14 Yorum

Amma da abartıyoruz!

Ebrar bir makale çevirdi dün, Babalara Söylenmekten Vazgeçilmesi Gereken Şeyler üzerine…

Annelere Söylenmekten Vazgeçmemiz Gereken Şeyler listesi olsaydı herhalde bunun yirmi sekiz katı falan uzunlukta olurdu. Şermin Çarkacı’nın şu paylaşımı, olası böyle bir listedeki olması gereken maddelerden yalnızca biri…

Üç çocuk annesi olarak benzer yorumlarla ben de karşılaşıyorum sürekli… İşin içine bir de “üç oğlan” muhabbeti girince karşımdakilerin yaşadığı önce şaşkınlık, sonrasındaki -bana- acıma duygusunu artık kanıksadım. Acınacak bir halim yok, şükredecek şeyim çok.

Üç çocuk mu? Nasıl? Neden? Bari biri kız olsaymış, bana arkadaş olurmuş. “Üçüncüye ne gerek vardı?” diyen de oldu, çocuğumun yüzüne bakıp “Keşke kız olsaymış” diyen de…

Ama en çok aldığım yorum, ne kadar yorulduğum, vah vah evde üç erkekle –“Bir de baba, dört!” ve bunun altı özellikle çiziliyor- bana kolay gelsin falan filan…

Hakikaten, neden bu acımak? Ah’lanıp vah’lanmak? Evet, üçü de erkek. Ne yapayım? Birini geri verip kız mı alayım? Yalnız kaldım diye karalar mı bağlayayım? Kime göre, neye göre yalnızlık? Belki ben hayatımdan çok memnunum?

“Üç çocuk? Bir de baba, dört!” diyorlar mesela… Hayır, baba dördüncü çocuğum değil; ne münasebet? Tabii ki uyuşmadığımız oluyor. Elbette kendimi yalnız hissettiğim, anlaşılmaz hissettiğim oluyor. Ancak bunda, biyolojik farklılıklarımız kadar -belki de daha fazla- toplumsal kodlamalar rol oynuyor. Kaldı ki etrafın benim için ahlanıp vahlanması bu hissime hiç yardımcı olmuyor, bunu da bilsinler isterim.

Eğri oturup doğru konuşmak lazım, geçmişte evdeki erkek nüfusundan dertlendiğim, Derin’e yatağını ne güzel topladığı için iltifat ettiğimde “Ben toplamadım ki, babam topladı” yanıtını aldığım, ve evet, henüz çocuk sayısı ikiyken bile “Benim zaten üç çocuğum var!” diye düşündüğüm anlar oldu, olmadı değil.

Ama bunları geride bırakmak için uğraşıyorum. İkimiz de uğraşıyoruz, büyüyoruz, öğreniyoruz. Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten mi artık onu da bilmiyorum çünkü üç oğlum var ve üçünün de farklı gezegenlerden olduğunu söyleyebilirim.

Neyi biliyorum? Bazı şeylerin olması için talep etmek lazım. “Söylesen yapardım” dememesi için söylemek gerekiyor. Evet, ideal bir dünyada söylemek bile gerekmemeli ancak bir önceki nesilden bugüne ne kadar yol kat ettiğimizi düşününce o ideal dünyaya henüz var. Belki bizim çocuklarımız yakalar, kim bilir.

O da çok kolay görünmüyor, nitekim toplumsal cinsiyetçilik her alanda kendini belli etmeye devam ediyor.

Hafta sonu bir fotoğraf paylaştım, oyuncakların kız çocuk-erkek çocuk olarak ayrıştırılmasını yanlış bulduğumu belirten… O paylaşımın altına gelen yorumların bazıları, fotoğraftaki sahneden daha çok şaşırttı ve düşündürttü beni… Bunu bütün oyuncakçılar yapıyormuş, ne varmış yani adamlar oyuncak arayışını kolaylaştırmaya çalışıyorlarmış, amma da abartıyormuşuz da falan filan…

Bu şekilde bakan hemcinslerime sormak isterim: Kaçınız, evdeki iş bölümünün adil olduğunu düşünüyorsunuz? Kaçınız toplumun size dayattığı rolden memnunsunuz? Bahse girerim, çok büyük bir çoğunluğunuz evin yükünü tek başına çekiyor ve bunu haklı olarak dert ediniyorsunuz.

