahatlerin bir bedeli var! (Duzeltme)

      • Şimdi bir flood okudum da, köy enstituleri kapanmasaydi hic boyle sevgisizlik/sorumsuzluk/iş ahlakı olmayanları vb.konusmayacaktik!

  6. nolacak ki ? ülkeyi Allah affetsin ,kul unutsun, yanıldık,şaşırdık kandırıldık diyenler yönetiyor ! mahallenin bisikletçi abisine veya kargo personeline çok da şey etmemek lazım.

  7. Bu blogu seviyorum. Çünkü çok gerçek.
    Geçen gün oğluma ,isim vermeyeyim, büyük bir bebek mağazasından, baya bir para verip şişme simit( can yeleği aldım). Ambalajı biraz hasarlıydı. “Patlak çıkarsa değiştirir misiniz?” “Hayır maalesef iadesi yok” . “Tamam şişirip deneyelim o zaman” . “Biz şişirmiyoruz maalesef”. Kardeşim ayıplı çıkarsa ne olacak??!! Israrlarım sonucu. Yarım saat beklettiler müdürler arandı. Sadece bana özel(!) 1 günlük opsiyon verdiler. Ve ben kasiyer kızı üzdüğüm için üzüldüm. Özür dilemek zorunda hissettim kendimi. Böyle hissetmemin temel nedeni bizim zamanımızda okulda itaatkar olarak yetiştirilmemiz bence. Uslu dursun, sorulunca konuşsun, sorun çıkarmasın. Karşı çıkmak saygısızlıktı çünkü. Şimdi karşı taraftaki insanlar bizim bu zaafımızı kullanıyor. Hak, hukuk, kanun var ama “bizim uygulamamız böyle”ciler sessiz kalmanızı bekliyor. Ses çıkarana da “özel” uygulamalar yaratıyor. Adamına göre muamele. Adalet herkese lazım..

  8. Oofff yaaa hep yaşadığım konular , neticede bi’de kendime kızıyorum demek istediğimi anlamadı anlatamadım diye. İşin özeti nasıl işlerine gelirse öyle…
    Sorumluluk almamak! Sorumluluk almaktan kaçmak…

  9. Yazıklar olsun mahallenin sözde bisikletçi abisine..