Kız çocukları olarak, “derleyip toplayıcı”olmak üzere  yetiştiriliyoruz, küçükken bize öğretilen o rolleri büyüyüp kadın olduğumuzda çok güzel sahipleniyoruz, iyi bok yiyoruz!

Aramızdan gözünü açıp “Bir dakika, bu işte bir terslik var, bu böyle olmamalı” diyenlere de “Amma abartıyorsun” diyerek bu çarkın bu şekilde dönmeye devam etmesine katkıda bulunmaya devam ediyoruz.

Sizin o “kolaylaştırmak için yapmışlar” dediğiniz oyuncak ayrımı var ya, ileride kızınızın birlikte olacağı adamın eline elektrik süpürgesini almamasına sebep olacak çünkü “erkek” reyonunda bir tane bile elektrik süpürgesi yok. Olanların hepsi de pembe çiçekli! Sizler kendi hayatınızdan çok mu memnunsunuz ki kızınızın da sizin izinizden gelmesini istiyorsunuz?

Ya da kocanızın çizdiği rol modeli çok mu beğeniyorsunuz ki oğlunuzun da onun gibi olmasına razı geliyorsunuz?

“Aşk” gibi çok satan bir romanın erkekler de okusun diye “Gri Kapak” adı altında basıldığı bir dünyada yaşamaktan çok mu memnunsunuz?

Ve evet, memlekette başka sorun kalmadı… Memleketteki çoğu sorunun altında yatan, dahası, git gide daha da saçma şeylerle muhatap olmamıza sebep olan bakış açısı da bu zaten! Siz kendi hakkınızı talep etmezseniz kim verecek? “Hamile kadınlar sokağa çıkmasın” diyenler mi yoksa “Kadınlar sokakta kahkaha atmaz” buyuranlar mı?

Cinsiyetçilik böyle sinsi bir şey işte, küçük bir kız çocuğuyken oynadığımız evcilikte evi silip süpürmekle başlıyor, bir de bakmışsınız ki yıllar koskoca evin yegâne çekip çevireni olmakla geçip gitmiş.

Ve bunu amma da abartıyoruz, öyle mi?

14 yorum

  1. Bu millet her şeye karışır. Tek çocuğu olanlara da aaaaa ne yazık hiç mi kardeşi olmayacak bu yavrunun diye acıyan gözlerle bakıyorlar. 3 çocuk olsa dert tek çocuk olsa dert. Boşverinn elalem nasıl olsa her türlü konuşacak. En iyisi elden geldiğince kulak asmamak…

  2. Ben sizinle tanışmayı, oturup uzun uzun sohbet etmeyi bir kez daha ve gerçekten çok istedim. Değişim işte böyle böyle gerçekleşecek. Umut hep var, teşekkürler içimdeki umudu yeşerten kaleminize, yüreğinize, aklınıza. Sevgiler.

  3. Siz de cinsiyetçi yaklaşım sergilediğinizin farkında mısınız? ““erkek” reyonunda bir tane bile elektrik süpürgesi yok. Olanların hepsi de pembe çiçekli!” yazmışsınız. Oğlumun gayet de pembeli mutfağı süpürgesi vs var hem de ablasından ona kaldığı için değil bile isteye aldığımız ve severek oynadığı. Bir düşünün derim;)

    • Blogcuanne de onu vurguluyor zaten. Olan süpürgeler de pembe çiçekli, yani kızlar için üretilmiş. Hani pembe- mavi ayrımına vurgu yapılarak… sanırım yanlış anladınız 🙂

      • Tamam da pembe mavi ayrımını neden yapıyoruz? Öyle düşünürseniz siz de cinsiyete göre renk ayrımı yapmış oluyorsunuz.

    • Pembe mavi ayrımını biz yapmıyoruz, yapılıyor. Buradaki vurgum, oğluma pembe oyuncak alamayacağım değil, kızlara pembe almak zorunda kalıyor oluşumuz.

    • hassasKızKardeş

      Şermin Hanım’ın bahsettiği gibi kadınlar dırdırcı DE-ĞİL-DİR!. Ben değilim, benim çevremdeki onlarca güzel kadın da değil mesela. Red ediyorum bu etiketi. Aksini söylemek biz ‘çok akıllı’ kadınları diğerlerinden ayırmaya çalışan üstenci bir dil kullanmak. Ötesi değil. Bir kadının ağzından trafikte kızdığı şoföre “off kadın işte yaa” cümlesini duyduğumda tüm hücrelerim nasıl zıplıyorsa bu postta da benzer hissi yaşamıştım. Kadın kimliğine saygı duymayan, erkeği tüm bilinçaltıyla üstün gören hemcinslerimin farkındayım. Ama bu dünyada daha beter binlerce insan türü var. Yine de insanı tanımlarken onlardan yola çıkmıyoruz. Kendimizi tanımlarken de (sayılarının az olmadığını kabul etsem de) rica ediyorum bu bakış açısından yola çıkmayalım. Postunuz altına yapılan pespaye yorumlara kızmanız çok çok anlaşılır. Ama o bakış açısını değil biz kendi bakış açımızı görünür kılalım. Biz kadını kendi vicdanımızdan kendi bilgeliğimizden (evet abartmıyorum bilgelik) yola çıkarak tanımlayalım, o şekilde görünür kılalım. Sizin etkiniz çok büyük. Sadece o yüzden yazıyorum.

  4. Ve “paylaş”a basılıp, eş ile paylaşılan bir yazı daha 🙂

  5. Bu konularda ben de dertliyim. Oyuncakların, renklerin falan filan cinsiyete göre ayrıştırılması işinin masum hiçbir yanı yok. Dün paylaştığın instagram fotoğrafının altına da yazdım bu konuda. Diğer konuya geleyim.
    Bizim iki oğlumuz var. İlk günden beri çocuklara eşimle birlikte baktık. Bu süreçte çok laf işittim, çok zor durumlarda kaldım. Mesela Urla Devlet Hastanesi’ndeki bebek bakım odasında oğlumun bezini değiştirdiğim için odayı kullanmak isteyen kadınların bazen korkulu (!) bazen de kınayan bakışlarıyla, “Çıksanız da bebeğimizle ilgilensek,” (sanki ben kendi kıçımı bezliyormuşum gibi…) laflarıyla mücadele etmem gerekti. Bu noktada kadınların haklı oldukları bir nokta olabilir; o da, bebeğini emzirmek için memesini açacak olması ve o sırada orada yabancı bir erkeğin bulunmasını istememesi olabilir olsa olsa. Eyvallah. O vakit hastane yönetimi erkekler için de bir bebek bakım odası yapsaymış. Erkeklerin de bebek bakımı yapabilmesi için ortamı olan bildiğim tek mekan Ikea bu arada.
    Son bir senedir gündüzleri tek başıma bakıyorum çocuklara. Çünkü eşim Cincüce Banu yıllardır hayalini kurduğu seramik atölyesini açtı sonunda. Sabahları kalkıp atölyesine gidiyor, ben de bebelerle kalıyorum. Çocukların yeme içmesi, temizliği, oyun oynaması; evin bulaşığı, süpürgesi, çamaşırı… Öyle zamanlar oluyor ki, ateşte yemeğim var diyerek ortamlardan uzaklaşmak zorunda kalıyorum. Çünkü ateşte yemeğim oluyor gerçekten de. Ev temiliğinde çocuklar bana yardımcı oluyor. 4,5 yaşındaki oğlum elektrikli süpürgeyi alıyor, 26 aylık oğlum minderlerini kaldırıyor, bir güzel süpürüyorlar kanepeyi. Paspas işine de yardım ediyorlar. Masadan tabaklarını kaldırmayı ikisi de öğrendi çoktan. Yine de her zaman yetişemiyorum işlere. Çamaşır ve yemek işinde çok tökezliyorum. Banu atölyeden dönünce yorgun argın el atıyor hemen. Bazen ben çocukları alıp gidiyorum atölyeye. Bazen tezgah açıyor Banu, oraya da gidiyorum. Sokakta insanlarla temas edince şaşırıyorum. Erkekler acıyor bana, gözlerinden anlıyorum. Pek bir söz söylemiyorlar ama anlıyorum işte… Bana yardım etmeye, azıcık olsun kafamı dinlememi sağlamaya çalışan arkadaşlarım da var, neyse ki. Çocukları oyalıyorlar falan… Kadınlarsa… Bazen bana diyorlar ki, “Çocuklar da sana kaldı.” Tepem atıyor. “Başkasının çocuğu değil ya!” diyorum. Başlıyor yok yani öyle demek istemedimler… E, niye dedin o zaman? Gerçi daha neler neler diyorlar. Kötü örnek oluyorsun diye arkamdan bağıran erkekler, ne babalar var diye laf atan kadınlar… Çoğu kişi bu durumu kolayca kabullenemiyor. Bu bilgide tuhaf olan taraf şu: Kabullenemeyenlerin büyük bölümü kadınlar! Birinin bana bu ruh halini açıklamasını çok isterdim doğrusu… Ben göğsümü gere gere, “Bir doğuramıyorum, bir de emziremiyorum,” diyorum. Size ne oluyor?
    Belki akınızdan geçecektir, geçmesin: Beni annem böyle yetiştirmedi. Benim annem, masadan kendi tabağımı kaldırdığım, kendi bulaşığımı yıkadığım için üzülürdü. Mesela ne gerek vardı benim yemek yapmama? Annemlere gidip kaldığımız bir gecenin sabahında çocuklar uyanınca ben de kalktım. Bizim iki numara, Orman, emzikli bebe daha o zaman. Çocukların kahvaltısını hazırladım, yedirdim, temizledim. O sırada Banu uyuyordu. Annem dedi ki, “Banu da uykuyu seviyor biraz.” Ben de dedim ki, “Anne, bebek yerini yadırgadı, kız sabaha kadar emzirdi, oyaladı, daha yeni uyuyor. Hem sen sevmiyor musun uykuyu?” Ses etmedi. Ama işte buraya yazdığıma göre ben hala sindirememişim… Merak ettiğim ve birinin bana açıklamasını istediğim bir başka konu da bu: Kadınlar kadınlara neden bu kadar kötü davranıyor?
    Neyse, böyle şeyler işte… Bu postun konusuna tam isabet ettirebildim mi bilmiyorum. İçimi dökesim gelmiş herhal… Haydi, kalın sağlıcakla, ateşte yemeğim var..

    • Valla hayranlıkla okudum yazdıklarınızı. Genelde bazı yazıların altındaki yorumları okurum, başka insanlar ne düşünüyor, bakış açıları nedir diye. Yalan yok, önce sizi de içini döken bir kadın sandım. Ama bebek bakım odasında yaşadıklarınızdan sonra anladım bir erkek ve baba olduğunuzu 🙂 Çünkü eşim de benzer sorunları yaşıyor ve onun da en rahat ettiği yer İkea.

      Evi, ailesi ve kendisi sorumluluğunun bilincinde davranan bir erkek görünce “ay ne kadar şanslı kadın” deriz ya. Bu şans değil aslında. Olması gereken bir şey. Maalesef bizim toplumumuzda erkeğin sorumluluğu görmezden gelindiğinden tuhaf karşılanıyor. Belki de doğurganlık ve emzirme kadına bahşedildiği için çocuğun bütün ihtiyaçlarını anne karşılar sanılıyor. Kendiniz de bahsetmişsiniz zaten, anneniz sizi öyle yetiştirmemiş ama siz kendi sorumluluğunuzun bilincinde kendinizi yetiştirmişsiniz, ne iyi etmişsiniz.

      Başka ülkelerde yaşamadım, farklı kültürlerden arkadaşlarım olsa da o kültürlere hakim değilim ama üzülerek söylüyorum bizim ülkemizde ne yazık ki kadın kadının düşmanı. Anneniz duymasın ama bakın o bile eşinizin uyumasına bozulmuş. Sizin uyumanızı ve eşinizin kalkıp çocuklarla ilgilenmesini makbul sanıyor. Çünkü kendisi de öyle görmüştür muhtemelen.

      Bu düzen nasıl değişir biliyor musunuz çocuğun doğumundan itibaren bakımından sadece annelerin sorumlu olmadığı bilincinin yerleştirilmesiyle. Ve bu ilk evde başlar, okulda devam eder ve hayatın içinde sabitlenir. İlla anne babanın evli olması gerekmiyor. Yollarını ayırmış ama çocuk sahibi olan bazı ebeveynler için daha elzem. Hafta sonu çocuğunu alıp sinemaya götürdüğünde ya da birlikte yemek yediklerinde görevini tamamladığını sanıyor o ebeveyn. Maalesef çevremde böyle ebeveynler var.

      Babaların da özellikle sosyal çevrede çocuğu ile yakınen ilgilenebileceği ortamlar olmalı. Bebek bakım odaları ile işe başlayabilir sosyal devletimiz. En azından erkelerin/babaların “e şimdi o kadar kadının olduğu odaya ben nasıl girip de çocuğun altını değiştireyim, hadi annesi sen değiştiriver” deme bahaneleri azalır.

      Yolunuza çıkacak engelleri kolaylıkla aşmanız ve sizin gibi babaların çoğalması dileğiyle..

    • Sizin gibiler cogaldikca bu toplum da bu insanlik da olmasi gereken yere dogru gidecek, once onu bir soyleyeyim. Kendi yetistirilis bicimini asmis onculerden birisiniz. Bizim nesille birlikte yavas yavas degisme kipirtilari gorulse de hala cok cok gerilerdeyiz. Benim babaannem annemin her seyi yapip kurdugu sofrada babam tabagina bir kepce corba koyunca “koy bakalim hizmetci” diye dalga gecmis biriydi (annem ne oluyormus o zaman, kole mi? 🙂 ). Simdi esimle ben (anne-babamizin neslindeki) “yardim etme” asamasini asmis “isbolumu” seklinde ev islerini paylasmis durumdayiz.
      Kadin kadina neden dusman konusuna gelince, bence direk bu “ben cektim o da ceksin” zihniyeti. (Is yerinde de cok gorulen bir durum.)

  6. “Kız çocukları olarak, “derleyip toplayıcı”olmak üzere yetiştiriliyoruz, küçükken bize öğretilen o rolleri büyüyüp kadın olduğumuzda çok güzel sahipleniyoruz, iyi bok yiyoruz!” şu kısmına canı gönülden katılıyorum!!

  7. Çocuk sayısına etrafın yaptığı müdahaleden mi dert yanayım, evdeki iş bölümünün adaletsizliğinden mi, oyuncaklara katılan cinsiyet ayrımından mı yoksa özellikle müdahale edemediğimiz etsek bile kendimizi yıpratmaktan başka bir şey göremediğimiz en yakın çevremizin her şeyi bilen tavırlarından mı?

    3 yaşındaki kızımı tatil dönüşü annemle babamın yazlığına bıraktık geçen hafta. Birkaç parça kıyafetten başka bir şey götürmedik. Bir tek dönmeye yakın resim defteri ve boya kalemi aldık. Çünkü kendine mandallardan oyun kuran bir kızım var. E yazlık evde de sağolsun çocuk görmeye gelenler tüylü oyuncaklar almış, onlardan da var geçen senelerden kalan. Bunlar yeter ona dedik. Doğduğundan beri yanımızda oyuncaklarla ordan oraya sürüklenen ailelerden olmadık çok şükür. (Öyle olanlar kızmasın, çünkü çocuğa oyuncak alınmasını okuduğum bazı kitaplar sonrasında gereksiz buldum.)

    Hafta sonu için kızımı görmeye gittim. Özlem dışında pek sıkıntısı olmamış çok şükür. Gerçi annemin söylemine göre 3 gündür birşey yemiyormuş ama 3 gündür yemek yemeyen çocuğun psikolojisinde ve fizyolojisinde değildi gördüğüm. Bana yaptığı resimleri gösterdi. Birkaç parça oyuncağı ile neler yaptığını anlattı. Bolca sarılıp öpüşüp koklaştık.. Ve yine teyzemin söylemine göre (kendisi ilkokul öğretmenidir ve annemlerin üst katında oturuyor) bu çocuk beni görmediği için üzüntüden hasta olacak.

    Şartlarımız şu an kızımı annemlerin yanında bırakmaya zorluyor bizi. Çünkü bazı şartları biz belirleyemiyoruz. Çünkü hayat böyle yapmamızı gerektiriyor.

    Dün gece ben Ankara’ya döndüm, ablam da yıllık izin alıp yazlığa gitti. Daha bir kaç saat önce telefonda konuşuyoruz ablamla. Kızıma bir zamanlar hiç de hoşuma gitmeyen bir oyuncak almıştı. Acayip sesler çıkaran kazulet gibi bir akıllı telefon. Haftaya gelirken İdil’in telefonunu getir, çocuk burda kapı stoperinden telefon yapmış onunla konuşuyor, sakın unutma getir çocuğun telefonunu dedi. (Vah vah tüh tüh ses tonuyla)

    Benim duymak istediğim oydu aslında. Hayal dünyası kapı stoperini telefon yapmaya uygun görmüş ve ne güzel ki çocuk da bundan kendine hem oyuncak yapmış, hem de oyun kurmuş. Ama gelin görün ki, kalıplar/şablonlar artık adı her ne ise buna izin vermemiş ve illa telefon, telefon gibi olur demiş ve benim yorgunlukla ve hüzünle karışık sinirlerimi hoplatmış.

    Hadi sokaktaki adama arkamızı dönüp gidebiliyoruz, ejderhaya döndüğümüz zamanlarda eşimizle yeri geliyor ağzımızdan çıkan ateşlerle konuşabiliyoruz. Ama kendinde karışma hakkını bulan aile fertleri ya da akrabalarla maalesef bir yerde çarpışıyoruz. Mesela bu gözler, çocuğuma sırf genetik geçmişten dolayı şekeri ve çikolatayı az verdiğim için “Aaaaa olur mu hiç öyle şey, çocuk bu şeker de yiyecek çikolata da” deyip çocuğum ağzına kesme şeker tepen elti gördü.

    Ben henüz çocuğumla ilgili kararlarımı ve kendi doğrularımı aile fertlerime anlatamadım. İlk başlarda sesimi çıkarmıyordum, sonraları sesim fazla çıkar oldu. Şimdilerde daha sakin ama yine de içten öfkeli izah etmeye çalışıyorum. Her ne kadar ablam benden çok daha iyi okullarda okumuş, doktorasını yapıyor bile olsa an-la-mı-yor. Teyze olarak tabiki yiğeninin kötülüğünü istemiyor ama benim kurmaya çalıştığım temelleri istemeden yıkmaya çalışıyor. Umarım temelleri sağlam atmışımdır..

    Sizin bir sözünüz var, çok da seviyorum. “Renklerin cinsiyeti yoktur.” diyorsunuz ya, hah işte oyuncak üreticilerine aklı selim birileri yol gösterse de şu pembe/mavi ayrımını doğru düzgün harmanlasalar.